Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Toto Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

Lig Başlayınca Değişen Hayat

Sizce de çok özlememiş miyiz bu çocukları?

Cumadan gelen maç günlerini, iyisini kötüsünü, maç sonu kanal kanal dolaşıp program yorumlarını dinlemeyi, kimisine kızıp kimisine hak vermeyi, skoru sevip oyundan memnun kalmamayı ya da tam tersini...
Kısacası, özellikle de kendi adıma konuşacak olursam, hakikatten epey özlemişim futbol dolu günleri.

Elbette bu yıl çok acı çekmedik, sağ olsun Dünya Kupası doyurdu biraz bizi. Ama lig başka şey. Kendi canından kanından ligi izlemek apayrı zevk, heyecan...

İlk haftanın günahı olmaz, evvela bunu diyeyim. Yani şu takım bu skoru almış, öteki onu yapmış falan biraz yavan kalır her ne olursa olsun... Ama tabii ki de ilk hafta kayıplarının acısı lig sonlarında bir iki puana muhtaç kalınca çıkar ama yine de, özellikle saha içi performansı açısından ilk üç hafta sabredilmeli diye düşünüyorum ben.

Yine de tüm bu söylediklerime rağmen lig hızlı ve üç büyükler açısından beklenen şekilde başladı, bu iyiye işaret olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, daha doğrusu tek tahmin edebildiğim ligin bu yıl epey kızışmalı ve heyecanlı geçeceği. Bu da işte, tam istediğimiz şey.

Bu yazımı uzun tutup, tek tek takımlara değinmek istemiyorum.

Galatasaray maçını izleyemedim, diğerlerine ufak ufak da olsa bakabildim. Dünya Kupasından gelen bir düzenle, kalecilerin parladığı ilk maçlar oldu herkes açısından. Sevdim ama her şekliyle, yine söyleyeyim.

Lig başladığına göre bizlerin de, fikstüre endeksli hayatları yerine gelmiş oldu böylece.

Hayırlı, uğurlu, bol çekişmeli az kavgalı, harika bir lig olsun!
Seyir zevki tavan yapsın! :)

19 Ağustos 2014 Salı

Demba Ba vs. Szczęsny

Maça ve dolayısıyla konuya geçmeden evvel, Arsenal kalecisi abimizin adının nasıl yazıldığını Google'layarak bulduğumu itiraf etmek istedim.
Şimdi asıl mevzuya, yani, bir yanda Fenerbahçe diğer yanda Beşiktaş maçlarının olduğu akşama geçebiliriz.

Beşiktaşlı güzel arkadaşlarım günler günler öncesi maç bileti almak için sıraya girmişler. Birçoğuna maça gitmek istediğimi, maça bir iki gün kala söylediğimden hepsi şikayet etti bana. Zaten saatlerce sıra beklemişler bilet için, söylesem alırlarmış falan. Nereden bilecektim ki? Sıra olayından rahatsızlık duyan arkadaşlarım "Passolig" almamış olanlardı, keşke alsaydık, diyenleri dahi duydum. Oysa geçen yıl tribünde en çok karşı çıktığımız şeydi bu.
Gerçi ben ne geçen sene kombine aldım ne de bu sene alacağım. Maddi açıdan biraz daha rahatladıktan sonra eski kombine düzenime devam ederim diye düşünüyorum. O zamana kadar da, passolig bilet konusunda en büyük yardımcım olacak ister istemez...

Beşiktaş'ın bu önemli maçı önce çok sevgili Süleyman Seba anısına saygı duruşuyla, hemen ardından da üçüncü saniyede Beşiktaş lehine kaça golle başladı. Devamında, en azından ilk yarıda birkaç önemli pozisyona daha girmeyi başarmış olsa da Beşiktaş, ben kulağımı taraftarın tribünde oluşturduğu güzel ahenge verip, maç içindeki tuhaflıkları izlemeye koyuldum.

Sanırım şunu söylemeden edemeyeceğim ki, Bilic bana artık samimi gelmiyor. Evet, başlarda ben de herkes gibi bu adamı çok samimi ve 'bizden' buldum ancak o zayıf vücuduna oturtmaya çalıştığı kabadayımsı hareketleri ve aşırı artmaya başlayan maç esnasındaki çalımları bana çok yapmacık gelmeye başladı. Dolayısıyla acayip de soğudum kendisinden. Kamera ne zaman ona dönse elleri belinde ve pantolonunun içinde, gömleğini düzeltiyor omuzlarını geriye vere vere. Sanırım ben bundan çok tiksindim...

İlk ve ikinci yarıda Beşiktaş'ın peş peşe kaçırdığı goller beni zaman zaman deli etse de, ani ataklarla Beşiktaş kalesini sağlama yoklayan Arsenal, durumu her şartta dengelemeye yetecek gücü olduğunu gösterdi bizlere.

Bu maçın sonucunun ne olduğu bana kalırsa çok da önemli değil lig açısından. Çünkü tahminlerimde yanılmayacağımı ve Fenerbahçe ile Galatasaray'ın şuursuz oyunlarındaki boşluğu fırsat bilirse eğer, Beşiktaş'ın şampiyon olacağına inanıyorum.

Bir de yıllardır izlerim şu futbol denen oyunu ama hala başta Arsenallı futbolcuların tamamı olmak üzere, vücudu sağlam tüm adamların niye ısrarla dar ve üstlerine yapışan forma giydiklerini bir türlü anlamam. Üzgünüm beyler ama hiç de seksi olmuyorsunuz. Böyle daha çok alçıdan yapılmış heykel gibisiniz.

Demba Ba iyiydi, hoştu, güzeldi. Çabuk uyum sağladığı Beşiktaş'ta parladığını söylemem çok da yanlış olmaz sanırım.

Maç ilgili söyleyeceğim bir diğer şeyse, sonunu zor getirdiğim. O kadar çok uykum geldi ki maçı izlerken, keşke Fenerbahçe'nin Roma ile olan maçını izleseydim demeden edemedim haliyle.

Son olarak kısaca toparlayacak olursam, maçın son 10 dakikasına bir kişi eksik giren Arsenal karşısındaki Beşiktaş'ın şüphesiz en çalışkan ismi Mustafa oldu. Lakin paslaşırken bile organize olamayan ve birbirini göremeyen bir Beşiktaş vardı ki bu da, deplasmanda onları epey zorlayacaktır diye düşünüyorum. Ve özellikle de maçın uzatma dakikalarında Beşiktaş baskıyı arttırmış olsa da, "futbol şansı" onların yanında kalmayı seçerek maçın 0-0 bitmesini sağladı.



Dipnot: Şu fotoğrafı koymasaydım inanın içim rahat etmezdi. Belki Beşiktaşlılar görünce bana kızacaklar ama ben daima birçok yerde Beşiktaş'ı desteklemiş biri olarak, şu görüntüye o zaman da hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Şimdi de paylaşmanın tam sırası olduğunu düşündüm...

16 Haziran 2014 Pazartesi

"Futbol 90 Dakika Süren ve Sonunda..."



Tamam tamam, endişelenmeyin. O iç gıcıklayıcı lafı yazmayacağım buraya. Zira klişe kullanmaya bayılanlarımız benden saat farkıyla bunu çoktan yazmışlardır.

Baştan belirteyim, tamamen tarafsızdım bu maçı izlerken. Ronaldo nefretimi, yani daha doğrusu ona duyduğum antipatiyi okurlarım ve beni tanıyanlar bilir. Lakin ona rağmen, kalbimin bir kısmı Portekiz'den yana idi. Durun bir dakika, sebeplerim var!

Her birimizin çocukluğundan gelen bir Alman ekolüne sempatisi vardır muhakkak. Ya da tam tersi... Bende bu durum biraz ortalama doğrusu. Ne seviyorum ne de sevmiyorum. Çünkü Almanya, başlığıma da isim olduğu gibi futbolun daima ama daima kazanan takımıdır. Sanırım ben bundan hoşlanmıyorum. Zaman zaman yenilgilerle beslenmeyi de seviyorum. Bu yıla kadar Portekiz'e olan uzak duruşumun sebebi de hiç şüphesiz ki Ronaldo. 

Ancak bu kez durum bir tık farklıydı. (Zaten farklı olmasa belki de Portekiz kazanırdı.) Spor Toto Süper Lig başladığından itibaren bu yıl, saçımın önünden bir tutamı bana beyaza boyatma isteği uyandıran Alves vardı sahada. Başımıza gelen en güzel şey! Ardından, bin bela, Ankaralı Meireles. (Yok artık, Raul'un Ankaralı olduğunu bilmiyor muydunuz?!)

Benim gönlüm de, yarım yamalak heves ve isteğim de Portekiz'i kurtarmaya yetmedi arkadaşlar. Bana bu Dünya Kupasını sevdiren maçlardan biri oldu gelen üst üste gollerden sonra. Her zamanki Almanya gibi, dakikayı geçtim. son saniyeye kadar mücadele etmeleri de, forma savaşçılarına duyduğum saygıyı yenilememe sebep oldu.

Yalnız demedi demeyin, Dünya Kupasının en çok konuşulanı penaltılar olacak. Bir vuvuzela olmasa da kendileri, her maçta yer bulmayı başarıyorlar bir şekilde. Ek olarak, birkaç maçta olduğu gibi tek bir adamın sahada devleşip üst üste goller atmış olması da konuşulacaklar listemde kendine yer buldu şimdiden.

Ve bir de, Meireles, Meireles işte yahu! Alman futbolcunun ayağına basıp şortundan çekmeler falan... Biz alışalı çok oldu onun bu hallerine. Portekiz milli takımı ise yeni yeni tanıyor bizim Ankaralı Raul'u...

Son olarak şunu demeden geçmeyeyim: Kırmızı kartına ve daha ilk yarıda çılgıncasına saldırıya karşı, istatistiki açıdan Portekiz, Almanya'nın bir adam önündeydi bu maçta.

 Lakin istatistik mini etek... Yok yok, bunu da söylemeyeceğim!


2 Nisan 2012 Pazartesi

Baş, Gövde, Bacak




Bir Trabzonspor maçı, Fenerbahçe için en fazla ne kadar zor olabilir?

Bundan bilmem kaç ay öncesinde çıkan, yer yer haklılığını kanıtlayan bir karar doğrultusunda, eğer sen gittiğin deplasmanlara, adı “derbi” olmasa bile taraftarını götüremiyorsan, zor olur elbet.

Zor olur, çünkü tribünde taraftar adını taşıyan kimseyi göremezsin. Söz konusu rakip takım olsa dahi.

Eğer bir yerlerde hata varsa, bu hatanın başını tribün kültürü oluşmamış insanların tribünlere alınması çekiyordur. Futbolu sevmek futbolu bilmek değildir. Ve sen, kendi takımının zarar görmesini göze alarak birtakım eylemlerde bulunuyorsan, bir katilsindir. Futbol katili, futbol teröristi ya da.

Diyelim şimdi can almadı sahaya atılan bıçaklar.

Peki ya sonra?

Bunun bir garantisi var mı?

Benim futbolcumun, sahada oyununu oynarken bir kendini bilmez yüzünden ölmeyeceğinin bir garantisi var mı?
 
Neye göre güveneceğim, nasıl gözüm arkada kalmadan takımımı sizlere emanet edeceğim?

Böyledir işte sizin futbol bilginiz, yemininiz, kültürünüz.

Böyle oyunlar, böyle skorlar hak ettiğiniz.

Türkiye’de ne futbol oynanır ne tribüne destek verilir.

Kadınların tribüne girmesiyle değil, can alma hırsıyla tribüne girenlerin oradan çıkarılmasıyla biter ancak bu şiddet.

Biz size gol atamazsınız demedik, profesyonel olamazsınız dedik. Olsa olsa beyaz atletten, çakıdan ve pet şişesinden futbol olursunuz.


25 Şubat 2012 Cumartesi

Halis Muhlis Kâhya



Maçta bir kahyaya değil, hakeme ihtiyacı vardır futbolun.

Nasıl futbolcular maça kendi renk ve taraflarını belli eden formalarla çıkıyorlarsa, bence artık hakemler de öyle çıkmalı.

Hoş, çıkmasalar da renklerini o doksan dakika içinde belli ediyorlar.

Kimisi çok renkli, “halis, öz renkli” hem de. Kimisi bir rengin çocuğu. Çoğu da tek rengin düşmanı.

Her hafta bir yeni derbi maçı yapıyor Fenerbahçe. Rakip takım değişmiyor elbette. Üzerinde hangi formanın, hangi renklerin olduğunun zerre kadar önemi yok. Maç öncesi poliste, maç esnasında hakemle, bir de rengini bilmeyen taraftarla, her hafta bir yeni derbi maçı…

Kazanıyor ya da kaybediyor, esasında işin bu kısmı da önem teşkil etmiyor.

Asıl önemli olan, top tutmanın sakal uzatmakla uzaktan yakından bir alakası olmadığı…

Ya da beyazlayan saçların, bir çeşit saha için mücadelesinin kanıtı anlamına gelmediği…

Yapmayın, etmeyin. Yazıktır bu taraftara, çektiğine, döktüğü gözyaşına yazıktır.

Bitmek tükenmek bilmeyen aşk, asla bir futbolcuya ait olamaz. Ne de bir teknik adama… Olsa olsa taraftarındır o aşk. Sefasında yanında olduğu gibi, cefasında da ardında duracaktır.

Ne yazık ki olması gerekeni sahada ya da düzelteyim, deplasman sahalarında uygulayamıyor Fenerbahçe. Asıl onur mücadelesi taraftarındır.

Karda kışta yollarına düşen, saatlerce kuyrukta bilet bekleyen, gecenin yarısına kadar adliye önlerinde bekleyen, deplasmanda yalnız bırakmayıp maça alınmayan, konumu bir olduğu halde şereften yoksun birtakım taraftardan küfür yiyen; ama tüm bunlara rağmen pes etmeden, her yerde Fenerbahçe için mücadele veren taraftara aittir bu onur. Arma taraftarındır. Renkler onların, mücadele, azim, inanç…

Sana yıllarını, yollarını vermiş taraftar için doksan dakika mücadele etmek zor gelmemeli sana. Gelse bile, bindiğin arabaların, kaldığın evlerin, yediğin yemeklerin hakkını öde!

Kusura bakmayın, alınıp darılmayın.

Bu sefer canınız sağ olsun demeyeceğim. Çünkü ben bunu dedikçe, siz kulübede oturan bir avuç “mücadeleci futbolcu” olarak kalıyorsunuz. Çünkü sebebi her neyse, “Kocaman gururumuzun sahibi” sizleri sahaya sürmüyor. İstemiyor belki de, çabuk pes ediyor. Ve bir şekilde, “Kocaman mücadelemizin mimarı” olamıyor.

Kendinize gelin beyler!

Adı her neyse, şikeyi “öz” be öz sahada yapan hakemlere, onların yandaşı rengi belirsiz rakip takımların taraftarına yenilmeyin.

Canımızdan can alıp, kendi canınıza ekleyin. Ama mücadeleyi bu yüce taraftara çok görmeyin!

Ek olarak şunu da bilmelidir o ya da bu takımın taraftarı: Düşmedi Fenerbahçe. Düşmeyecek! Sizin kirli sözleriniz bizi yıldırmayacak!



17 Ocak 2012 Salı

Üzgünüm Manisa

“Sahada Alex yoksa Fenerbahçe bir hiç” diyenler, dün akşamki maçı izlemişler mi acaba?

Tam anlamıyla Alman futbolu denir buna. Son dakikaya, hatta uzatmaya kadar maçı bırakmamak; bitiş düdüğüyle de istediğini almak…

İnanmak lazımmış meğer Caner’e. Futbolunun düzeleceğine ve hiç yılmadan saha içinde savaş vereceğine.
Öyle bir an geliyor ki, siz sadece sahada koşan adamları görüyorsunuz. Yapılan pas hatalarını sonra, kaçan golleri bir de ve ofsayda düşen forvetleri.

Bense bambaşka haller içinde görüyorum o adamları. Islanan formalarını, çoğunun alnındaki teri, Baroni’nin gözlerinde birikmiş inancı, Stoch’un kendinden emin oluşunu ve sahada olmayan o iki 10 numaranın bizi izlediğini görüyorum.

Dakikalarca koşuyorsun. Saniyede bilmem kaç pas yapıyorsun. 55 dakikaya sığan, onlarca şut çekiyorsun kaleye. Herkes bilip bilmeden konuşuyor. Rakip takım tribünleri, ayna karşısına bir kez bile geçmeden, senin aleyhinde tezahüratlar yapıyor. Sonra bir an geliyor, onlarca şutun arasından Caner’in şutu sıyrılıyor ve rakip takım susuyor.

Söz konusu Fenerbahçe ise, mücadele burada bitmez elbet.

 17 rakibe karşı direnmeye devam ediyorsun. 39 dakika geçiyor ardından. Söz dönüp dolaşıp Alex’ geliyor yine. Sonra biri çıkıyor ve 90+5’te, kaleyle birlikte 17 takıma daha gol atıyor; maç bitiyor.
Sararıp soluyor ardından tam 17 kelebek. Sevinçleri sığmıyor ömürlerine.

Alex büyük, Alex kaptan, Alex her şeyimiz; kabul ediyorum. Ama onun yokluğunda Fenerbahçe yıkılmıyor, artık siz de bunu kabul edin.

Bienvenu mü? Çok değil, onun da zamanı gelecek.
Vahşi batıda böyle tipler sağlam kalmaz yoksa.

Üzgünüm Manisa, yine başaramadın.

Şike Şike Yeniyoruz


Lefter’in vefatının ardından, omzunda bin bir yükle sahaya çıkan adamın koşması,

Dakikaların yetmeyip uzatmaların dar gelmesi,

Henüz 17’sine yeni girmiş bir çocuğun maçın adamı olması,

Aykut Kocaman’ın hiç çekinmeden, bir küçük Alex yetiştirmesi,

Hatta 90+5’te golün gelmesi;

Şikedir şike…

Tarlalar biçilmiş,
Ekinler yeşillenmiştir.
Ayşe tatile gitmiş bile olabilir.
Ama biz buradayız.

Bir çeşit yeşil paralar siyah çantalardan poşetlere taşınmış olabilir.

Bunun paralel olarak 17 takım rengini, onurunu ve adını satmış olabilir.

Bir gol ki mesela, 90+5’te geldiğinde, bayramların öyle ucuz olmadığını kanıtlamıştır.

Bizse Aykut’un 90+5’te ellerini havaya kaldırıp, Lefter’in ruhuna gönderdiği duaların şahidiyiz.

Caner’in ağlara topu göndermesi,

Ardından tribünlerin onu çağırması;

Şikedir şike…

“S” harfinin yazılamayacağı yerler vardır, yazılırsa uygunsuz düşer. Ama siz bilirsiniz.

“Ş” ile yazılır, bambaşka hallerde okunur:

Şike şike yendik hepinizi yine!

4 Ocak 2012 Çarşamba

Aykut'un Özer Mücadelesi



3 Temmuz'un ardına sığındığından beri, hangi maçından beklenen sonucu aldı Fenerbahçe?

Hiçbirinden.

“Neden bir şeylerin ardına sığınıyor?” derseniz, ona cevap çok. Bunları konuşma vakti çoktan geçti. Büyük adamların geçen sene gerçekleştiremedikleri hedefleri, bu sene yolunda gidiyor. Bu yüzdendir ki beraberliğe sıkılıp mağlubiyete üzülmeye gerek yok.

Ortada bir hata varsa, onu tek kişiye mal etmek yapılacak en büyük yanlıştır. Ki ortada bir hata olduğunu hepimiz biliyoruz zaten.

En başından beri mağlubiyetine de, galibiyetine de tek kelime etmedim. Hatta öyle ki, Galatasaray yenilgisini bile kabullendim. Ama artık hatalar diz boyunu aştı, tahammül sınırının doruklarına ulaştı.

Böylece anlamış olduk ki, “canım cicim, aman Kanaryam, yenilsen de 3 Temmuz'dan biliriz” laflarıyla olmuyor bu iş. Biz, hataları göz ardı edip yenilgileri kabullendikçe uslanmıyorlar. Hataları eleştirmeli, yanlışları söylemeliyiz ki, bir şekilde kendilerine gelsinler.

Türkiye'de herkes Ordulu, Antepli, Beşiktaşlı, Trabzonlu olduktan sonra, kaybetmek gibi bir lüksümüz yok. Yapılması gereken tek şey, herkesin kendi işine bakması. %90'ının siyasetçi olduğu bir ülkede imkânsızı istediğimin farkındayım.

Üst üste gelen hatalar yüzünden takımı dibe batıracak değilim.

Evet, hala güçlü Fenerbahçe.
Hala her şeyden çok sevdiğimiz.
Hala heybetinden sığdıramıyoruz yere göğe.
Ve hala, bir şeylerin mücadelesini veriyoruz.

Neyin mi?
Aykut hoca Özer'in.
MHK, üzerimize saldığı hakemleriyle dibe batırmanın.
Futbolcular, arkasındaki taraftarın desteğini tüketmenin mücadelesini veriyor.

Böyle bir ortamdan zafer beklemekse, sanırım bizim hatamız.
Taraftarı, “onurunu”, armanı ve takımını düşünmüyorsan, kazandıklarını düşün.
Aldığının, kazandığının hakkını vermeli insan…

“üzerlerindeki” yükü bir kenara bırakırsak, sorulacak tek bir soru var.
Ne oluyor Aykut hoca?




28 Aralık 2011 Çarşamba

Sabrediyorum İşte

Elinizin kaleme gitmediği oldu mu hiç? Anlatamadığınız hissettiklerinizi. Sırf bu sebepten sayfalarca sustuğunuz… Bahanelere başvurup, vakitsizliğe sığındığınız..

Ama gerçektir bu. Bazen kaleme gitmez el. Yol uzun gelir, engeller aşılmaz. Yokuşun başında beklemek, yokuşu çıkmaktan daha zordur. Ama nereden başlayacağını da iyi bilmeli…

Belki de Chelsea maçından sonra, unutamayacağım en önemli maçtı bu. Türkiye’nin rengini bilmeyen dörtte üçüne haddini bildirmek, öyle kolay değildi bu kez.
Hırs vardı sahada, nefret kramponlarda. Orta yuvarlakta belirsiz bir döngü..

Biz bizeydik bu kez. Biz kim miydik? İnanan, savaşan, güvenendik. Biz Fenerbahçe’ydik.

Bu ateşi üflemekle söndüremeyenler, paçalarının tutuşmasından korkuyordu. Çocukken çamura düşüp, çamura bulanan ellerden daha kirliydiler oysa. Beyazı da kirletmişlerdi kendileri gibi. “Aklanmak” demişlerdi adına. Utanmadan, ellerine temiz su bile değmeden üstelik. Sözlüklerde yazan ‘adalet’ yine sözlüklerde kalıyordu.

Bilmiyorlar ki ne vakit sonra “her yer” dar gelecek onlara. Bıyık altı gülüşmeleri sonlanacak. Dizlerde olması gereken kan gözleri kaplamışken, dostluk uzak kalıyordu “her yere”.

Trabzon maçını yazamadım, evet. Bir başka duygularla, bağıra bağıra gelen hıçkırıklarıma takıldı sözcüklerim. Anlatamadım hissettiklerimi…

Maç dönüşü içimde belli belirsiz huzur, gözlerimde yaş ve adımlarımda yağmurla tekrarlıyordum aynı şeyleri. Boynuma dolanmış atkımı tutuyordum sıkı sıkı. Güç alıyordum kendimce. Başım yastıkla buluştuğunda hıçkırıklarımdan kurtulan kelimeler gibiydi her şey…

Kitap da diyordu ya hani, “Allah sabredenlerle beraberdir”.

 Sabrediyorum işte…

19 Kasım 2011 Cumartesi

Es-Es Dediler, Esemedi!




Nasıl zor bir lig, farkındasınız değil mi? Futbolcuların maçın başlama düdüğüyle omuzlarındaki baskı ve yük öylesine artıyor ki, “bu adam niye koşmuyor” diye sorduğumuzda sebebini anlamıyoruz bile. Oysa bir bilsek, 3 Temmuz’dan sonra artık tüm takımlar için her şeyin zorlaştığını, daha da zorlaşacağını… Bilmiyoruz, anlamıyoruz. Üstüne bir de yargısız infaz yapıyoruz!

Sivas deplasmanından sonra avucumuzdan rekorun akıp gitmesine kızamadım bile. İtiraf edeyim, zerre kadar umursamadım. Söylemiştim zaten ta en başında, rekorları, kupaları ve şampiyonlukları için sevmemiştim; başarısızlığı ya da hataları yüzünden sevmekten de vazgeçmeyecektim.

Söylediğim bir başka şey de, Milli maç aralarından hiç hoşlanmadığımdı. Futbolcuların düzenini bozuyor olması en büyük nedeni zaten. Hatta şöyle söyleyeyim, tek olumlu yanı diğer takım futbolcularıyla birlik olmak, aynı amaç uğrunda çalışmak, aynı forma altında ter dökmek. Ama bunun da değerini bilmiyorlar, onu da lekeleyip sevilmeyecek hale getiriyorlar. Milli maça kulüp formasıyla gitmenin rezilliği bir yana, kendi takımının futbolcusunu saha içinde diğer takım futbolcularından ayırmak bir yana. Öyle kötü şeyler ki bunlar… Biz ki Türk milleti olarak futbolda birleşmeyi alışkanlık haline getirmiş; Beşiktaşlısı, Galatasaraylısıyla tribünde omuz omuza olmayı sevmişiz. Ama dedim ya, bunu da bozdunuz, ihanet ettiniz. Futbolda birlik yok artık, parçalanma ve dostluktan yoksunluk var!

Fenerbahçe-Eskişehir maçına gitmemin başlıca sebebi Volkan Demirel’di. Ona yalnız olmadığını gösterecektik, evet. O hiç gol yemeyecek, en zor pozisyonların altından ustaca kalkacaktı. Milli maçta yaptığı çok büyük bir yanlıştı ama ona yapılan sırtından vurmaktı, ihanet ve alçakçaydı. Demir eldi o, demir eldivendi. Son birkaç yıldır Milli takımı sırtlamış, öyle ya da böyle götürüyordu. Bizdi her şeyden öte, bizdendi. Sarı ve lacivertten önce, kırmızı ve beyazdı. Ama anlamadınız, anlamayacaksınız.

Maç hakkında söyleyecek çok bir şeyim yok. Sadece Caner’e nazar değmemesi için dualar etmeye başlayacağımı düşünüyorum. Çünkü o artık bana göre takımın vazgeçilmezi. Uğur ile oturaklı bir ikili oluşturdular, müthiş bir uyum içerisinde götürdüler maçı. Dilerim bundan sonra da böyle devam eder Caner, bir kez daha yanıltmaz beni. Uğur’u ise uzun zamandan sonra formda görmek inanılmaz mutlu etti beni. O bizim, Fenerbahçe’nin çocuğuymuş meğer… Bir de son haftalarda futbol zekasını olduğunu gibi sahaya koyan Baroni var, aslında iyi ki var!

Deplasman yasağının ilk somut protestosu Fenerbahçe taraftarından geldi. Evet, tribünlerin tamamı destek verseydi belki daha etkili olurdu ama bence bu bile büyük bir adımdı. Teşekkürler çocuklar!

Evet, maçın 90 dakikası boyunca tribünde kalamadım. Yorgun gittim, titreyerek döndüm. Bunun olacağını zaten biliyordum. Maçın ortasında sarı-lacivert tezahüratları yapılırken gözlerimi kapadım ve dinledim sadece. Gözlerimden akan yaşlara engel olma gereği bile duymadım. Kokladım uzun uzun Saraçoğlu’nu, havasını içime çektim durdum.

Öyle çok derinden sevdim ki Fenerbahçe. İyi kötü, yağmur çamur dinlemeden yanında olmaya yemin ettim üstelik. Ne kadarını gerçekleştirebildim bilmiyorum ama varlığın bambaşka dünyalara götürüyor. Üstelik Saraçoğlu’nda aradığım her şey var. Aşk, güven, huzur, mutluluk, gözyaşı, heyecan ve en önemlisi de özgürlük. Saraçoğlu artık olduğundan daha fazla özgürlük kokuyor.

Eskişehir hakkında yazmadığımı fark ettim. Ama zaten başlık her şeyi özetlemiyor mu? Eskişehir taraftarının –ki en güvendiğim taraftar grubudur ama yine yanılttılar, çirkefliği maça futbolculardan daha çok damgasını vurdu. Ama sonuçta, taraftar Es-Es dedi, Eskişehir esemedi!





5 Kasım 2011 Cumartesi

Mersin İdman Yurdu Mu?




Ligin onuncu haftasında zirveye yaklaşma umudu ve hırsıyla maça çıkan, “lokum gibi” olabilecek maçı değerlendirmeyi hedefleyen ve o düşünceyle sahaya çıkan Galatasaray ile sizin ismini “Mersin İdman Yurdu” olarak bildiğiniz iki takımın maçı vardı.

Dünkü Fenerbahçe maçından sonra gariptir ki bu maçı izlemek için adeta saatlerin geçmesini bekledim. İyi ki bekleyip izlemişim. Tek kelimeyle muhteşem bir maçtı. Kime ve neye göre diyeceksiniz, açıklayayım. Bir maçı tarafsız izlemenin verdiği haz başka hiçbir şeyle ölçülemez zaten. Ben de öylece, “kim kazanırsa kazansın, yeter ki bol pozisyon ve gol olsun” düşüncesiyle televizyon başına geçtim. Tamam, işin gol kısmı belki gerçekleşmedi ama pozisyon açısından oldukça zengin bir maçtı.

İki takım için de şunu rahatça söyleyebilirim ki, onca pozisyona rağmen olmayan golleri düşünürsek top ya da kale bizimkileri sevmedi. Ama Galatasaray’ı sevmemesinin tek nedeni manevi değil. Maçın adamı, bana göre Mersin İdman Yurdu’nu şahlandıran o dev kaleci. Üstüne üstüne gelen pozisyonlardan ustalıkla kurtulmayı başardı ki bu takım arkadaşı penaltı kaçıran her kalecinin harcı değildir.  Evet, belki penaltı kaçmış olabilir ama sahada bir Nduka vardı ki, bu adamı izlemek sahiden büyük zevk veriyor!

İtiraf edeyim, MİY maçlarının “sıkı takipçisi” olmadım sezon başından bu yana. Ama Galatasaray maçından sonra “takip edilecekler” listesinde zirveye oynayacağı benziyor şimdilik.

Galatasaray’a gelecek olursam, “şanssızlık” formasından tutmuş gidiyordu diyebilirim. Gözler Baros’u aradı hep, ama yoktu. Olsaydı değişir miydi? Evet, hem de birçok pozisyonun üstesinden gelerek gole çevirirdi. Öyle bir değişirdi ki! Unutmadan şunu soracağım, Sercan’ın maçlara çıkması zorunlu mu? Nasıl güvenip çıkarabildiklerine şaşırıyorum ben hala. “Gerideki adama pas vermeye çalışan Sercan’ın dramı” üzerine sayfalarca yazı yazılabilir. Sercan’dan geriye pas, biraz daha geriye, daha da geriye. Sercan topu kaybeder. Bu hep böyle mi gidecek merak ediyorum açıkçası. Ama şuna da değinmeden geçemeyeceğim, benim geçtiğimiz aylarda hiçe sayıp laflar söylediğim Muslera fena değildi bu maçta. Hatta sanırım son birkaç maçtır fena değil. Kazım ise bildiğimiz Kazım işte. Hala önünde iki rakip takım futbolcusu varken toptan sıyrılmayı başaramıyor…

Bir de Galatasaray taraftarı maçları izlemeye gerçekten istekli değil mi? Tribünlerin bu kadar boş olması hiç de hoş karşılanacak cinsten değil bence. Gitmeli, takıma “her hal ve şartta” destek olmalı. Ancak böyle güç kazanır futbolcular, böyle inanç…

Fırat Aydınus’tan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu adam gerçekten maç yönetmeyi biliyor, her şeyin altından ustaca kalkabiliyor…

Maç sonunda dilimde kalan tek şey: “Ne Mersin’i, Barcelona İdman Yurdu bu!”

23 Eylül 2011 Cuma

Galatasaray Kime Emanet?



Tam 106 yıllık geçmişe sahip bir takım. Tarihine büyük zaferler, aynı büyüklükte yenilgiler, dualar, gözyaşları ve umut bekleyişleri sığdırmış bir takım: Galatasaray.

Futbola adım atışı hangi topraklar üzerinde oldu bilmiyorum ama taraftarın hafızalarından silinmeyecek her bir anı, Sami Yen topraklarında soludu Galatasaray. Diyorum ya, acısıyla tatlısıyla tam 106 yılı geride bıraktı.
Bu süreçte, başta Sami Yen topraklarında olmak üzere taraftarın “mabet” kabul ettiği her yere sayısız futbolcu geldi. Kucak açtı taraftar birçoğuna, istenmeyip yuhalananlar da azımsanmayacak sayıya ulaştı zamanla. Ama bir şekilde buralara gelindi ve asıl duraklama noktası, 2010 yılına denk geldi. Nasıl olmuştu? Teknik direktör kazasına uğradı diyebiliriz aslında, yüzeysel olarak geçmek istersek.

Bir takımı kuran teknik direktördür, ama hiç kimse, asla bir takımı tek başına oluşturamaz. Yani diyorum ki ben sizlere, Galatasaray’ın taraftarına yaşattığı kötü dönemde, defansından forvetine kadar herkesin etkisi oldu.

Şimdi geldik yeni sezona, güzel transferler ve bin bir umut eşliğinde. Değişiklikler hakkında konuşmak için oldukça erken. Ama futbolun sarsılarak ve geride hasar bırakarak geçtiği “şike” döneminde, Galatasaray olayların en uzağında gibi göründüğü halde, bu sarsılmaya ortak olmuş durumda. Sahaya çıktıklarındaki heyecan, maçın otuzuncu dakikasından sonra kayboluyor diyebilirim. Peki neden? Tüm bunlar yalnızca Arda gitti diye olmuyor elbette. Ki bana kalırsa, Arda gitmekle en doğrusunu yaptı. Bu transferden Galatasaray’ı uzak tutarak söylüyorum, tamamen kendi geleceği ve futbolu için en doğru seçimdi İspanya.

Sanırım artık sorumu sorabilirim. Sahiden de, Galatasaray kime emanet? Övüp bitiremediğimiz Muslera’ya mı, yoksa iki maçtır üst üste maçı tek başına göğüsleyen Melo’ya mı? İhtimaller arasında bu ikisi var elbet, ama 2000 ruhunun Terim’le birlikte sahalara dönüp geleceği yok. Beklemek yorucu ve zamanla hayal kırıcı olabilir. En başta da dediğim gibi, nice futbolcular gördü sarı-kırmızı forma ve yine nice kalecilere emanet etti yurdunu, yuvasını, takımını. Bir takımın bel kemiğidir kaleci, bunu da ekleyeyim. Ama şimdi, rakip futbolcuyla “gereksiz” heyecan yüzünden tekme tokat golü engelleme savaşına giren bir Muslera’ya emanet olamaz bu takım.

En azından şimdilik Galatasaray, onun eldivenlerinde yükselecek kadar basit rakiplerle çıkmıyor sahaya ve Spor Toto Süper Lig’de asla basit rakipler olmayacak. Diyorum ya, en doğrusunu zaman gösterecek bize…

22 Eylül 2011 Perşembe

Mabedin Hatunları!



Başlıktan da anlaşılacağı gibi, herkesin konuştuğu şeyi yazacağım şimdi.

Birini sevmek başlı başına zor bir eylemken, sevdiğin yüz yılı aşkın tarihe sahip bir takımsa, durum daha da zorlaşıyor. An geliyor sevgin için sınırları aşıyor, bazen de ona çok yakınken kavuşamamanın acısını yaşıyorsun. Ligin ilk maçında, nefeslerimiz tükenircesine, uzaktan uzağa desteklerken takımımızı tam olarak bu acıyı yaşıyorduk. Kavuşmaya daha çok vardı ve muhtemelen bu acı da gittikçe büyüyecekti. Tam da bu esnada hepimizin bildiği, şaşırtmayı çok seven TFF kararı çıktı. Ligin üçüncü maçı, ikinci haftasına denk gelen Manisaspor maçı için tüm Fenerbahçeli hatunlar “kuşandık sarı-laci, Saraçoğlu yokuşlarında”

İtiraf edeyim, tribün olarak büyük ama futbol açısından oldukça az umutlarla gittim maça. Kadınların tamamından aynı futbol ve tribün bilgisini beklemiyordum ama gördüklerim karşısında büyük hayal kırıklığına uğradım… Bir tek, “bedava yaptık koş koş” sloganı eksikti. Korkum başlayacağı yönündeydi bir de… Tribünün adabımuaşeretini bilmeyen her hatun çoluğunu çocuğunu kapıp gelmişti. Tamam, belki asıl amaç ve mantık buydu ama dilimize yapışan tezahüratlar yerine stada konser havası veren “bir daha, bir daha!” tezahüratını yapmak hiç hoş olmadı…

Fakat her şeye rağmen, işini gücünü bırakıp gelmiş yaklaşık 40 bin kadın vardı statta. Bu ne demek biliyor musunuz? Manisa maçının tam olarak karşılığı, “aşk” oluyor işte. Hayatında belki de ilk kez maça gelen kadınlar vardı tribünde, hatta çoğu öyleydi. Belki de tek geldiler, şehrin bir diğer ucundan. Ama her şeye rağmen, sadece kalpten dile dökülen ve aşkı en iyi anlatan amaç için, yani Fenerbahçe için oradaydılar…

Maça dönecek olursam, beklediğim futbolun aynısıydı. En fazla ne olabilirdi ki zaten? Başta Aykut hocanın Stoch ve Bienvenu kararını anlamakta güçlük çektiğimi belirteyim. Bir de sorum olacak hemen ardından, bu Caner’in futbolu hiç mi düzelmeyecek? Adamsız yerlere top atma olayı ya da… Futbolundan hiç hoşlanmadığım diğer iki isim olan Bekir ve Bilica’nın da sahada geniş yer kaplamasıyla maçta tat tuz kalmamıştı bana göre. Böyle kötü futbolun sebebi elbette fiziki yorgunluk. Biraz daha böyle giderse, lig bitimine bir ay kala tüm maçları oynamış olacağız zaten. Bunun, futbolcular için ne kadar zor olduğunu tahmin etsem de, Semih’in oyununa şaşırdığımı söylemeden geçemeyeceğim. Uzun ve yorucu günlerin kötü izlerini silmeye çalışan futbolcuların omuzlarındaki yük arttıkça, futbolları o oranda kötüleşecek korkusu yaşıyorum. Ama biliyorum ki, benim futbolcum kendini toparlama yollarına gidecektir.

Kaptan Alex için söyleyecek pek sözüm yok aslında. Evet, akşamki maçta iyi değildi. Ancak 42 bin küsur kadın aynı anda sizin de isminizi bağırsa, bu kadar bile “iyi” olamazdınız.

Tezahüratlar dışında Dişi Kanaryaların içtenliğinin yanında, bir başkası daha vardı. Yine yedek kulübesinin kenarında, oturmasıyla kalkması bir olan, Güzel bir adam vardı. Samet Güzel’den bahsediyorum elbette. Samet’ten ve kaçan gollerde, yedek kulübesinden güç alarak sinirlerine hâkim olmasının verdiği güven ve içtenlikten bahsediyorum. En başından beri söylüyorum, futbol bu adamlar ve futbolu seven, onu yaşayan kadınlarla güzel…

İki puan rakip takımların cılız puan tablosu karşısında büyük bir kayıp değil, ancak olmaması gereken bir şeydi. Deplasman dönüşü, mabedin kadınları yerini Saraçoğlu’nun çocuklarına bırakacak. Maça “ücretsiz” olduğundan değil, sadece destek için gelen hatunlarla birlikte, hep bir ağızdan en güzel tezahüratlar sıralanacak…

Ve mabedin gerçek sahipleri söyleyecek son sözü: “Haklıyız kazanacağız” diye…

10 Eylül 2011 Cumartesi

Nasıl Bir"Lig" Olacak?

2011/2012 Spor Toto Süper Lig bugün başlıyor.
Evet, olay aynen bu. Bir üst satırdaki kadar ciddi, soğuk ve altında kimselerin tahmin edemeyeceği kadar büyük anlamlar barındırıyor.

Diyerek sözlerime başladım ve devamını Maraton'da uzun uzun anlattım.

Okumak isteyenler için adres.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman Acıtıyor!






Hayat koşuşturmasında en önemlisidir belki zaman. Zamanla düzelecek olanlar, zamanla bozulacak, zamanla alışacak, sevecek, anlaşılacak, anlatılacak, kaybedilecek olanlar… Zamana bırakılmış o kadar çok şey var ki. Üstelik hangisinin önem sırasında zirveye oynayacağını düşünmeden bırakılmıştır hepsi.
Normalde olsa, futbol izlemeye, tribünleri doldurup taparcasına takımlarımızı desteklemeye gün sayıyor olurduk. Ama hep söylediğim gibi, o “normal” günlerimizi geride bırakalı çok oldu… Sahi, en son ne zaman adam akıllı, kalbimiz sıkışmadan, geçmiş hafızamızı yoklamadan futbol izlemiştik? Tarihini hatırlamıyorum bile…

Geçmişe bir şekilde hükmedebilir de insan, “gelecek” öyle elde avuçta tutulacak kadar katı olmuyordu her zaman. Yarın ne olacak? Bilmiyoruz.. O çok sevdiğimiz futbolumuz yeni bir darbe daha alacak mı? Lig eski tadında olacak mı? Bunların hiçbirinin garantisi yok ne yazık ki.
Yarın hayata gözlerini ilk kez açacak olan çocuk, belki de asla sevmeyecek Türk futbolunu. Korkacak sevmekten, sevip de kaybetmekten. Sevse bile, bir yanı hep güvensiz, hep tedirgin kalacak. Hafızasını “acabalar” zorlayacak, yeniden bağlanmayı asla bilmeyecek. Taraftarı olduğu takım, “acaba” kendi hakkıyla mı aldı bu maçı? Yarın, dün oynanan maç için biri çıkıp “şike” diyecek mi? Savunmanın göbeğinde, Avrupa’nın ağzı bir karış açık izlediği futbolcusu, sakatlanma pahasına takımını yalnız bırakmamak adına sahayı terk etmediğinde, bir “acaba” daha geçecek zihninden. Milli takımı sırtında taşıyan kalecisine inanmayacak artık belki de. Maçlarda oynamayan futbolculara “farklı bir göz” ile bakacak hep. Paranın konuşulduğu her yerde futbol eşitliği olacak zamanla; tribünde tek yürek olup ağlayan adamları göremeyecek.

Çünkü kimse, bir daha asla “eskisi gibi” sevmeyecek futbolu! Çünkü siz, bilmediğim isimlerinizi adıma ekleyip yeni tanımlar oluşturdunuz zihnimde. Kara lekeli sabahlara uyanmamak adına, uykusuz gecelerim oldunuz. Hayatta sevdiğim, tutunduğum ve inandığım tek şeyi, gözünüzü bile kırpmadan lekelediniz. Çünkü siz, Aykut Kocaman’ın maç öncesi endişesini, Mehmet Topuz’un saha içi mücadelesini, Gökhan Gönül’ün alnından akan teri, Egemen Korkmaz’ın istemeden ayağının altından kaçan topları, Arda Turan’ın kaybettiği her maç sonundaki acısını, Burak Yılmaz’ın kimsenin kirli oyununa alet olmadan oynadığı tertemiz futbolu bilmeyeceksiniz!

Çünkü siz sadece siyaseti yakıştırıyorsunuz bu ülkeye. Her şeyin üstünü çiziyor, kalpten beyne giden o uzun yolda soluksuz adımlara sebep oluyorsunuz. Çıkar uğruna futbolunu satan bir milletin, masum taraftarlarıyız hepimiz. Yüreklerdeki acı dinmeden, “dalga” sesleri kulakta dinmeden bir yenileri ekleniyor isim dağarcığımıza. Asla unutulmayacak anılarımız oluyor böylece,  “zamanla” geçecek hissine bile kapılmaya vaktimiz olmuyor…

Belki de, bir daha asla “normal” yaşantımıza dönemeyeceğiz hiçbirimiz. İşimiz gücümüz, aşkımız sevdamız futbolken; derdimiz tasamız, hayalimiz kırgınlığımız oldu…

Zaman futbol zamanı değil ne yazık ki. Zaman, Aziz Yıldırım’ı “bitirme”, Fenerbahçe’yi “düşürme”, kirli oyunlara ev sahipliği yapma ve yürekleri kanatma zamanı. Zaman bizim değil, “birilerinin” zamanı…

Fakat şunu da unutmamalı. Bugün senin canını acıtıp uykularını bölen, birkaç “zaman” sonra diğerlerinin kâbusu olacak…

Söylesenize, bir çınarı yıkmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? Cevabı evetse, yanıldığınızı göreceğiniz zamanlar da gelecek, bilmiyorsunuz…

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kadıköy'de Kolbastı Oynanmaz!


Kupadan çıkışımızla tüm umutlarımı elimden alan Fenerbahçe, artık hiçbir ihtimali olmamasına rağmen geçtiğimiz kupa maçında şimdiye kadar gizlediği o özlenen futbolunu izletti bizlere. Daha çok yedeklerle çıkılan maçta lig için umut veren Fener, Trabzonspor karşısında beklenenden fazlasını verdi diyebilirim.

Bu maçı almaya, üç puan kazanmaya ve liderlik yolunda yürüdüğümüzü unutturmamaya çok ihtiyacımız vardı. Futbolculardan tutun da, taraftar dahil herkes pür dikkat maç saatine kilitlenmiş, gol çığlıklarının atılacağı anı bekliyordu. Bu durumu iyi değerlendiremeyen Trabzonspor, hiçbir atak ve pres yapamayıp isteksiz bir futbol sergileyerek maçı avuçlarından akıttı. Maça istekli ve hızlı başlayan taraf olan Fenerbahçe ise oynadığı umut verici futbolun meyvesi olarak liderle arasında olan puan farkını dörde indirdi.

Futbolcuların oyunlarını özellikle inceleyecek olursam, kalecilerin hakkını bir numaraya taşıma konusunda ısrarlı olduğumu belirtmeliyim. Bana göre Onur, hiç itirazsın Türkiye’nin gelecek vadeden en iyi kalecisi. Hatta biraz daha deneyimi olsa, Volkan yerine milli takımın birinci kalecisi olmayı hak ediyor bile diyeceğim yani; öyle çok beğeniyorum onun futbolunu! Volkan’a geçerken aradaki ince ayrıntıyı da kaçırmamalıyım. İyi, güven verici, güçlü ve dikkatli bir kaleci o: panterimiz bizim. Ama bir kaleci asla tek başına yeterli değildir. Futbol, takım oyunudur ve Trabzonspor’un buralara kadar gelmesinde kalecilerin katkısı büyüktür. Fenerbahçe ise, defans ve kaleci arasındaki uyumun en temiz örneğidir.

Trabzonspor hiçbir atak yapamadı dedim, zira maçın başından sonuna dek istekli ve hırslı oynayan taraf Fenerbahçe idi. Doksanıncı dakikaya kadar pres yapan bir Emre vardı sahada, oyun zekasını yine konuşturan Kaptan, maç öncesi yürekleri ağızlara getirip maç başladığında attığı golle “ben iyiyim” mesajı veren Niang, “en iyi futbolcu mevkii defans olup golü atandır” deyimimi hep en iyi şekilde gösteren Lugano, savunmada her zamanki gibi üstüne düşenin en iyisini yapan Yobo ve kısacası iyi hazırlanmış bir Fenerbahçe ile kazanmaya odaklanmış futbolcular vardı sahada.

Bilirsiniz, hakemlerden konuşmayı çok sevmem. Ve yine bilmelisiniz ki, Bünyamin Gezer’in maç yönetme şeklinden de hiç hoşlanmam. Bu maça yine o sert mizacını takınıp geçmişti. Maçta on sarı kart ve tam üç tane kırmızı kart göstererek, saha içerisinde gerilim yaşanmasına sebep oldu.

Bir taraftar olarak, bu satırları yazarken duyduğum sevinci az çok tahmin edersiniz. Öyle huzurlu ve öyle keyifliyim ki, değil şampiyonluk, dibe vurmak dahi umurumda değil. Bu maçla hepiniz bir kez daha gördünüz, Fenerbahçe ölmedi ve adım adım yükselmeye devam ediyor. Bundan sonra ne olur, kazanmaya devam eder miyiz maçları, yoksa tıkanıp kalır mıyız bilmiyorum. Şuan için tek bildiğim, iyi futbolun umut verdiği. Yendiğimiz için değil, gerçekten inanarak ve isteyerek oynadığımız için bu kadar huzur doluyum.

Son olarak maçı toparlamam gerekirse, Trabzonlulara sözlerim olacak…

Birincisi, Kadıköy’de kolbastı oynanmaz, Fenerbahçe evine gelen misafirini golsüz yollamaz diyerek geçtiğimiz sezon aldığımız ağır Trabzon yenilgisinin yaralarını sarmış olduk.

Ve unutmayın, size her yer Trabzon olabilir ama burası Kadıköy!

29 Kasım 2010 Pazartesi

Hakem Penaltı Noktasını Gösterdi

Koskoca Ali Sami Yen Stadı… Oynanılan acı tatlı onlarca maç, iyisiyle kötüsüyle bir dolu hatıra dizisi. Sevinç gözyaşları, yönetime istifa çağrıları, hayal kırıklıklarıyla dolu koskoca Ali Sami Yen Stadı ve o güzelim statta son derbi maçı. Konuk tribününde çok kez oturdum, gözlerimin kanlı, sesimin çatlamış olarak sona erdiği çok derbi maçı izledim. Şimdi sona yaklaşıyor olması garip bir hüzünle doldurdu içimi maç öncesinde. Biliyorsunuz, Fenerbahçeliyim. Maçı çok sevdiğim taraftar arkadaşlarımla birlikte izlemeye karar vermiştik çok öncesinden. Maçı izleyeceğim alana gitmeden evvel, geçtiğimiz yıl hediye olarak aldığım Beşiktaş formasını omzuma atıp mı gideyim, yoksa Galatasaray atkımı boynuma mı dolayayım diye çelişmiştim kendimle. En nihayetinde elimde Galatasaray atkısı, gözlerimde Sami Yen’deki son derbiyi izleyecek olmanın heyecanı vardı.


Maça istekli başlayan taraf siyah-beyazlı ekip oldu ve dokuzuncu dakikada penaltı kazandılar. Çok da hoşlanmadığım bu futbol isyanında topun başındaki Guti, ustalığını konuşturduğu düşüncesiyle topu ağlara gönderdi. Dipnot olarak yazının içine ekliyorum, penaltıda herhangi bir ustalık falan yoktur. Bilmen gereken tek şey, kaleciyi şaşırtmaktır. Bu yani. Her neyse, maça döneyim ben zaten penaltılardan hoşlanmadığımı biliyorsunuz. Penaltıdan gelen golden sonra savunmaya dayalı oyunu tercih eden Beşiktaş, ilk yarıda neredeyse hiçbir pozisyona girmedi. Garibim Galatasaray, o güçlü defansı ezip geçebilmek için pozisyon üstüne pozisyon üretti fakat hiçbirinden sonuç alamadı.

İkinci yarının ilk çeyreğinde büyük bir hırs ve istekle bastıran Galatasaray, ilk yarıda olduğu gibi hiçbir pozisyonu lehine çeviremedi. Üst üste kullanılan kornerlerden de umduğunu alamayan sarı-kırmızılı ekip, ikinci yarının ikinci on beşliğinde hırs yapıp atak anlayışlı oynama sırasını Beşiktaş’a verdi. İlk yarıda adını neredeyse hiç duymadığımız Nobre, ikinci yarıda kendine gelmiş olacak ki üst üste girdiği pozisyonların en nihayetinde birinde topu ağlarla buluşturmayı başardı. Gözler yine hakemdeydi, Cüneyt Çakır golü saymadı… Kısa bir direnişin ardından maçın resmi olarak ikinci golünü attı Nobre. Altmışıncı dakikadan sonra maçtan tamamen kopan Galatasaray, sonunda golü bulmayı başardı.

Maç, 1-2 biterek Beşiktaş’ın evine üç puanla dönmesini sağladı. Maçta bir Cenk vardı ki, kartal kesildi. Mutlak gol pozisyonlarında bile takımını korumayı başardı. Helal olsun dedim maç sonunda, gözlerimde yaşlar; Sami Yen’de son derbinin böyle bitişine içim acırken, helal olsun Cenk, helal olsun…

Diyorum ki ben, Hagi’li Galatasaray Hagi’siz Galatasaray’dan kat kat kötü. Nereye kadar gidecek bu, yeni statta neler yaşanacak, Ali Sami Yen’de derbiye veda böyle mi olmalıydı, şimdi taraftar ve yönetim ne yapacak gibi bir sürü birikti kalemimde. İçimde acıdı tabi, Sami Yen’de son derbi oldukça sancılı oldu… Taraftarın akıttığı gözyaşları da cabası!

Maçın sekizinci dakikasında gözler Cüneyt Çakır’a çevrildiğinde, hakemliğin verdiği güçle penaltı noktasını göstermesi, maçın dönüm noktası oldu. Eğer o penaltı gelmeseydi, bu Beşiktaş böyle bir Galatasaray karşısında ölse dahi maçı alamazdı. Ne diyeyim, artık maç sonlarında hakemi konuşmaktan sıkıldım, usandım. Futbolumuz kötü, inancımız zayıf, çalışmıyoruz, hakemlerimize söylenecek söz sıralamakla bitmez…

Öyleyse soruyorum şimdi sizlere, biz Türkiye olarak futbolun tam olarak neresindeyiz?

22 Kasım 2010 Pazartesi

Taraftar Gidene Kadar Ölü Taklidi Yapın!


Sıkı tutunun, Kayseri’den alının bir puanı midenize oturtmak için geldim! Hazırsanız başlıyorum.


Bana göre ligde bu haftanın en önemli maçıydı. Gözünü zirveye dikmiş bir Kayseri ve taraftarına sayısız hüzün yaşatan bir Galatasaray var ekranda. Yer, Galatasaray’a göre Kayseri deplasmanı. Maç öncesi yaşananlardan bunalmış olan Aslanlar, deplasmandan sıyrılma düşüncesiyle çıktılar maça. Ama baştan söyleyeyim, maçı izleyemeyenler hiç heveslenmesin, maçı anlatmayacağım. İçimdekileri döküp, söveceğim biraz…

Maç iyiydi, güzeldi. Lig üçüncüsü Kayseri’ye yakışır bir futbolla başladıkları maçtan, Galatasaray’dan beklenmeyecek bir adet puanla ayrıldılar.

Berabere biten maçları sevmem, bilirsiniz. Üstelik o beraberlik 0-0 biten bir maçtan geldiyse! Sanki o maç hiç oynanmamış, adamlar hiç ter dökmemiş, taraftar tribüne hiç çıkmamış gibi gelir. Oysa bu maç taşıdığı önemden olsa gerek diğer maçlardan çok farklıydı benim gözümde. Şimdi bu maçı izlemiş olan G.saraylı taraftarlar, takımlarının “en azından” ikinci yarıya istekli çıktığını söyleyecekler, bu maçta olmadığını ama önlerindeki maçlara en azından 10. Sırada olmanın bilmemnesiyle bakacaklarını söyleyebilirler. Haklılar, zor günler geçiriyorlar…

Emin olduğum bir şey var, o da gelecek hafta oynanacak olan derbinin iki takımada iyi geleceği. Ya da ikisinden biri iyiden iyiye dibe vururken, diğeri kendini kurtarmanın yolunu ötekinde bulacak. Sahiden abartısız, önümüzdeki hafta tablo bu olacak.

Bu maç tamamen sarı kırmızıydı.

Şimdi diyorum ki, Galatasaray sakın ola ki Kayseri’den aldığı bu bir puanı kurtuluş yolu olarak görmesin. En çok da neye üzülüyorum biliyor musunuz? Evet, görüyoruz Galatasaray kötü ve ağır bir dönemden geçiyor. Belki bu yıllarda doğacak çocuklar futbolu böylesine kötü diye tutmayacak aslanları, bir başka takıma yönelecek. Taraftar havlu atacak, yönetim yerle bir olacak falan. Tüm bu teorileri bir kenara ittiğimde, gözleri acıtan bir gerçek çıkıyor ortaya: Ali Sami Yen’de son bilmem kaç maç… Fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olmama rağmen, çok da dozunu kaçırmadan, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar maç izlemişliğim vardır Sami Yen Stadı’nda. Şimdi bu çöküş dönemlerinde, o sahada futbolun son günlerini kötü bitirmek ya da olası kötü bir final, üzüyor beni. Yeni stat büyük umutlarla açılacak falan. İşin o kısmıyla zerrece ilgilenmiyorum. Ama dilerim Sami Yen’deki son maç, gözümde canlandırdığım kadar kötü olmaz.

Tamam, daha fazla can sıkmaya gerek bence de, haklısınız. Ama eklemeden geçemeyeceğim, Aslan uyuyor dostlar. Derin ve sancılı bir uykuda, uyandırılmayı bekliyor…

Ne diyordum? Taraftar gidene ölü taklidi yapsın Galatasaraylı futbolcular. Sonra sessizce, başları mümkün olduğunca önde, stadı boşaltıp dağılsınlar. Yoksa ben tüm vaktimi Türk futboluna lanet ederek geçireceğim…

15 Kasım 2010 Pazartesi

Hamsi Timsah da Yer!

Haftalık bir hazırlık yapmıştım bu maçı izleyebilmek için, ama plan değişikliği her şeyi alt üst etti. Maç başladığı esnada alana henüz varmış, koltuğuma yeni oturmuştum. Ben kendime gelip maç moduna girerken Jaja beni bekleyecek kadar sabrı olmadığını gösterip, daha maçın beşinci dakikasında Timsahların o gol yemez, ezilmez, yıkılmaz ağlarını havalandırdı. Attığım sevinç çığlığının tüm Trabzon’dan duyulmasını diledim, büyük bir ihtimal de öyle oldu zaten.


Ligin “uçtu uçacak” iki takımı oynuyor, sahadalar. İzlemekten çok da zevk aldığım futbolcular yok, ama maç önemli. Zirve maçı. Şampiyonluktan düşme, koltuktaki yerini garantileme belki de. Hatta biliyor musunuz, bu maç için “derbi” diyenler bile vardı. O alışılmış Fenerbahçeli taraftar yanımı susturup defansa bile geçmedim bunu söyleyenlere. Ne derbisi arkadaşım! Sizin bu öpe koklaya baştağıcı yaptığınız Bursa’nız bu kadar işte. Ne öyle uzun uzadıya anlatmaya, dil dökmeye, kalem bükmeye gerek var, ne de bu maçı derbiden görenlerin futbol bilgisini sınamaya… Adam iki bilinmez maç sonunda kupayı kaldırdı diye beşinci büyük ilan edildiği yetmezmiş gibi bir de Şampiyonlar Liginde önemli işler bekledik. Komiğiz ya! Neyse, “ uzattın ama he!” dediğinizi duyar gibiyim, maça değineyim ben kısaca.

Erken gol yiyen Bursalılar şaşkınlıklarını üstlerinden atamadan, bu kez on altıncı dakikada yine Jaja’nın attığı golle 0-2 geriye düştüler. Hayal kırıklığı ve şaşkınlığı aynı anda yaşayan Bursa, gelen ikinci golden sonra maçın hâkimiyetini tamamen kaybetmişti.

İkinci yarıya geçecek olursak, tabiri caiz ise Trabzonspor’un şovunu izledik. Futbol zevkini dorukta yaşatan Trabzonlu futbolcular, ikinci yarıda Bursalı oyunculara tek bir pozisyon bile vermezken, skorun tabeladaki yansısını değiştirecek sayısı unuttuğum kadar çok atakta bulunup, hepsinden eli boş döndü.

Maçın doksanıncı dakikasında tahminimce alkışlatmak için Jaja’yı maçtan aldı Şenol hoca. Taraftarın desteği ve alkışı görülmeye değerdi. Ama bu, işin gülen yüzü. Bir de çirkin tarafı var ki, maçı izleyen herkes eminim çok kızmıştır! Bursaspor’un kalecisi Ivankov maçtan çıkan Jaja’ya saçma sapan bir müdahalede bulundu. Gerçi pek sevgili (!) Bülent bunu görmezden gelmeyerek kaleciye sarı kartı gösterdi ama içimde kaldı ne yalan söyleyeyim. Hep golle yiyip hem de böyle bir hareket yapınca, buradan da kızmak istedim Ivankov’a!

Ve Bursa’da gelen son düdükle Trabzonspor yaptığı çıkışlara ara vermeden devam etmiş oldu. Ligde üçüncü puan kaybını alan Bursaspor ise şampiyonluk yolunda kan kaybetmeye başladı.

Eklemeden geçemeyeceğim, Trabzonsporlu taraftarların Bursa’da kolbastı oynamasından sonra keyfime diyecek yoktu!

Ne diyordum? “Hamsilerin timsah yediği görülmüş mü kardeşim!” demeyin. Yediler, afiyet bal şeker oldu!

14 Kasım 2010 Pazar

KRALEX Yüzledi!

Maça hiç değinmeden Alex'in de 100'ler kulübüne girişinden bahsedeceğim.
Sadece tek bir takımda attığı gollerle 100. golüne ulaşan Alex, sonu ne olursa olsun her zaman ve her şekilde Fenerbahçeli taraftarın desteğini ve sevgisini arkasında hissedecek, hiç şüphesi olmasın.

O bizim, en kıymetlimiz...
10 numara Alex, 100 gollü Alex, Kaptan Alex, Kral Alex, Dahi Alex...
Ne diyorduk? Dahi anlamındaki "de" ayrı yazılır:
Alex De Souza.
Ve Alex İle Sonsuza.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...