Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

Lig Başlayınca Değişen Hayat

Sizce de çok özlememiş miyiz bu çocukları?

Cumadan gelen maç günlerini, iyisini kötüsünü, maç sonu kanal kanal dolaşıp program yorumlarını dinlemeyi, kimisine kızıp kimisine hak vermeyi, skoru sevip oyundan memnun kalmamayı ya da tam tersini...
Kısacası, özellikle de kendi adıma konuşacak olursam, hakikatten epey özlemişim futbol dolu günleri.

Elbette bu yıl çok acı çekmedik, sağ olsun Dünya Kupası doyurdu biraz bizi. Ama lig başka şey. Kendi canından kanından ligi izlemek apayrı zevk, heyecan...

İlk haftanın günahı olmaz, evvela bunu diyeyim. Yani şu takım bu skoru almış, öteki onu yapmış falan biraz yavan kalır her ne olursa olsun... Ama tabii ki de ilk hafta kayıplarının acısı lig sonlarında bir iki puana muhtaç kalınca çıkar ama yine de, özellikle saha içi performansı açısından ilk üç hafta sabredilmeli diye düşünüyorum ben.

Yine de tüm bu söylediklerime rağmen lig hızlı ve üç büyükler açısından beklenen şekilde başladı, bu iyiye işaret olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, daha doğrusu tek tahmin edebildiğim ligin bu yıl epey kızışmalı ve heyecanlı geçeceği. Bu da işte, tam istediğimiz şey.

Bu yazımı uzun tutup, tek tek takımlara değinmek istemiyorum.

Galatasaray maçını izleyemedim, diğerlerine ufak ufak da olsa bakabildim. Dünya Kupasından gelen bir düzenle, kalecilerin parladığı ilk maçlar oldu herkes açısından. Sevdim ama her şekliyle, yine söyleyeyim.

Lig başladığına göre bizlerin de, fikstüre endeksli hayatları yerine gelmiş oldu böylece.

Hayırlı, uğurlu, bol çekişmeli az kavgalı, harika bir lig olsun!
Seyir zevki tavan yapsın! :)

19 Ağustos 2014 Salı

Demba Ba vs. Szczęsny

Maça ve dolayısıyla konuya geçmeden evvel, Arsenal kalecisi abimizin adının nasıl yazıldığını Google'layarak bulduğumu itiraf etmek istedim.
Şimdi asıl mevzuya, yani, bir yanda Fenerbahçe diğer yanda Beşiktaş maçlarının olduğu akşama geçebiliriz.

Beşiktaşlı güzel arkadaşlarım günler günler öncesi maç bileti almak için sıraya girmişler. Birçoğuna maça gitmek istediğimi, maça bir iki gün kala söylediğimden hepsi şikayet etti bana. Zaten saatlerce sıra beklemişler bilet için, söylesem alırlarmış falan. Nereden bilecektim ki? Sıra olayından rahatsızlık duyan arkadaşlarım "Passolig" almamış olanlardı, keşke alsaydık, diyenleri dahi duydum. Oysa geçen yıl tribünde en çok karşı çıktığımız şeydi bu.
Gerçi ben ne geçen sene kombine aldım ne de bu sene alacağım. Maddi açıdan biraz daha rahatladıktan sonra eski kombine düzenime devam ederim diye düşünüyorum. O zamana kadar da, passolig bilet konusunda en büyük yardımcım olacak ister istemez...

Beşiktaş'ın bu önemli maçı önce çok sevgili Süleyman Seba anısına saygı duruşuyla, hemen ardından da üçüncü saniyede Beşiktaş lehine kaça golle başladı. Devamında, en azından ilk yarıda birkaç önemli pozisyona daha girmeyi başarmış olsa da Beşiktaş, ben kulağımı taraftarın tribünde oluşturduğu güzel ahenge verip, maç içindeki tuhaflıkları izlemeye koyuldum.

Sanırım şunu söylemeden edemeyeceğim ki, Bilic bana artık samimi gelmiyor. Evet, başlarda ben de herkes gibi bu adamı çok samimi ve 'bizden' buldum ancak o zayıf vücuduna oturtmaya çalıştığı kabadayımsı hareketleri ve aşırı artmaya başlayan maç esnasındaki çalımları bana çok yapmacık gelmeye başladı. Dolayısıyla acayip de soğudum kendisinden. Kamera ne zaman ona dönse elleri belinde ve pantolonunun içinde, gömleğini düzeltiyor omuzlarını geriye vere vere. Sanırım ben bundan çok tiksindim...

İlk ve ikinci yarıda Beşiktaş'ın peş peşe kaçırdığı goller beni zaman zaman deli etse de, ani ataklarla Beşiktaş kalesini sağlama yoklayan Arsenal, durumu her şartta dengelemeye yetecek gücü olduğunu gösterdi bizlere.

Bu maçın sonucunun ne olduğu bana kalırsa çok da önemli değil lig açısından. Çünkü tahminlerimde yanılmayacağımı ve Fenerbahçe ile Galatasaray'ın şuursuz oyunlarındaki boşluğu fırsat bilirse eğer, Beşiktaş'ın şampiyon olacağına inanıyorum.

Bir de yıllardır izlerim şu futbol denen oyunu ama hala başta Arsenallı futbolcuların tamamı olmak üzere, vücudu sağlam tüm adamların niye ısrarla dar ve üstlerine yapışan forma giydiklerini bir türlü anlamam. Üzgünüm beyler ama hiç de seksi olmuyorsunuz. Böyle daha çok alçıdan yapılmış heykel gibisiniz.

Demba Ba iyiydi, hoştu, güzeldi. Çabuk uyum sağladığı Beşiktaş'ta parladığını söylemem çok da yanlış olmaz sanırım.

Maç ilgili söyleyeceğim bir diğer şeyse, sonunu zor getirdiğim. O kadar çok uykum geldi ki maçı izlerken, keşke Fenerbahçe'nin Roma ile olan maçını izleseydim demeden edemedim haliyle.

Son olarak kısaca toparlayacak olursam, maçın son 10 dakikasına bir kişi eksik giren Arsenal karşısındaki Beşiktaş'ın şüphesiz en çalışkan ismi Mustafa oldu. Lakin paslaşırken bile organize olamayan ve birbirini göremeyen bir Beşiktaş vardı ki bu da, deplasmanda onları epey zorlayacaktır diye düşünüyorum. Ve özellikle de maçın uzatma dakikalarında Beşiktaş baskıyı arttırmış olsa da, "futbol şansı" onların yanında kalmayı seçerek maçın 0-0 bitmesini sağladı.



Dipnot: Şu fotoğrafı koymasaydım inanın içim rahat etmezdi. Belki Beşiktaşlılar görünce bana kızacaklar ama ben daima birçok yerde Beşiktaş'ı desteklemiş biri olarak, şu görüntüye o zaman da hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Şimdi de paylaşmanın tam sırası olduğunu düşündüm...

9 Mart 2012 Cuma

Q7 Hangi Takımlı?


Eğer daha insaflı olmaya karar vermeseydim, fazlasıyla şiddet içeren satırlar görecektiniz burada.

Futbolun bambaşka bir şey olduğunu oturup yeniden ve uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ününü kazanmış birtakım adamların da neden bekleneni veremediklerini biliyorsunuz.

İşte o adamlardan biri de Quaresma. Normalde olsa, zerre kadar umursamayacağım performansı, dün akşam beni delirtti.

Yahu bir insan nasıl bu kadar isteksiz olabilir?

Tam da bu soruyu, A.Madrid maçını izlerken düşündüm. Sevmediği bir takımda ve sevmediği insanlarla olsa bile, futbolu seviyorsa bir adam, top ayağına değdiği anda unutur tüm dertlerini. Futbol oynamadım o hissin ne olduğunu bilmiyorum.

Ama ben bile maç izlerken tüm dert ve sıkıntılarımdan arınıp, kendimi sadece o doksan dakika yaşıyormuş gibi hissediyorsam, benim izlediğim adamların da benzeri şeylerle dolu olması lazım.

Bir Türk takımına transfer olduğun, o formayı giydiğin ve her renkten yüce taraftarla buluştuğun andan itibaren, bambaşka bir çekim gücüyle, zaten o takımın taraftarı oluyorsun.

Eğer Beşiktaş’ın çok sevgili Quaresma’sı hala Beşiktaşlı olamadıysa, yazık onun o formayı taşıyan haline.
Bir tek o mu kötüydü maçta diyeceksiniz, elbette durum yalnızca Q7’den ibaret değil.

Veli’ye kızayım diyorum ama itiraf edeyim, kızmak pek de içimden gelmiyor. Yaptığı hatalar affedilir gibi değil. Ancak görev bölgesi dahilinde bulunmayan bir alanda, yapabileceğini yaptı aslında.

Yergiyi bir kenara bırakırsak, Madrid’in 21’lik golcüsünden 19’luk kalecisine kadar herkes hak etmişti bu galibiyeti. Fazlasını hatta.

Bir de güzeller güzeli golünü attıktan sonra tereddüt etmeden maça devam eden, hiçbir sevinç gösterisinde bulunmayan Simao’yu ayrıca alkışlamak istiyorum. Yıllarını verdiği takıma gol atmak zorunda olmak, attığı için sevineceği anlamını elbette taşımıyor. Görevini yapıp, içindeki renge olan saygısını bir kez daha gösterdi Simao. Gereken de buydu aslında.

Unutmadan; hayatında ilk kez UEFA’da gol atıyormuşçasına, deliler gibi sevinen A.Madrid teknik adamına nasıl sövdüğümü de itiraf etmeden geçemeyeceğim.

Şimdilik Karakartal, Madrid’de uçuş seferlerini iptal etti!

6 Şubat 2012 Pazartesi

Ağlatan Sow



“Seninle ölmeye geldik” diyor ya hani Beşiktaş taraftarı. Derbiden sonra ölsünler zaten; ölmüşlerdir ya da. Çoğu kahrından ve bir kısmı da hazımsızlıktan.

Bazı tezahüratlar gerçek olsun diye yazılmıştır. Mesela, “Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz” diyoruz. Yeniyoruz da. Sadece sahada değil. Filede, potada, ringde, kürekte… Bir bir yeniyoruz Fenerbahçe düşmanlarını.

Akşamki maç mı? Onun için söyleyecek çok fazla şeyim yok. Maçı anlatmaktansa, tribünü anlatmayı tercih ederim. Karmaşa içindeki güzelliği, hasreti dile getirmek gerek.

Taraftar grupları arasında, bir çeşit anlaşmaydı aslında. En başında, konuşulduğunda öyleydi sadece. Konuşulanları hayata geçirmek konusunda sıkıntı yaşandığı kesin.  Felakete döndü sonra, büyüyen alevlere ve atılan pet şişelere… Belki de takım sevgisinden evvel, taraftarlığını sorgulamalı insan. Takımına katkı sağlayıp sağlayamadığını bilmeli. Öylesi daha bilinçli ve tabii daha güvenli.

Her şeye rağmen iyiydi tribün. Olmaması gerekenler, ‘olmamasına’ rağmen olduruluyor zaten bir şekilde. Ona çok da dokunmamalı o yüzden. Tribün güzel, tribün kültür ve aşktır; uygulamada başarılı olana. Ruhunu orada bulmak gibi aslında. Takımın neredeyse, sen hep orada olacakmışsın gibi.

Tribünde sözün özü, Çarşı’dan bir Kanarya geçti. Öyle de çok hasar bıraktı ki. Yaraları nasıl sarılır, bilinmez.

Ayağında krampon ve üzerinde Çubukluyla, onlarca adam gördüm ben Saraçoğlu’nda. Nice ilk maçlara tanık oldum, bazen dile geçmemiş sonlara.

Ne Carlos’un ilk golü ne Guiza’nın geç kalmış oku ne de Alex’in röveşatası böylesine ağlattı beni. Bir Sow vardı ki dün sahada, 90+2’de gelen golle boğazımdaki düğümleri gözlerimdeki yaşa çevirdi.

Aslına bakarsanız, Sow’un iki tarafı da ağlattığı kesin. Siyah-beyazı üzüntüden, Sarı ve Laciverti sevinçten.

Defansta Yobo, golde Yobo, preste ve orta yuvarlakta Yobo. Çok iyisin ama bir Tota olamazsın.



15 Aralık 2011 Perşembe

Tribünden Sahaya Futbol

Güzel adamlar sahada oldukça güzeldir futbol. Sahayı besleyen tribünse bir artıdır çoğu zaman. Lakin sapla samanı karıştırmadaki ustalığımızı, tezahürat ile maçı karıştırmada da kullandığımızda bir eksiye döner kendileri.
Demek istediğim ne mi? Bir Avrupa maçında, adını dünyanın çeşitli liglerinde öyle ya da böyle duyurmuş milli futbolcuna küfür etmenin çirkinliği. Evet, tam olarak bundan bahsediyorum.

Futbol ne zaman mı izlenir?

Kramponuna tapılası Almeida her çalımında alkış aldığında,
Formanın hakkını vererek her pozisyona giren Pektemek golünü attığında,
İsmail’in saha içi dramını objektif yorumladığında,
Karşı takım kalecisini başarılı bulduğunda- ki bu aslında senin başarındır-,
Veli’nin yaptığı hatalara: “tecrübesiz, düzelir” diyebildiğinde,
“Başındaki” adama iyi ya da kötü sahip çıkabildiğinde izlenir futbol.

Ne zaman mı izlenmez?

Seninle fiilen alakası olmayan bir futbolcuya, “talihsiz” küfürler ettiğinde,
Avrupa’da başarıya koşarken, rakip takım futbolcusuna çakmak attığında,
“Aklan da gel” dediğin adam aklanmadığı halde, sadece o dört duvardan çıktı diye sahiplendiğinde,
Kendi başarına gölge düşürsen bile bir başka takıma laf attığında,
Saha içinde profesyonelliğe aykırı her adımında senin futbolun izlenmez Beşiktaş.

Ne zaman ki güzel adamlarını, kaliteli kadronu haddini bilmez bir avuç insandan soyutlarsın, o zaman tebrik edilir başarıların.

Avrupa’ya, Asya’ya, Amerika’ya… Nereye gidersen git, nerede başarılı olursan ol, üzerinde dalgalanan bayrağa ne zaman ihanet etmez, armanı taşıyan futbolcuyu küfürle beslemezsin, o zaman göklere çıkarsın Kartal.

Ki bu aynen Fenerbahçe, Galatasaray, Bursaspor ve diğerleri için de geçerli. Sizler kendi başarılarınızla anılmayı “başardığınızda” asıl şampiyonluğa ulaşmış olacaksınız.

Zaten futbol bir çeşit siyah çantalara taşınmışken, bir de tribün coşkusunu rezil etmeye hiç lüzum yok.

Biz ki aylardır aynı şeyleri söylüyor, birlik olup savaşmalıyız diyoruz. Ama kime, neye? Birbirine düşman olmuş, dağılmayı çoktan yaşamış “Türk” takımlarına… Değer mi? Asla.

Tezahüratlarla uyuyup uyanıyorum sayenizde. Dilimde benzer şeyler: “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler…”  Esasında pek ihtimal vermesem de…

28 Ekim 2011 Cuma

Yenilmez Sahada!


Yenilmez sahadaydı dün gece.  Engelleri aşıp gelen, inancını yitirmeyip maçın bitimine iki dakika kala hala gol arayan futbolcusuna destek olan taraftarıyla, yenilmez yine yenilmez, hep yenilmez.

Bir deplasman maçı ancak böyle olabilirdi. Bakın, derbi demiyorum, deplasman. Alacağımız üç puanla ilgilendiğim falan yoktu. Benim tek derdim, TFF’nin bu maçta beklediğini alamamasıydı. Şimdi en başa dönmeliyim aslında.

Tüm heybetiyle karşında duran İnönü’ye karşı koyabilir misin? Üstelik bir “derbi” gecesinde, ani kararların eşiği ve bilinmezliğin çirkinliğinde… Koyamazsın tabii. Ama yenik de düşmezsin. Sen Fenerbahçesin!
En nihayetinde de öyle oldu zaten. Ne yapmamızı bekliyorlardı ki bizden? Çocuk oyuncağına çevirdikleri karar alıp verme aşamalarını ortasında sıkışıp kalmıştık. Çaresiz değildik elbet. Biz, kaldırıma tribün kuracak kadar takımımızı çok seven o taraftardık. Ama “bu duruma” düşmemizin tek sebebi aciz yönetimden başkası değildir. Bana ne derseniz deyin, asla güvenim olmayacak TFF’ye.

Maç kararlarını irdelemeyi bırakacak olursam, harika bir maçtı. Yoksa harika az mı oldu? “Türk tribün tarihi” diye bir şey var mı emin değilim ama yoksa bile dün gece Fenerbahçeli taraftar olarak bu yarattığımıza eminim. Müzeden stada bir sevgi taşmasıydı bizimkisi. Şimdi taraftarın azılı katil gibi gösterilmesinin ne manası var? Sen “koskoca takım elbise futbol adamı” kararını verememiş, başkanlık sıfat ve heyecanına yenik düşmüşken o taraftarın ne yapmasını bekliyordun? Bir de olayı orada yaşamayıp, kargaşa içinde bayılanları görmeden yazıp çizenler var. Müze kapısının Beşiktaş için, “kapalı” olmayacak kadar mühim olmadığını bilmiyordunuz değil mi? Boşverin, bilmeyin. Müzede bir şey yoktu zaten. Ama bizim, müzeden girip tribüne çıkmamızda her şey vardı. İnanç, sevgi, güven, “özgürlük”, takımını yalnız bırakmama düşüncesi falan…

Tam olarak bir dostluk maçı diyemem elbette, ama zaten derbi sonları dostluk beklenen bir şey değildir. Hemen yanlış anlamayın! Maç sonu ya da başı, rakip takım taraftarları arasında en ufacık bir gerginlik olmadı. Ama saha için, dışı kadar “dost canlısı” değildi. Savaş vardı sahada. İnat ve inanç aynı anda savaşıyordu. Galip gelen olmadı. Ama bir Baroni vardı mesela, “taraftar müzedense ben de füzeden” dedi ve beraberlik golümüzü attı. Gece rüyama giren, sabah kalktığımda ilk aklıma gelen ve boğazımda düğüm olarak kalan golün sahibi, bence gecenin galibiydi.

Bir de Caner, Fenerbahçe’deki varlığı boyunca en iyi maçını çıkardı. Hatta inanmayacaksınız, maç sonunda alkışladım bile onu!

Beşiktaş’a değinecek olursam, “pahalı yıldızlar”ın ufaktan sönmeye başladığına canlı canlı şahit oldum işte. Ama bir Necip Uysal, artık elinden tutup Hiddink’e teslim etme zamanı gelmiş bir “mini yıldız”, üstelik kimse bunun farkında olmasa bile…

Şimdi inandınız mı Fenerbahçe’nin büyüklüğüne? “Eğer sen TFF, hakkımızı vermezsen, gelir alırız!” dedi ve öylece, kimseye, o çok değerli müze kapınıza ve taraftarınıza zarar vermeden girdi maça.

Gönül rahatlığıyla bunu söyleyebiliriz sanırım: “Dünya yansa biz buradayız, asla yalnız olmayacaksın!”


24 Nisan 2011 Pazar

Biri Kaybetmek Mi Dedi?


Ligin otuzuncu haftasında, kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım vardı. Ne ezeli rakip onlar, ne de aralarında herhangi bir anlaşmazlık var. Trabzonspor ve Fenerbahçe, ligin otuzuncu haftasında, koskoca Süper Lig’de kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım. Evet, diğerleri ligden düştü, tutunma çabası bile gösteremeden tekerlenip gittiler. Galatasaray bir galibiyet ve bir beraberlik ile neredeyse şampiyon olacaktı. Beşiktaş’ın ne yaptığını ya da amacının ne olduğunu anlamıyorum. Bursaspor ise, ah affedersiniz beşinci büyük, beşinci şampiyon diyecektim, bu sezon üçüncü olabilmek için çırpınıyor. Bu yoğun tempolu maratonda, Trabzonspor hayati önem taşıyan bir puanı Eskişehir’in canım toprağında bıraktı. İyi futbol her zaman sonuç getirmiyor, Eskişehir maçında da buna şahit oldu Es-Es taraftarları. Niye böyle söylediğimi, maçı izleyenler daha iyi anlayacaktır. Zira öyle güzel ve öyle inançlı oynadı ki, Eskişehirspor futbolcuları, mutlak galibiyet avuçlarından kaçtı diyebilirim.


Gelelim haftanın ve belki de ligin en önemli maçına. Bakıldığında, Fenerbahçe için sıradan bir deplasman maçı olarak gözükebilir. Ancak Bucaspor maçı, Bursa’yla oynanan maçta kaybedilen iki puanın “artık” bir etkisinin kalmadığını gösterecekti. Kısaca maçtan bahsetmek istiyorum ben.

İnsan canı yandığında daha çok savaşır ya da acısına katlanamayıp pes eder. Bu akşam sahadaki Fenerbahçe, daha fazla savaşmayı seçen taraftı. Eğer bu maçı alamasaydı ve hatta mağlup olsaydı, şampiyonluğu gerçekten istemediğini düşünecektim. Öyle ki bu maçta kaybedilecek puan, tüm lig boyunca koşup ağları bulan gollerimizi hiç değerinin olmadığını düşündürecekti bizlere. Ama öyle olmadı…

Maça iyi başlayan ev sahibi takım oldu. İyi başlangıcının sonucu olarak da maçın henüz on beşinci dakikasında golü buldu. Bu golden yalnızca iki dakika sonra Emre hayatının en güzel golünü atarak skora eşitlik getirdi. Bu golden bilmem kaç dakika sonra, hayatımda ilk kez duyduğum ismi taşıyan Abdülkadir, hiç olmadık bir gol atarak devreye takımının 2-1 önde girmesini sağladı.

İkinci yarının başlangıcında, ilk ikisi kadar basit bir golü yine Abdülkadir ağlara gönderdi. Bu golden sonra Aykut Kocaman kritik bir değişiklik yaparak Caner’i maçtan aldı. Maça giren Stoch, sahanın canlanmasını sağladı. Ve ardından, hiç sevmediğim halde sürekli olarak “hayat kurtaran” konumunda devreye giren penaltı atışı. Alex’in kendine has vuruşuyla, fark bire iniyor. Henüz sahneden inmeye niyeti olmayan Alex, kafa golüyle skora yeniden denge getiriyor. Ancak maç hala bitmemişken Aykut Kocaman belki de yapabileceği en tehlikeli değişikliği yaparak orta sahadan adam alıp, forveti güçlendiriyor. Maça giren kim mi? Bu sezon ilk kez oynayacak olan Guiza. İlk kez sahaya çıktığı sezonda, 7 dakika o sahada kalan Guiza, maça girer girmez belki de Fenerbahçe’yi şampiyon yapacak golü atıyor. Golden sonra kendini kaybedip taraftara koşan Guiza’nın gol sevinci yalnızca onu değil, ekran karşısında çıldıran biz taraftarları da gözyaşına boğdu…

3-1’den 3-4’e gelip, son dakikaların adamı Andre Santos’un müthiş golüyle de maç 3-5 bitiyor ve Fenerbahçe tarihinin belki de en zor maçından galibiyetle ayrılıyor.

Okunu atmaya hasret Guiza, dünyanın en iyi kanat oyuncuları arasındaki Gökhan Gönül, görev yerinde devleşen panter kaleci Volkan Demirel, gemisini kurtaran kaptan Alex, bizi bu yerlere getirip zaferlerle yüzümüzü güldüren Aykut Kocaman ve diğerleriyle birlikte, zorlu ligin zorlu haftasını da galibiyetle geride bıraktık.

Biri kaybetmek mi dedi? O bizim lügatimizde yok beyler!

Önümüzde Trabzonspor’un Antep maçı var. Bu maçta büyük ihtimalle üçüncü kalecisini sahaya sürecek. Yaralarına bir yenisini mi ekleyecek yoksa şampiyonluğun hiç de kolay olmadığını mı gösterecek bilmiyorum. Fenerbahçe maçı alır ya da alamaz. Bu hafta maç kaybetmedik ya, şimdilik fazla bir şey düşünmek istemiyorum.

Bir gün maç izlerken öleceğim. Heyecandan, sevinçten ya da üzüntüden… Bana tüm bunları yaşatan Fenerbahçe’ye nasıl teşekkür etsem azdır, iyi ki varsınız!



26 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Düşüş Hikayesi

Her zaman Fenerbahçeli olduğum için şükretmişimdir. Beni kızdırıp küfrettirdiği için, sevinçten gözyaşlarına boğup, haksız olduğunu yüzüne vurduğumda sırtını dönmediği, renklerin en güzellerini doğduğumdan an daha kucağıma bıraktığı ve oynadığı futbol, gelip giden futbolcular, aldığı ve alamadığı; kısacası başına gelen her şeyde Fenerbahçeli olduğum için şükrettim. Şimdi, artık bir sebebim daha var.


Lige başlangıcımız kötü oldu, Avrupa’ya daha giderken dönüş biletlerini bavullarımızda bulduk. Toparlandık, kendi çöplüğümüze döndük hızlıca. Hemen ardımızdan Galatasaray, Trabzonspor ve sözde beşinci şampiyon olan Bursaspor geldi. Avrupa sadece kartal kanadımız kalmıştı. Yıkıldık, çöküşün eşiğine geldik haliyle. Aslanlarda patlak veren mağlubiyet serisi dur durak bilmeyince, “istifa” sesleri yükselmeye başladı, bir ivmeyle kaldırıp konduruldu, yönetimde garip haller gerçekleşti. Galatasaray’ın adamı Hagi oturdu koltuğa, değişen hiçbir şey olmadı: Türkiye’ye kazandırılan muazzam bir stat dışında.

Karadeniz fırtınası Avrupa utancını ligde unutturmaya kararlıydı, istikrarlı futbolunu göz dolduran gollerle taçlandırıp liderlik safhasına ulaştı, kalkmaya niyeti yok falan da denildiği oldu tabii.

Bursa iyi geldi, hiç anlamadığım bir anda çöküşe ortak oldu sonra.

Beşiktaş nerede mi? Ona gelecek olursam, dört çarpı dört devam ediyor yoluna. Avrupa’da sekizlik serisinden kurtulup, kendi futbolunu ikiye bölerek dörder dörder filesini doldurmaya başladı. Guti’nin düşmanlığını sezdim mesela geçtiğimiz maçta, öylesine kızdım ki ona.

Şimdilerde düşüş hikayesinin en hazin karakterleri Galatasaray ve Beşiktaş. Hangisi daha kötü, hangisinin futbolu diğerini dibe vuracak ve Kartalın Avrupa diye övündüğü futbol bundan ibaret mi, görüyoruz işte.

Fenerbahçe ise yakasını bu düşüşten zor da olsa kurtarmayı başardı. Son yedi maçtır aldığı galibiyetle yüzümüzü güldürmenin ötesinde, kırık kalplerimizi tamir edip, hayallerimizdeki şampiyonluğa ulaşmanın aslında o kadar da zor olmadığını gösterdi.

Volkan Demirel: Panter Kaleci

Kısaca Fenerbahçe-Kasımpaşa maçına değinmek istiyorum.

Kendi sahasında oynuyor olmanın verdiği rahatlıkla fazla baskı kurmayan Fenerbahçe, maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturdu. 2-0 biten maçın gollerini Alex ve Dia attı. Bu yazdığım, sadece maç sonundan bahsediyor bizlere. Oysa maç esnasında kalede bir panter vardı ki, nasıl anlatsam, hangi kelimeleri kullansam az gelecek gibi duruyor.

Kasımpaşa’ya çok fazla pozisyon vermeyen sarı-lacivertli ekip savunması kendini açığa aldığı anda, ceza sahasında gördüğü futbolcularla baş etme görevini Volkan’a devretmişti. Görevini hakkıyla yerine getiren Volkan Demirel, yine kalede panter kesildi. Kurtarılması imkansız pozisyonlardan tutun da, büyük bir güçlükle gol olmasına izin vermediği penaltıya kadar…

Volkan dışında sahada aktif olan, görevini istekle yerine getiren bir futbolcu göremedim açıkçası. Özer, yerlere inen performansıyla tüm haykırışlarımızı hak etti.

Baştan sona yüreğiyle oynayan Volkan ve düşüşe teslim olmayan Fenerbahçe, yine kalplerimizi fethetmeyi başardı.

Teşekkürler Fenerbahçe, kendini bir an önce toparla Türk futbolu!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Bir Fenerbahçe..


Futbolcusu, hakemi, sahası, taraftarı, kale çizgisi, ceza yayı, forması, bayrağı ve kırmızı kartıyla bir sanattır futbol. Yetenektir ve aşktır en nihayetinde. Bir yerde hırs, yetişme inancı, geçme umudu varsa, o yer orta sahadır. Futbolcuların terini formasına kazıdığı, sahanın çimini ezip geçtiği, amacına ulaştığı ya da ulaşamadığı bir sanattır işte futbol. Bu sanatın içinde bir Barcelona vardır mesela, bir de Fenerbahçe. Futbol Fenerbahçe’dir dememim en büyük sebebi de bu aslında.


Lige iyi ya da kötü başlar Fenerbahçe, bunun ortası yoktur. Ya üst üste maçlar alarak kendi rekorunu kırmaya çalışır ya da onca umutla getirilen futbolcularını Saraçoğlu’na gömerek dibe vurma yolunda emin adımlar atar. Derbi maçları kesin ve nettir , hiçbir yanlış olmaz. Eğer sizler de birer taraftar olarak totemin uğuruna inanıyorsanız, derbiler sizin için de artık dert olmayacaktır. Ve unutmadan, Fenerbahçe’nin ne zaman ne yapacağı asla belli olmaz. Tamam, eminsinizdir. X takımla oynayacağınız maçı kesin alacaksınızdır. Ama futbol bu, tek bir futbolcunun sıkıntılı gününe denk geldi mi, iş hiç tahmin etmediğiniz boyutlara sürüklenebilir.

Bu senenin başına dönecek olursak, üst üste çöküşe doğru giden, zaman zaman yükselip “olacak” sinyali veren ve en nihayetinde son altı maçtır galibiyetle oynadığı futbol sanatını taçlandıran bir Fenerbahçe görüyoruz, izliyoruz, tapıyoruz ona bir de.

Derbinin ardından üstünde çok düşündüm bu sanatın. Nasıl oluyor da, hiç beklenmedik bir anda yükselişe geçebiliyor diye. İşin garip tarafı, o yükselirken ezeli rakipleri aynı hızda düşüşe geçiyor. Yıkılmayacak bir liderlik ruhuyla ligin birinci sırasında oturan Trabzon’un da bir futbol sanatı var elbet. Ve bu sanat, önümüzdeki maçlarda ona ne getirecek hep birlikte göreceğiz.

Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, benim bildiğim Fenerbahçe buralara kadar gelmişken bırakmaz, bırakmamalı! Futbol bir sanatsa, Fenerbahçe bu sanatı uygulayan yegâne takımdır benim gözümde. Yıldız futbolcularla beslenmekten vazgeçip kendi gökyüzünün değerleri taşlarını oluşturmaya başladığı günden bu yana, görmek ve izlemek istediğim Fenerbahçe olacağının sinyalini verdi ve hatta o sinyali vermekle kalmayıp, liderlik yarışında Karadeniz’in fırtınasını hafiften titretmeye başladı.

21 Ocak 2011 Cuma

Eski Yeniyi Öldürüyor

“Elimizden geleni yaptık” sözü futbola çok da yakışmıyor aslında. Önemli olan elinden geleni yapmak değil, ayağından geleni (!) yapıp hırsla futbolunu oynamaktır. Bir Galatasaray örneği var mesela sadece futbolcuları değil, taraftarlarının da çöküşün göbeğinde olduğu en sağlam örnek üstelik.



Geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan yeni statlarında ilk maçlarını oynadılar. İzleyenler bilir, inanın bana Sami Yen’deki o son eziliş maçından hiçbir farkı yoktu. Böylesine sıkıcı bir futbol ve üstüne eklenen taraftar olaylarıyla iyice düştüler gözümden. Bir de sürekli bahsettiğim o konu var; taraftar olmak. Yok, taraftar olunmaz doğulur! Bunu hiç bıkmadan söylemeye devam edeceğim. Açılış, ilk maç, kötü oyun, istikrarsız futbolcular dedik… Tüm bunların içinde, kötü futbol taraftarları vardı bir de. Kendini taraftar zanneden bir grup da diyebiliriz aslında.


Maça ve dolayısıyla açılışa dönecek olursam hiç hoş olmayan olaylar gerçekleşti. Çirkin, üzücü ve sıkıcıydı. Ele almak istediğim konu elbette Galatasaray’ın sıkıcı futbolu değil. Asıl bahsetmek istediğim şey, İstanbul takımlarının futbolundaki çöküş. Hani öyle böyle değil, bildiğin tadsız, keyifsiz bir futbol oldu… Hali vakti yerinde top koşturan bir Beşiktaş kaldı, onun da geleceği hakkında bir yorumda bulunamayacağım. Hele Fenerbahçe! Utanç perdesinin yıkılışının simgesi! Bir taraftar olarak, oynadıklarına futbol bile diyemiyorum ben! Nasıl kızgınım bilseniz… Geçen yıllar, alamadığımız kupalar zerrece ilgilendirmiyor beni. Bir taraftar olarak, yenilip yenilmemeleriyle ya da attıkları gollerle hiç ilgilenmiyorum. Adam akıllı, ayakları yere basan, çimleri ezip geçen, yan ağları yalayan, direkleri sıyıran ama inat ve hırsla düşe kalka, üstündeki forma için oynayan futbolcular görmek istiyorum. Artık uzak ve itici geliyor futbolunuz; buna üzülüyorum…


Toparlayacak olursam, Sami Yen futbolunun Aslantepe’ye bulaşmasından korkuyorum. Korku dediysem, kişisel olarak beni etkileyen bir durum değil elbet. Ama bu bizim için yapılmış bir stat olsaydı, böyle futbol karşısında içim kan ağlardı; eminim. Stada değinecek olursam iyi, güzel, hoş olmuş. Umarım oynanacak futbola değer ve dilerim ki Sami Yen’in eskisi, Aslantepe’nin yenisini öldürmez…


29 Kasım 2010 Pazartesi

Hakem Penaltı Noktasını Gösterdi

Koskoca Ali Sami Yen Stadı… Oynanılan acı tatlı onlarca maç, iyisiyle kötüsüyle bir dolu hatıra dizisi. Sevinç gözyaşları, yönetime istifa çağrıları, hayal kırıklıklarıyla dolu koskoca Ali Sami Yen Stadı ve o güzelim statta son derbi maçı. Konuk tribününde çok kez oturdum, gözlerimin kanlı, sesimin çatlamış olarak sona erdiği çok derbi maçı izledim. Şimdi sona yaklaşıyor olması garip bir hüzünle doldurdu içimi maç öncesinde. Biliyorsunuz, Fenerbahçeliyim. Maçı çok sevdiğim taraftar arkadaşlarımla birlikte izlemeye karar vermiştik çok öncesinden. Maçı izleyeceğim alana gitmeden evvel, geçtiğimiz yıl hediye olarak aldığım Beşiktaş formasını omzuma atıp mı gideyim, yoksa Galatasaray atkımı boynuma mı dolayayım diye çelişmiştim kendimle. En nihayetinde elimde Galatasaray atkısı, gözlerimde Sami Yen’deki son derbiyi izleyecek olmanın heyecanı vardı.


Maça istekli başlayan taraf siyah-beyazlı ekip oldu ve dokuzuncu dakikada penaltı kazandılar. Çok da hoşlanmadığım bu futbol isyanında topun başındaki Guti, ustalığını konuşturduğu düşüncesiyle topu ağlara gönderdi. Dipnot olarak yazının içine ekliyorum, penaltıda herhangi bir ustalık falan yoktur. Bilmen gereken tek şey, kaleciyi şaşırtmaktır. Bu yani. Her neyse, maça döneyim ben zaten penaltılardan hoşlanmadığımı biliyorsunuz. Penaltıdan gelen golden sonra savunmaya dayalı oyunu tercih eden Beşiktaş, ilk yarıda neredeyse hiçbir pozisyona girmedi. Garibim Galatasaray, o güçlü defansı ezip geçebilmek için pozisyon üstüne pozisyon üretti fakat hiçbirinden sonuç alamadı.

İkinci yarının ilk çeyreğinde büyük bir hırs ve istekle bastıran Galatasaray, ilk yarıda olduğu gibi hiçbir pozisyonu lehine çeviremedi. Üst üste kullanılan kornerlerden de umduğunu alamayan sarı-kırmızılı ekip, ikinci yarının ikinci on beşliğinde hırs yapıp atak anlayışlı oynama sırasını Beşiktaş’a verdi. İlk yarıda adını neredeyse hiç duymadığımız Nobre, ikinci yarıda kendine gelmiş olacak ki üst üste girdiği pozisyonların en nihayetinde birinde topu ağlarla buluşturmayı başardı. Gözler yine hakemdeydi, Cüneyt Çakır golü saymadı… Kısa bir direnişin ardından maçın resmi olarak ikinci golünü attı Nobre. Altmışıncı dakikadan sonra maçtan tamamen kopan Galatasaray, sonunda golü bulmayı başardı.

Maç, 1-2 biterek Beşiktaş’ın evine üç puanla dönmesini sağladı. Maçta bir Cenk vardı ki, kartal kesildi. Mutlak gol pozisyonlarında bile takımını korumayı başardı. Helal olsun dedim maç sonunda, gözlerimde yaşlar; Sami Yen’de son derbinin böyle bitişine içim acırken, helal olsun Cenk, helal olsun…

Diyorum ki ben, Hagi’li Galatasaray Hagi’siz Galatasaray’dan kat kat kötü. Nereye kadar gidecek bu, yeni statta neler yaşanacak, Ali Sami Yen’de derbiye veda böyle mi olmalıydı, şimdi taraftar ve yönetim ne yapacak gibi bir sürü birikti kalemimde. İçimde acıdı tabi, Sami Yen’de son derbi oldukça sancılı oldu… Taraftarın akıttığı gözyaşları da cabası!

Maçın sekizinci dakikasında gözler Cüneyt Çakır’a çevrildiğinde, hakemliğin verdiği güçle penaltı noktasını göstermesi, maçın dönüm noktası oldu. Eğer o penaltı gelmeseydi, bu Beşiktaş böyle bir Galatasaray karşısında ölse dahi maçı alamazdı. Ne diyeyim, artık maç sonlarında hakemi konuşmaktan sıkıldım, usandım. Futbolumuz kötü, inancımız zayıf, çalışmıyoruz, hakemlerimize söylenecek söz sıralamakla bitmez…

Öyleyse soruyorum şimdi sizlere, biz Türkiye olarak futbolun tam olarak neresindeyiz?

12 Kasım 2010 Cuma

Q7 Düştü Kalktı, Maç Bitti

Kupa maçının grup ayağında olmayacak skorlar, goller, pozisyonlar izledik. Hayal kırıklığımı başlatan Fenerbahçe, kupaya artık tamamen küstüğünü göstermiş oldu. Olmuyorsa olmuyor, zorlamanın anlamı yok diyerek baştan resti çekti. Galatasaray iyi etti, hoş etti dedik. Sıra geldi “devler transferi” yapan Beşiktaş’a. Gülüyorum bakın, gerçekten bu satırları yazarken gülüyorum. Sebebini anlatacağım, az biraz sabır.



Taraftar olmakla taraftarı olduğun takımı “sevmek” arasında sahiden de fark varmış, zaman öğretiyor bunu. Taraftar olmak, bir başka takımın eksiklerini görerek ona çamur atmak değil, kendi takımın eksikleri nasıl çözebileceğini düşünmektir. Kaybettiğin maçta hakeme laf söylemek değil, oynamayan futbolcunla oynayanı ayırt edebilmektir. Taraftar olmak, futbol ve futbolcu kalitesini bilmektir arkadaşım! İki iyi transfer yaptınız, Fenerbahçe’nin miadı geçmiş Guiza’sıyla sağlı sollu dalga geçtiniz diye, “Oo büyüksün abi, iyi de taraftarsın he!”yi hak edecek değilsiniz! Devamlı olarak aynı şeyi söylüyorum evet, ama sabır falan yok artık bende. Zira dönüp dolaşıp aynı yere gelmemin sebebi de, taraftar bilinçsizliği. Ne diyorum, bunu ilerleyen günlerde sıkıca kaleme alayım öyle konuşalım. Şimdi hızlıca ileri sarıp maça dönelim…

Maç boyunca Beşiktaş’ın elde ettiği kadar pozisyonun yarısı Antep’te olsaydı, inanın bu maçın skoru bambaşka olurdu. Arkadaşım insan ayağına gelen topun bir tanesini bile mi kaleye atamaz? Yuh dedim kısaca ben, sahiden yuh!

Q7 ile başlayayım… Adam maç boyunca yerdeydi neredeyse. Ona buna çarpıp devamlı olarak düştü, sonunda da hakemden kartı gördü! Oh dedim, mis gibi oldu. Hiç kusuruma bakmayın valla, törpüleyemem bu maç için dilimi. Kalemime geleni yazacağım, kızan kızsın arkadaşım!

Sonra Bobo, Nihat bir de… Top sevmedi desem, sen isabetli atamadıktan sonra top nasıl sevsin? Anlayacağınız bu akşamki maçta isteksizdi Beşiktaşlı futbolcular. Bir hayli keyifsiz, tutuktular. İşime geldi doğrusu, çatır çatır oynayan Uğur Tülemen’imi izledim ben de, keyfime diyecek yoktu! Antep’in tam doksana gelen golü hiç beklenmedik ve bir o kadar da şıktı, alkışı hak etti.

Kazım’ı da söylemeden olmaz. “Kalede Kazım.” denildikten sonra hafiften bir irkildim ama bunun boşa olduğunu maç esnasında gayet iyi anladım. Kaleyi erken terk edişleri biraz hatalıydı ama maçı toparlamayı bildi. Kısacası, Antep’in istikrarını koruduğu avantajlı bir maç oldu. Beşiktaş’ın maça çok da önem vermediği için böyle isteksiz olduğunu düşünsem de, kızmaktan kendimi alamadım.

Maç esnasında düşünceli gözüken teknik adamın bir an evvel takımı toparlama sürecine girme konusunda istekli olduğunu gördüm. Maçı izlemeye gelen Yıldırım Demirören’in de Q7 hakkında ne düşündüğünü merak etmiyor değilim açıkçası… 26. dakikada gelen golle maçı 1-0 önde kapatan Antep, grup liderliğine oturdu. Kupanın grup maçlarında şaşırmaya devam edeceğiz anlaşılan.

19 Ekim 2010 Salı

3 - Kartal, Manisa’da Uçuş Seferlerini İptal Etti!

2-3 biten bir maçtan bahsediyorum. Beşiktaş-Manisaspor maçı. Hani şu, ligin başından beri uçup yücelen, Guti’li, Q7’li Beşiktaş’ın yenildiği, Manisa’ya hapsolduğu maçtan bahsediyorum, aman karışıklık olmasın!


“herkes hata yapar!” dedirten bir maçtı. Yaptığım girişe aldırmayın hiç, zerrece kızmadım Beşiktaş’a. Sakatlar çoktu zira bu maçla da yenileri eklendi listeye. Hafta içi oynanacak Porto maçı öncesi gelen bu puan kaybı moralleri bozdu elbette. Ancak Beşiktaş cephesinde kafaya takılası daha mühim olaylar var. Maçın henüz yarısında oyundan düşen futbolcular ve sakatlar… Çözüm ne olur, Porto maçı ne getirir göreceğiz.

Dediğim gibi Beşiktaş aldığı bu puan kaybını telafi edecek güçte. Ancak sakat futbolculardan başı ağaracak olan teknik adamın o dillere destan zengin kadrosuna başvurması gerekecek.
Dilerim Porto maçında göz zevki doruklarda olur da, gole doyarız.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Tut Tutabilirsen Niang’ı!

Sizlerin de bildiği gibi haftaya oynanacak olan milli maçlar nedeniyle süper lige ara verilecek. Aslında teknik anlamda lige bu yönde verilen aralar futbolcuların dengesini hafiften sarsar. Cuma günü oynanan maçta G.Saray’ın almış olduğu mağlubiyetten sonra da, F.Bahçe için gereksiz bir şekilde korkmaya başlamıştım. Neyse ki korkum yersiz çıktı, totemimiz bir kez daha işe yaradı! Şimdi de bu leziz maçtan bahsedeyim biraz.


Gol atan forvet: Niang

Ben size dememiş miydim, Niang bize iyi gelecek diye! Şunu bilir, şunu söylerim; yaptığın transfer hakkını verecek arkadaş! Çok uzun zamandır forvet sıkıntısı yaşıyordu Fenerbahçe. Ne adamlar geldi Saraçoğlu’na “hücum oyuncusu” sıfatında da, hakkını veremedi. Kezmanıydı, Guizasıydı derken en nihayetinde aradığı kanı Niang’da buldu sarı-lacivertli ekip. Dia ve Niang ikilisini durdurmanın biraz güç olduğundan söz etmiştim bir önceki yazımda. Ayrıca bir başlık atın diyorum şimdi de, “Onlar takıma daha yeni alışıyorlar!” vakit gelecek, gol kralı olacak Niang, benden söylemesi! Zira ben bu maçta Fenerbahçe’yi değil, Niang’ı izledim…

Fırat Aydınus’un maç yönetme şeklini pek sevmem, bu akşam da beni şaşırtmadı zaten. Ama bunu yine söylüyorum, yeri geldikçe de söyleyeceğim: zaman geçtikçe Emre’nin hırsı bize zarar veriyor. Aslına bakarsanız futbolunu seviyorum. Fakat bazı durumlarda kartının olup olmadığını hiç umursamadan hakeme çıkışmasından rahatsız oluyorum. Akşamki maçta da tıpatıp aynısını yaptı. Eğer sarı kartı olmasaydı resmen haykıracaktım hakeme kartını çıkarsın diye ama Fırat benimle aynı görüşte olmuş olacak ki Emre’ye yalnızca sözlü uyarıda bulundu.

Sonunda Fenerbahçe takımının rayına oturduğunu düşünüyorum. Bunun zamanla olacağını elbette biliyordum ama savunmaya olan inancım günden güne azalıyordu. Ta ki Aykut hocanın kadroya Bilica yerine Yobo’yu almasına kadar. Defansta hem kaleciye hem bizlere öyle büyük bir güven verdi ki, maç bitiminde ayaktaydım onu alkışlamak için. Parantez içinde söylüyorum, bu akşam F.Bahçe sahadaki futbolu tamamen İspanyol futboluydu. Bilirsiniz, La Liga ekipleri maçlara ayağa pasla başlar, orta saha müthiş önem taşır. Top kayıpları az, hatalar telafilidir. Orta saha geçilir, rakip yarı alanının ilk metrelerinde atak başlar, gizliden gizliye. Ve gol. Ardından bir tane daha. Önde mi bu İspanya takımı? Öyleyse maçı garanti eder ve rakibe top koşturur. Bu zamanlarda forvetleri tut tutabilirsen! İsterlerse, bir gol daha atar, rakibi ezerler! Nasıl ama İspanyol futbolunun aynısı değil mi? Bence gayet öyle…

Bu maç için öyle uzun uzadıya yazılacak bir şey yok. Sahnede görmeye alıştığımız Niang vardı yine. Kazım bir de. Herkes kızıyor ona, sevmeyenler bile vardır eminim. Ama ben önemsiyorum onu ve sürekli söylüyorum: Kazım bu takıma lazım! Üçüncü golü atan Andre Santos’a kızgınım, gol attı diye yelkenleri suya indiremem. Geçen hafta oynadığı kötü futbol yetmemiş gibi yerli yersiz açıklamalarda bulunup mide bulantısı yaptı. Neyse bu konuya daha fazla değinmek istemiyorum, galibiyet sevincimi kaçırmaması için… Ayrıca değinmeden olmaz, Gençlerbirliği maçında Alex ve Volkan’ın performansları gayet iyiydi, bu yüzümü daha da güldürdü. Üstelik ben ilk kez Fenerbahçe’ye gelen bir teknik adamın alt yapıdan yetişmiş genç futbolcuları önemsediğini gördüm. İnanılmaz mutluyum. Bu durumda, Aykut hocanın bizim eski “golcümüz” olmasındaki payı büyük elbette, aramızdaki buzlar da eriyor böylece. Sanırım kazandıkça, hataları telafi yolunda yürüdükçe seninle iyi anlaşmaya başlayacağız. Taraftar da bunu istiyor, istiyoruz Aykut hoca!

Maçı kendi evinde 3-0 alan Fenerbahçe 10 olan puanını 13’e yükselterek 7. Haftanın sonunda ezeli rakibi G.Saray’ın önüne geçmeyi başardı.

Son olarak yazımı bitirmeden önce, transfer olayına bir kez daha değinmek istiyorum. Geçtiğimiz sezonlarda” yıldız” avlamaya bayılırdık. Paramız bol ya, faydalı faydasız dağıtırdık işte. Nihayet bu sezon toparlanıp kendimize geldik de, yararlı transferler yapabildik. Şimdi dönüp bakıyorum Beşiktaş’a. Öyle öpe koklaya getirdikleri futbolcuları henüz sahnede göremedim ben, Holosko bile hakkını veriyor geçmişin. Nerede Guti, Q7? Galatasaray sustu dedik transferde, sonra bombayı patlattı Misimoviç ile. Peki, neredeydi geçtiğimiz maçlarda? Fenerbahçe içinse sürekli bir şeyler söylendi, doğru düzgün hiçbir transfer yapmadığını iddia edenler bile oldu! Şimdi, çıksın onlar karşıma, bunu söyleyen siz bay ve bayan olaylara ters açıdan bakanlar dinleyin beni, size sözler hazırladım!

Dipnot: Maç bitiminden bir saat sonra yazılmış olan bu yazının arşivde niye bu kadar çok durduğu hakkında en ufak bi fikrim yok.
 
Dipnot2: Almanya maçı hakkında yazmak istemiyorum açıkçası, sonuç zaten bildiğimiz ve beklediğimiz gibiydi.

1 Ekim 2010 Cuma

Kartal Yolunu Biliyor!


Futbol dünyasında lig takımları sadece yeni sezon başladığında değil, sezon açılmadan önce de taraftarlarına tarifi imkânsız bir heyecan yaşatırlar. Bu heyecanı kalbine ilk dolduran taraftar grubu, takımlarının süper lige yükselmesinin sevincini yaşayanlardır. Ardından ballandıra ballandıra dillere destan edilen bir süreç olan transfer dönemi başlar. İşte o, en büyük keyiftir! Hele de tutkunu olduğun takım “yıldız” ya da “yıldız adayı” transferi yaptıysa, tadından yenmez bir hal alır!


Transferlerde giden-gelen kim olursa olsun yeni sezon başlamadan önce zihnimde, kalbimde ve hayalimde tek bir şampiyon adayı olur: Fenerbahçe! Geçtiğimiz 2009/10 sezonuna Galatasaray ile Fenerbahçe’nin oldukça iyi başlamaları aday sayımı ikiye yükseltmişti. Ne olduğunu anlamadığım bir anda kendini gösteren Timsahların, tıpkı bir önceki sezonun Sivasspor’u gibi rayına oturacağını düşünmüştüm. Ancak bu hiç de umduğum gibi olmadı. Lige iyi başlangıç yapan sarı-kırmızılı ekip şampiyonluğa aday bile olamamışken, ligin “çerez” gözüyle bakılan takımı Bursaspor kupayı kaldırmıştı…

Şöyle bir geçtiğimiz sezonlara dönüş yaptıktan sonra asıl ele almak istediğim konuya döneyim. 2010/11 sezonunda transferleriyle fark yaratan takım Beşiktaş oldu. Geçtiğimiz sezonlarda Fenerbahçe ve Galatasaray’ın uyguladığı transfer politikasını esas alan Kartallar, gündeme oturmayı başardı.

Demiştim ya, durum ne olursa olsun tek bir şampiyonluk ayım vardır diye… Bu, gerçekleri görmeyeceğim anlamına gelmez elbette. Beşiktaş takımında yapılan altlı üstlü değişiklik kendini daha ligin ilk haftasında belli etmeye başladı.

Bir önceki yazımda Beşiktaş maçını anlatırken, “Hatalar Diz Boyu!” demiştim. Bu, yalnızca o akşamki maç için geçerli değildi. Geçen sene, adını duymaktan bile sıkıldığım bir Beşiktaş vardı ligde. Oysa şimdi öyle mi? Beşiktaş’ın “futbolunu” izleyip, yazmanın, konuşmanın ve eleştirmenin nasıl bir haz verdiğini yeni anlıyorum. Süper lig takımlarının yollarında ilerlerken arada bir dönüp arkalarına bakmaları gerekir diye düşünüyorum. Sanırım Beşiktaş kulübü de bu dediğimi onaylıyor ki, geçmiş sezonlarda yapmış olduğunu hataları telafi yolunda. Biz, Türk takımları olarak dönüp arkamıza baktığımızda Avrupa’da beş temsilciyle çıktığımız yolun çok başında fire verdiğimizi görüyoruz. UEFA’da emin adımlarla giden bir Beşiktaş, Şampiyonlar Ligi’nde tökezlemesi an meselesi olan bir Anadolu takımı derken, aslında bu sene ligde de kimin iddiasının büyük olduğunu görebiliyoruz.

Elbette yeni sezonun henüz başındayız ama hafta ve oynanan maç sayısı arttıkça galibiyet, beraberlik ve mağlubiyet kavramlarının değeri de artıyor. Şimdilerde bayrağı elinde tutanın Beşiktaş olduğunu düşünüyorum. Ama bence bu sezon için Anadolu takımlarından bir çıkış değil de, büyüklerimizden ani bir yükseliş beklemeliyiz. Bana öyle geliyor ki şimdiler de kendilerini sineye çekti çekecek gibi duran “büyüklerimiz” ligin zorlu haftalarında taraftara şu bahsettiğimiz tarifi imkânsız heyecanı yaşatacak.

Ne demiştim? Kartallar gerçekten de yolunu biliyor! Gittikleri yol şampiyonluk, gittikleri yol Avrupa yolu! Ama yine de şimdiden kestirip atamayacağım. Benim hala şampiyonluğa tek bir adayım var. Kendi içinde çelişen, çalkantılar yaşayan bir Fenerbahçe yol yakınken özüne dönecektir, en azından ben bunu umuyorum…

Burada size Beşiktaş’ı gözünüzde büyütün falan demiyorum. Yalnızca biraz objektif bakıp, takiplerinizi ona göre yaparsanız olan biteni zaten anlayacaksınızdır. Ama tabii bu, her şeyin bittiği anlamına gelmez. Sanırım bu durumda, “zengin” kadrosunu iyi kullanan takım, “yolunu biliyor” konumunda. Bu ilerleyen maçlarda bir Galatasaray, haliyle Trabzonspor da olabilir. Ben yine de Beşiktaş’ı göz ardı etmeme taraftarıyım. Ancak, Fenerbahçe’nin yapmış olduğu “akıllı” ve “yerinde” transferlerini değerlendirerek taraftarın beklediği performansı göstereceğine inanıyorum. Aslında inanmak istiyorum da diyebiliriz. Benim böyle olumsuz konuştuğuma bakmayın siz bir üst paragrafta da dediğim gibi, hala şampiyonluk yolunda tek bi adayım var: Fenerbahçe…

Durum böyle gitmez de değişirse, “bekleyip göreceğiz” demekten başka bir şey gelmez elimden. Ama puan kaybettikçe inanın önümüzdeki maçlara falan bakmayacağım. Gözümü yönetime dikip, Fenerbahçe taraftarını ikiye bölen o istifayı isteyeceğim.

22 Eylül 2010 Çarşamba

“Demir-el!”

2010/11 sezonunun ilk derbisini Pazar akşamı oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile geride bıraktık. Yani öyle böyle değil, sahiden de geride bıraktık. Berabere biten derbi maçları kısmen de olsa “dostluk” havası yaratır. Gerçi Beşiktaş takımının dillere destan taraftar grubunun dostluktan bihaber olduğunu bir kez daha görmüş olduk ama ben onu es geçiyorum. Maçın değerlendirmesini yapmayacağım, sadece sizlerle biraz Volkan hakkında konuşmak istiyorum. Dün sahada gördüğümüz belki Fenerbahçeli Volkan idi ama onun hiç olmayan bir yanını öğrendim ben akşam, bir taraftar değil, milli futbol takımımızın sevdalısı olarak…


Volkan’a bu soy isminin ne kadar yakıştığını dün bir kez daha anladım. Biliyorsunuz bir süredir sakat olduğu için sahalardan uzak kalmıştı. Derbi maçına çıktı çıkmasına ama bir yandan sakatlanma ihtimaline karşı Serkan Kırıntılı hazırlanıyordu. Direnci ve oynama azminin yanında yüzünden eksik olmayan o acı ifadesi onu daha yakından tanımamızı sağladı. Volkan bize derbi gecesi, forma aşkının ne derece büyük olduğunu gösterdi!

Tabii Volkan’a Fenerbahçe’de durmadan yakındığım ve kötü bulduğum defansın katkısı büyük oldu. Adeta dün sahada devleşti hepsi, 11 dev adamdılar benim gözümde!

Maçta yanlış bulduğum tek şey Volkan’ın penaltıyı getiren hareketiydi, buna hiç lüzum yoktu oysa. Bir de Cüneyt Çakır sarı kart konusunda fazla cimriydi. Bence kartı hak eden daha fazla pozisyon ve futbolcu vardı…

Dedim ya işte, bir derbiyi daha geride bıraktık. Bu maç bana çok manevi açıdan çok şey kazandırdı. Futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha anladım. Sanırım herkes gereğinden fazla stres yapmıştı. Olaylar da çıktı elbet yadırgadığımız, güçlü güçsüz ayrımı yapıldı, sakatlar çoğaldı bir de. Sözü dönüp dolaştırıp önce Aykut hocaya, sonra yine Volkan’a getirip yazımı bitireyim diyorum.

Eğer dün akşamki maç Fenerbahçe’nin 3 puan kaybıyla bitseydi, işler Aykut Kocaman açısından zora girecekti. Gitsin mi kalsın mı konuşması yapılacaktı hatta kulislerde, gizli bir takım hesaplar olacaktı. Ama olmadı. Gole bile sevinemeden, her dakikasını pürdikkatle izlediği maçtan ezilmeden çıktı Aykut hoca. Belki skor kulağa hoş gelmeyebilir ama maçı izleyenler, Fenerbahçe’deki futbolcuların ne derece kaliteli oynadığını zaten anlamışlardır. Tabi eğer geçen sezonlara bakacak olursak, bu maç bir kayıp Fenerbahçe açısından, Beşiktaş’ın seviniyor olması gayet normal. Şimdilik böyle oldu, bir klişeyi kullanarak, önümüzdeki maçlara bakacağız diyorum.

Sözü Volkan’a getireceğim dedim, unutmadım. Salı akşamı düğünü var bizimkinin. Gelin alıyoruz anlayacağınız, baya da güzel hani kızımız. Ne alaka? Diyeceksiniz ama akşamki forma aşkından sonra taraftarından bir kutlamayı hak ettiğini düşünüyorum. Mutluluklar Demir-El!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Hatalar Diz Boyu!

“Beşiktaş çok iyi mücadele etti, golü çağırdı ve atak yaptı. Dakika 90, Ernst’in kafa vuruşundan top ağalarda. Beşiktaş zorlu bir mücadelenin ardından maçı 1-0 kazandı ve bizlere söylenecek söz bırakmadı. Herkese benden çay!” mı dememi bekliyorsunuz? Hayır, söylenecek öyle çok söz var ki bu maç için...


Maçı konuşmaya başlamadan önce, sahayı ele alayım diyorum ben. Görünce şoke oldum! Asla küçümsemek için söylemiyorum ama Anadolu takımlarının sahası bile daha güzel bence. Cânım İnönü’nün niye bu durumda olduğunu biliyoruz elbette, ama “yetkililerin” bir an evvel ilgilenmeleri gerek. Sahanın bu halinin futbolu kötü etkilediğine dair iddiaya bile girerim!

Neyse, sahayı bir kenara itersek maçı baştan sona şöyle bir değerlendirelim derim ben.

Kötü saha şartlarına rağmen Beşiktaş’ın maça iyi başladığını söylememek olmaz! Maçın henüz ilk çeyreğinde Beşiktaş önce serbest vuruş, ardından korner kullandı. Neden bunu yazdığıma gelince, sanırım dün akşamki maçta Guti fazla heyecan yaptı. Atışları öyle kötüydü ki, taraftarın ona kızacağı anı bile gözümde canlandırdım.

Johan Cruyff’ın çok sevdiğim bir sözü vardır, “Futbol hatalar oyunudur, en az hata yapan kazanır” diye. İşte dün akşam sahada gördüğümüz tam anlamıyla buydu! İki takımdan biri bile mi isabetli pas yapmaz kardeşim! Bu maç beni sahiden de çıldırttı desem yeridir. Gole giderken yapılan pas hataları, hakemin nedense önemli hiçbir pozisyonda düdük çalmayışı, CSKA’nın sahil havasında oynadığı futboluyla ben çıldırdım işte. İki takımın da taraftarı olmadığım için, gol görmek ve keyifli bir maç izlemek istedim.

Beşiktaş’ın CSKA yarı alanındaki nefis paslaşmalarını görünce, onların pres yapmak için hala neyi beklediklerini inanın çok merak ettim! Hayır, zaten gol pozisyonlarında bile topa vuramıyor ve pasif oynuyorsun. Adamlar gelmiş senin kalenin yakınlarına ve sen hala pres yapmıyorsun! Eğer CSKA kalesini koruyan o “panter” kaleci olmasıydı, dün gece Beşiktaş çift hanelere bile çıkabilirdi. Futbolu berbattı ama en azından oynuyordu! Üstelik koşmayan futbolu nefretliktir arkadaş, nefretlik! Koşan adamlar belli işte, Ekrem’i bizzat ayakta alkışladım! Quaresma’nın oyuna dâhil olmasıyla zaten hareketli olan maç iyice kendini kaybetti. İzleyenler fark etmiştir, maçın özellikle de ikinci devresi tek kaleydi arkadaş. Eğer 90. Dakikada o gol gelmeseydi, yazımın başlığı “Gol Geçirmez Mbolhi” olacaktı. Bizimkilerin topu çok iyi kullandığını söyleyemem ama kaleci adeta devleşti dün sahada, hayran kaldım!

Yaklaşık 70. Dakikadan sonra el düşen maçta gözüm sadece İbrahim Toraman’daydı. Biliyordum yine bir arıza çıkaracağını zira. Beşiktaş taraftarı olmadığım halde söylüyorum, şu Toraman’ın agresifliğinden bıktım! Hakem de topsuz alanda yapılan faulleri görmemeye yemin etmişti zaten! Adamın yaptıkları cezasız kalınca iyice yırtıcı oluyor, kontrolden çıkıyor.

Az biraz göz zevki yaşatan futbolun ardından, Beşiktaş UEFA’da kaldığı gruplardaki ilk galibiyetini aldı. Guti’nin kullandığı serbest vuruş Ernst’in kafasıyla birleşince top kendini ağlarda buldu haliyle. Böylelikle bir maçı daha geride bıraktık işte. Hiç şüphesiz ki taraflı tarafsız herkesin gözü şimdiden, Pazar günü oynanacak olan Fenerbahçe-Beşiktaş debisine kilitlendi. Bekleyip göreceğiz sonucunu…

16 Eylül 2010 Perşembe

Şampiyonlar Ligi Bambaşkadır!

Evet ben oturdum sakinleştim ve Şampiyonlar Ligi'ndeki Bursa değerlendirmesi yaptım. buyrunuz okuyunuz efenim.
Geçen sezonun son maçında Bursaspor’a karşı tarifi imkânsız bir kızgınlık duymaya başlamıştım. Henüz bu durumu aşmış değilim tabii. Ayrıntıya girip geçen sezonu hatırlamak ve hatırlatmak gibi bir niyetim yok elbette. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, Bursa kupayı şahlanaraktan kaldırırken ben bu konuda olur olmaz yorum yapan herkese bunu diyordum: şampiyonlar ligi bambaşkadır! En nihayetinde de öyle oldu tabii, daha başlangıçta rengini belli etti bizimkiler. Tırnak içinde söylüyorum, taraflı tarafsız kimse kızmasın bana, sert eleştireceğim Bursa’yı. Zira Beşiktaş’ın saçma bir şekilde yenilmesiyle kupa kaldırmak, lige iyi başlamak ya da her neyse ile şampiyonlar liginin gemisi yürümez, benden söylemesi! Bakın Fenerbahçe’ye, sizin dilinizden düşmeyip “çerez” dediğiniz Young Boys’a elenerek kendi ayağını kaydırdı. Gerisi kendiliğinden geldi zaten…


Maça dönecek olursam, dün akşam sahada oynayan bir Bursasporlu gören var mıydı? Ah, çok pardon! Volkan dışında tabii ve bir de, kalecileri. Hakkını yemeyelim, adam hayatınız boyunca bir daha asla göremeyeceğiniz kadar basit goller yedi. Devler liginde boy gösteriyor ne de olsa, yeridir!

Valencia’nın da çok iyi oynadığını söyleyemeyeceğim, oldukça vasat futbolla bu maçı aldıkları için şaşkınım sadece. Ama hata bizimkilerde, dakika 80 sen 3-0 gibi bir skorla geridesin ve kendi sahanda pas yapıyorsun. Niye? Daha ne kadar gelir sanıyorsun o futbolcular senin sahana? Hayır, anlamıyorum şunu, zaten geridesin ve beraberlik bile mutlu edecek seni. Öyleyse atak yapsana arkadaşım, en fazla kaç gol yiyebilirsin daha? Dün daha hiç de organize olmamış bir Bursaspor vardı, içten içe üzüldüm aslında… Maçta tek beğendiğim, Bursaspor’a gönül veren taraftarın hoş görüntüsüydü, içimizi açtı, ne güzel oldu…

Bursaspor’a: İşte Şampiyonlar ligi bambaşka bir şeydir, daha yolun en başında bunu görmüş oldunuz. Öyle Ertuğrul hocanın dediği gibi, iki takımın da 11 kişi olmasına bakmaz bu işler. İspanya’nın düzeyi senden düşük bir takımına karşı oynuyorsun ama baskı kurmuyorsun. E o zaman niye çıktın maça? Pardon, hiç mi izlemediniz İspanya futbolunu? Öyleyse söyleyeyim ben size, İspanyollar orta saha adamıdır. Eğer orta sahanızda bir açıklık ve dengesizlik yakalarsalar, vay halinize! Bir de öyle güzel paslaşırlar ki, bu tüm La Liga takımları için geçerlidir. En etkili silahları prestir. Maçı aldıklarını düşündükleri an, bir kopuş sezersiniz; işte o sizin atak yapmanıza imkân tanıyan tek andır! Baskı sizin elinizdedir ve maçı lehinize çevirebilirsiniz. Tabii tüm bunları sizin biliyor olmanız gerekiyordu… Neyse, henüz kaybedilmiş bir şey yok, daha önünüzde oynayacağınız 5 maç var. İzleyip göreceğiz neler olacağını…

Şampiyonlar Ligi’nde Messi Fırtınası!

Evet, fırtına bu adamı tanımlamak için başka bir söz bulamıyorum! Adeta topla oynayıp, rakibi sahaya gömmekten zevk alıyor bu adam! Biz de onun futbolundan tabii. Söz konusu Devler Ligi olurda, Barca’dan bahsetmeden geçebilir miydim •? Dün akşam Barcelona ikisi Messi’den gelen 5 golle Panathinaikos’u 5-1 yenip, şampiyonaya müthiş bir hızla başladı. Barcelona’yı her izlediğimde, futbolun sadece “futbol” olmadığını anlıyorum, bu da büyük bir keyif veriyor doğrusu! : ))

13 Eylül 2010 Pazartesi

Çözüm Yolları II

Kayıpların bol olduğu bir dönem bu Fenerbahçe takımı için. Elbette bu durumda Aykut hocaya yükleneceğimi düşünüyorsunuzdur. Fakat bu kez gerçekten susma taraftarıyım ben, zamanı geldiğinde sözlerimi esirgemeden konuşabilmek için.


10 Numara Alex-Kaptan Alex- Vazgeçilmez Alex:

Alex Fenerbahçe için bir sorun mu, sorumsuzluk mu, önce bunun cevabını bulmalı… Geldiği günden beri canla başla futbol oynadı, oynuyor, es geçmeyelim. Çoğu kez eleştiri yağmurunda şemsiyesiz kaldı, bazen de çubuklunun hakkını vermesiyle övgülere boğuldu. Uzun yıllardır takıma emeği geçen Alex’in seneye sözleşmesi bitiyor… İşte diyorum ki ben, belki de artık onunla yolları ayırmanın zamanı geldi. Ya da idari açıdan bir destek olarak kullanılabilir. Fenerbahçe için büyük bir çöküş olmayacağını düşünmemle birlikte, içten içe üzüleceğimi de not olarak ekleyeyim…


Rakiplere Göre Oynamak:

Bu durum neredeyse tüm takımlar için sorun oluşturuyor. Bana göre oldukça yanlış bir taktik bu. Hele de Türk futbolu için! Zira artık Anadolu takımlarının hiç de hafife alınmayacağını biliyoruz. Bu taktikten bir an evvel vazgeçilmezse, durum olduğundan kötüye gidecek, benden söylemesi! En güzel örnek Fenerbahçe… Kayseri’yi önemsemeyerek gitti belki de deplasmana, bu konuda bir bilgim yok. Ama sonuç gayet açık. Her takım bizim için bir rakiptir ve her rakip şampiyonluk yolundan önemlidir!


Az Biraz Sabır! :

Geleni geldiği gibi gönderememek adedimizdir bizim. Ne umutlarla transferini yapar, bir-iki tökezlemesinde hemen yollama girişimlerinde bulunuruz! Üstelik ardından söylemediğini bırakmayız. Bence biraz sabretmeli, gelenin de ortama alışmasını beklemeliyiz. He gördün ki olmuyor, fazla vakit kaybetmeden harekete geçmeli. Unutmadan, söz konusu futbol dahi olsa, herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır!


“Önümüzdeki Maçlara Bakacağız” :

İşte futbolun klişesi, kırılma noktasıdır bu söz! Her yenilgiden sonra tekrarlanır, dilden dile dolaşır. Futbolcular onu, taraftarlar, “yense de yenilse de…” sözünü tekrarlar. Tamam, buraya kadar bir sorun yok. Gayet umut dolu, takıma güven veren sözlerdir bunlar. Fakat önümüzdeki maçlara pembe gözlüklerle değil de, çıplak gözle bakmayı tavsiye ederim ben! Hata yaptıkça bu söz değerini yitiriyor!


Deplasman Kaderimiz Olmamalı! : Lig başlayalı 4 hafta oldu, ikisi kendi evimizde “sessiz sedasız” oynadığımız, ikisi de deplasmanda olan 4 maçı geride bıraktık. Peki, bana deplasmandaki maçlarda aldığımız kötü sonuçları açıklayabilecek biri var mı? Sezon boyunca Saraçoğlu’nda oynayacağımız kadar, deplasmanda da maç oynayacağız. Yarısından aldığımız 3 puanlar bizi zirvede tutmaya yetecek mi? Bence bunun garantisi yok! Hata yapmayı alışkanlık haline getirdik, bunun böyle gitmeyeceğinin bir an önce farkına varılması gerekiyor. Eğer hal böyle olursa, futbolcuları bilmem ama taraftarın canının çok yanacağına eminim…
Yine En Başa: Önceki yazımda da belirtmiştim bunu, bir an evvel o eski Fenerbahçe olmamız gerekiyor. Takım ruhunu geri kazanmalı ve yolun başındayken en azından zirveye ortak olmalıyız. Zira bu sezonun başlangıcıyla Fenerbahçe futbol takımından sevinçli hiçbir haber alamadık. Diyorum yine, sessiz sedasız oynadığımız maçları saymamı beklemeyin benden!

Derbi Maçı: Önümüzde Beşiktaş ile oynayacağımız derbi maçı var… Aman diyorum, öncelikle futbolun güzelliklerini kaybetmeyelim. Sadece hücuma yönelik oynayıp, gol bulmaya çalışmayalım. Mesela geçen hafta oynadığımız Kayseri maçında hiç korner kullanmadık, farkında mısınız? Diyorum ki ben, sahayı iyi kullanın, oyunu iyi kurun; bizi daha fazla yıkmayın çocuklar…

Şimdi yazacağım satırları hiçbir başlık altına sığdırmak istemedim. Geçen gün internette dolanırken, bir yazıya rastladım. Başlığı şu idi: “Niang da Guiza gibi olacak!” Niye öyle olsun arkadaşım? Nasıl bu tanıyı koyabiliyorsunuz ya? Öyle kızdım ki! Böyle düşünenler yok değil, elbette bir şekilde moralimizi bozmaya çalışanlar var. Ama bu düşünce çok yanlış! Birini diğerine benzetmek de neymiş! Yapmayın ne olur, insanlara zaman tanımayı öğrenmemiz gerekiyor. Bizim bu adamlarla, birlikte havaya kaldıracağımız çok kupamız var, bekleyin ve görün. Biraz sabır, az biraz sabır arkadaşlar!

Dilerim Fenerbahçe’nin durumu kötüye gitmez. Yol yakınken toparlanmalıyız diyorum ben. canımız daha çok yanmadan, içimiz kan ağlamadan, toparlanmalıyız…

Çözüm yollarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim…

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Niang'tan Açılış!

Spor Toto Süper Lig mücadelesinde 2. hafta oynanan maçlarda 3 büyüklerinde hanelerine puan yazdıramaması ve Avrupa'dan tur'suz dönüş taraftarı hayal kırıklığına boğmuştu. Dün oynanan 3 büyüklerin 3. hafta mücadelesi kendilerini taraftara affettirmeleri için bir şanstı diyebiliriz. Bunu değerlendiren 3 büyükler, farklı galibiyetlerle 3'er puanı hanelerine yazdırmayı başardılar.
Aynı saatlerde başlayan Beşiktaş ve Fenerbahçe maçlarına değinmek istiyorum öncelikle. Ne hikmetse maç olduğunu unutup neredeyse uyuyakalacaktım ki, canım arkadaşım arayıp, 'maçı izlemeye geliyor musun?' dedi de kendime geldim! Telefonla birlikte kalktığım gibi maç izlemeye gittim. Gol oldukça kanal değiştirdiğimizden, iki maçı da net olarak izleyemedim. Ancak şunu söyleyebilirim ki, nihayet son buldu bu Şükrü Saraçoğlu'ndaki "sessizlik". Yoksa vallahi kapatıp kanalı uykuma geri dönerdim yani! Maça oldukça isteksiz başlayan Fenerbahçe'de gol perdesini kaptan 10 numara Alex ile açtık. İlk 11 de sahaya çıkan Okan'ı görenler eminim şaşırmıştım. Ancak aramız pek iyi olmasa da ben Aykut Kocamanı tekrar tebrik ediyorum.Önceki yazılarımda da değinmiştim zaten, genç yeteneklere lig maçlarında yer vermesi gerektiğinden. Okan da hocasını pişman etmedi, benden de alkışı aldı! Ben maçta ardıardına gol beklerken durgunluğundan içime fenalık geldi ilk yarının. Bu arada tabii Beşiktaş maça 3. dakikada yediği golün şokuyla başlayıp, ilk yarıyı 2-1'lik Mert Nobre'nin skoruyla tamamladı. İkinci yarıda keyfi yerine gelmiş olacakki önce Lugano, ardından 2 golle Niang skoru belirledi. Yine sessiz sedasız oynanan maçta yine 4 golle bu sessizliğe bir son verdi Fenerbahçe. Hiç şüphesiz ki maçın en beğenilen adamları Okan, kaleci Mert ve Niang oldu. Başından beri söylediğim şuydu: Bu takımın Niang gibi bir beyne ihtiyacı vardı. Dilerim zamanla kanayan yaralarımızı önce genç yeteneklerimiz ve yeni transferlerimizle dindiririz. "önümüzdeki maçlara" umutla bakmamızı sağlayan bu skorun maç perfermansından pek de memnun olmadığımı ekleyeyim. Beşiktaş maçına dönersek, aynı beyni Beşiktaş'ta Guti ile buldu. Quaresma'ya yapılan hareket sonucu kazandıkları penaltıyı ustaca ağlara gönderen Guti'ye Q7'nin golü de eşlik edince skor 4-1'i buldu.
Aslanlar deplasmanda, ligin ilk galibiyetini tattılar. Bu maç başlarken tabiiki memleketim olan Eskişehirspor'u destekliyordum içten içe. O'nun bu taraftar aşkına hep hayran kalacağım, eklemeden geçmeyeyim. Maça iyi başlayan sarı-kırmızılılar ilk anlarda golü buldular. Ancak 2. devre başlamadan es-es'ten cevap niteliğindeki beraberlik golü de geldi. Taraftar tam her şey bitti, bu maçı da kaybettik derken Arda'nın başlattığı pozisyonu Eskişehirsporlu Volkan tamamlayıp golü kendi ağlarına gönderince, 3. gol de sinyalini verdi. Servet'in ayağından gelen 3. gol, 3-1'lik skoru belirledi.
Niang'ın sonunda açılışı yapmış olmasından dolayı ayrıca mutluyum.
Haaydi bakalım, gelecek haftalar bize neler gösterecek! : )
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...