şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2012 Pazar

Ben İtaatsiz Fenerli


Şimdi hepinizin karşısına geçsem, o koskoca bir yıl nasıl geçti diye sorsam. “Neden inandınız?” desem mesela, “neye güvendiniz” ya da “nasıl dayandınız” da bir başka soru belki de. Bunların hepsinin mantıklı birer cevabı var elbette.  Ama o bir yılın nasıl geçtiği sorusuna sanıyorum ki hiçbirimiz aynı cevabı vermeyiz. Siz belki tek kelime ile ‘zor’ diyeceksiniz. Uzatmadan, geçen bir yılı tekrar hatırlamak istemeden, kalbinizi daha çok yormadan belki de. Başka türlü cevaplar da gelecek muhtemelen.

Sahi, o bir yıl gerçekten de geçti mi? İçimizde 3 Temmuz Pazar sabahı yok mu hala?

Var elbette. Attığımız her adımda o sabah var. Atılan gollerde, kazanılan voleybol kupasında, taraftar kartlarımızda, kaçırılan şampiyonlukta, sayılmayan gollerde, gidemediğimiz maçlarda, kazandığımız Türkiye kupasında, aldığımız yeni sezon kombinesinde, yepyeni futbolcularda, şampiyonlar liginde… Her şeyde 3 Temmuz Pazar sabahının bir çeşidi var. Kimisinde o sabahın hırsı, bazısında acının öfkeye dönüşmesi var.

Daha ne çok şey yaşadık biz bu bir yılda. Kim olduğumuzu, niye savaştığımızı unuttukları bile oldu, biz hiç bıkmadan yine hatırlattık hepsine.

Ben Arzu Bıçakçı. Fenerbahçe Dergisi spor yazarı olmaktan başka bir sıfatım, manevi gücüm yok. Bunun ötesinde ben kim miyim?

Atatürk’ün kızıyım ben, Reto’nun Süper Final’de Galatasaray’a attığı golüm, Çağlayan’ım ben, gecenin bir yarısı yakılan meşaleyim. Trabzon’da sahaya atılan çakı değilim mesela,  durmadan kupa isteyen bir başkan da değilim. Aziz Yıldırım mı diyeceksiniz şimdi bana? Ben O da değilim. Olamam ki zaten, böylesine dik duramam ki ben. Tuana Ekşioğlu diyemezsiniz mesela bana, çünkü o kadar güçlü de değilim. Şırnak’taki bir çatışmada vurulan gaziyim ben, evime topallayarak dönen. Tunceli’deki şehidim. Kardeşinin tabutuna Fenerbahçe bayrağını saran ablayım. Üniformasına güvenen bir polis değilim. Zabıta olamam, jandarma asla. Aksine, maç dönüşlerinde biber gazı yiyen taraftarım ben. 3 Temmuz doğumlu bir kadının dediği “serseriyim” ben. Başbakanın dağda değil, şehirde aradığı teröristim. GFB’nin derin sevgisiyim. Giden Tota değilim belki ama Emre’yim ben, Guiza’nın gözyaşlarıyım. Bağdat Caddesiyim yahu ben, hiç görmediniz mi beni asılan bayraklarda?
Lefter’im ben, Lefter! Bilmem ben şike falan, anlamam etmem. Gördüğüme inanırım sadece, ıslanan formaları gördüğüm sahalara inanırım. Mahkeme salonlarından hastane bahçelerine koşanım. Evim sadece Saracoğlu bile değil benim, düşünsene, adım her yerde!

Zor günleri atlattım atlatmasına da, nasıl geçtiğini bir ben bilirim. Boğazım her düğümlendiğinde, uykusuz geceler geçirdiğimi, kaçan gollerin acısını avuçlarımdan çıkardığımı bir ben bilirim.

3 Temmuz 2011’de başlayan, 2 Temmuz 2012’de resmiyette bitecek belki  de. Ama kalplerimizdeki bu yangın yanmaya hep devam edecek. Kaçan şampiyonluk sonlarında hep bunu hatırlatacağız kendimize. Düşmeyeceğiz artık, birbirimize tutunup yeniden devam etmeyi iyi bileceğiz.

Şimdi ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın. Vakit 4 Temmuz’a gelmedikçe, içimdeki acı asla dinmeyecek. Bu acı dinmedikçe de, teslim olmadan savaşmaya devam edeceğim.

Ben itaatsiz Fenerli, size asla yenilmeyeceğim!

27 Mart 2012 Salı

Benim Adım Fenerbahçe



Çok derinlerde, kanamaya devam eden bir yaram var benim. Kırmızı değil bu kez; rengim kadar sarı ve rengim kadar lacivert.

Kan kaybediyorum. Ben düğümlenen boğazıma engel olamadıkça, titreyen ellerim bana hâkim oluyor. Yara alıyorum her gün. Ben yara aldıkça onlar direniyor, onlar direndikçe ben güçleniyorum.

Kaybederken güçlenmek nasıldır, bilir misiniz?
Ben biliyorum.

Sahada futbolumu oynarken, tribünde ellerini açmış dua eden taraftardan biliyorum. Alınan her maçın ardından Allah’ına şükürlerini gönderen Aykut Kocaman’dan biliyorum.

Yürüyemiyorum.

Ben yürüdükçe ayaklarımın bağı çözülüyor, adım atamıyorum. Dolanıyor ipler birbirine. Nefesim ta kalbimden geliyor.Bir ses duyuyorum tribünden, bir dua, bir marş, bir haykırış…
Farklı isimlere farklı sıfatlar ekliyor çoğu. Şükrü Saracoğlu’nun çimen kokusu doluyor burnuma, Alex’in gözlerindeki inancı görüyorum.

Bir adam sadece top takip ediyor, kulübedekiler her pozisyonu ayakta izliyor, 46 bin kadın hiç susmadan tezahürat yapıyor, dünyanın en büyük kupasını bu zor zamanda kazanıyor ve sadece as başkanı dimdik ayakta duruyor diye ağlar mı bir insan? Ben ağladım.

Alex’in topuk pasında ağladım önce, kurtardığı toplara sıkıca sarılan Volkan’ın gözlerinde ateşe takıldı kalbim ardından ve yeniden inandığım her an kesildi nefesim.

Söyleyeceklerim var, söyleyemiyorum. Yazıyorum sadece, yazabiliyorum.

Kötü oynuyorsun diyorlar bana, geçen seneki mücadelemin olmadığını söylüyorlar. Haksız da sayılmazlar aslında. Diyorum ya, o formayı giydiğim her an, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Formadaki çubuklara tutunup, ışıkları kapatıyorum. Fenerbahçe için canını verecek bir başkanın yerine koyuyorum kendimi. Darmadağın oluyor her şey. Kan, gözlerimden geliyor bu kez.

Herkes benim için bir şeyler söylüyor. Şikeci diyor bir kısmı, satılık olma durumlarını yok sayarak, oynamadığımı söylüyor birçoğu da. Başım yastıkla buluştuğunda daha da acıtan, kalbimdeki derin acıyı bilmeden, yokluğu hissetmeden konuşuyor herkes.

Bana yetişemeyecekleri için, kirletmeye çalışıyorlar. Yeni planlar yapıp, uygulamaya koyuyorlar.
Peki, şimdi temizlendiler mi?

Oyun dışı bırakamadıkları için, daha çok hırslandılar belki de.

Ama siz bilmiyor muydunuz?
Benim adım Fenerbahçe. Ben, asla pes etmem!

4 Mart 2012 Pazar

Şike Yaptım



Açık itirafımdır buradan herkese, şikeyi ben yaptım.

2010-11 sezonunun ilk yarısında ve her maçta, an be an çöküşü yaşadım. İçim acıdı, içimi yine Fener acıttı. Sonra vakit geldi ikinci yarıya ve her şey, adım adım renk değiştirmeye başladı.

Sebebi bendim bu değişimin, şikeyi ben yapmıştım.

Gaziantep maçıydı.

Muazzam bir oyun golle sonuçlanmadığında ne olur bilirsiniz. İnanamazsınız gol olmadığına, lanet edersiniz belki de şanssızlığınıza. Ama beklenen gol gelmez olur.

Şampiyonluğa giden son maçlar tehlikelidir. Antep maçında, o tehlikeyi tribünde yaşadım ben.

Dakika doksandı, uzatma yeni verilmişti. Migros Üst’ten Stoch takıldı gözüme. Bana göre asırlar süren bir vakit Stoch’a baktım. “Yaparsın be oğlum” dedim. Yapamadı. Sonra dayanamadım, şike yaptım. Farkında olmadan ağlıyordum. Gözlerimi kapattım, “Geleceğimi al ama bu maçı bize ver” dedim. Bir dakika geçti ya da geçmedi; tamı tamına 90+4’te Andre haykırdı. Goldü. Yanımda kim olduğunu hatırlamıyorum. Ağlayıp bağırıyordum sadece. Bir de sarılıyordum adını bile bilmediğim, sevdamızın bir olduğu tribün kardeşlerime.

Sonra vakit geldi Bucaspor maçına. Maç öncesi takımdan bir arkadaşımla konuştum. “Buca kolaydır, alır gelirsiniz” dedim; çok güvendim en başından.

Bu kez her zamanki deplasman geleneğimden vazgeçip dışarıda izledim maçı. Goller oldu ilk yarı, ardı arkası kesilmeden geldi. Bucaspor atıyor, Bucaspor alıyordu. Avuçlarım acıyordu, biraz daha zorlasam kanayacaktı belki de.

Durup düşünecek vakit yoktu. Devre arasında oturduğum mekândan kalkıp eve gittim. Karar vermiştim işte, şike yapacaktım yine. Eve girdiğimde dakika altmıştı, babam inancını kaybetmemişti. Oturdum yine camın yanına, bu kez avuçlarımı değil, atkımı sıkıyordum. Tüm gücümle… Biliyordum işte alacaktık maçı. Ben bunları düşünürken gol olmuştu. Bir tane daha ardından. Yetmiyordu ama.

Ya yeterince bağırmıyordum ya da bağırmaktan artık sesim çıkmıyordu. Biraz nefes almamı söylüyordu babam, o inanıyordu, alacaktık bu maçı. Sahi, nefes nasıl alınıyordu? Ellerimin titremesine sebep olan gol Guiza’dan geldi. Bambaşka bir şikeyle daha, maçın alınmasını sağlamıştım. Uyuyamıyordum heyecandan, ellerim titriyordu hala; avuçlarım yanıyordu. Ne vakit sonra fark ettim, yeniden nefes alabiliyordum.

Öyle zor anlarda, öyle güzel kurtarışlar yapmıştım ki. Evet, artık emindim. Şampiyonluğu ben kazandırmıştım.

Tribünden sahaya ulaşan sesimle, akıttığım gözyaşlarımla, ettiğim dualarla, pankart hazırlamak için uykusuz geçirdiğim gecelerimle, maç dönüşü geçirdiğim hastalıklarla, hiç durmadan sayıkladığım ismi ve daha nicesiyle, şampiyonluk için en büyük şikeyi ben tribünde, ben evde, ben Fenerium’da, ben deplasmanda, ben Samandıra’da yaptım.

Şimdi bırakın Aziz başkanı bir kenara, gerçeğin farkına varın.

Asıl şikeyi 30 milyon taraftar, omuz omuza biz yaptık!


7 Şubat 2012 Salı

Söylenemeyenleri Anlatma Vakti



Bazen söylenmeyenler, söylenenlerden daha gerçektir.

Daha katı, kesin ve yeri geldiğinde daha acıdır.

Sessizlik, sesi ikiye böldüğünden beri bu böyle.

Sesini kısmaya, susturmaya çalışılan her şey aslında daha çok yayılıyor.

“Cebren ve hile ile” diyor mesela satırda. Sen onu okuyamıyorsun, türlü sebeplerden dolayı.

Ama biliyorsun. Hile yapanı, haini biliyorsun.

İnsan, sessiz kalmaya zorlandığında daha da hırçınlaşıyor aslında.

Bir çeşit patlama noktası oluyor.

Ancak gerçek anlamda dibe vurduğunda patlama gerçekleşiyor.

Böylece çıkıyor hainler ortaya.

Bundan bilmem kaç sene önce, adı geçen kulüp başkanlar görevlerini bıraksaydı, belki çoğu şey farklı olurdu.

Mesela ben bir Fenerbahçe taraftarı olarak, Daum ile ikinci bir hayal kırıklığı yaşamazdım.

Böylesine çok özlemezdim Zico’yu.

Tarihler hafıza zorlamazdı çoğu zaman.

Son dakikalarda kaçan gollerim olurdu belki de, şampiyonluklarım değil.

Nefretle karşılayıp sevgiyle kucaklamazdım Aykut Kocaman’ı.

Ama an geliyor, “bunları yaşadığımız iyi oldu” diyorum.

Sadece ben mi, çoğumuz söylüyoruz bunu. İyi oldu çünkü kanayan yaralarımız çoğaldı. Yaralar çoğaldıkça, daha çok bağlandık birbirimize. Yaraya merhem olmayı öğrendik.

Böylece gelen her başarı, hepsinden daha kıymetli oldu.

Büyük acılardan ve büyük sınavlardan geçerek geldik bu günlere.

18. şampiyonluğa kadar, 18 bin kez acı çektik. Ağladık, karalandık, yorulduk, durulduk. Ama pes etmedik. Biz hep savaştık.

Şimdi vakit 14 Şubat’a geldi. Sevdiğimize bir kez daha sarılacağız. Bu kez hiç bırakmadan ve olduğumuzdan daha güçlü…

Üç kişinin bildiği sır değildir Başkanım. Canımızı acıtanın canını acıtma vakti sendedir.

Sessizliğin süresi doldu, konuşma vaktidir artık.

9 Aralık 2011 Cuma

Hukuk Devleti

Fiilen hiç tanımadığınız birini özlediğiniz oldu mu? Benim oldu. Hep oluyor. Her gün özlüyorum.
Mustafa Kemal Atatürk’ü… Onun yarattığı Türkiye’yi, onun ayak bastığı şehirlerin havasını, bakışlarındaki keskinliği, sözlerindeki güveni ve sadakati. Yarattığı ve devleştirdiği hukuk devletini, öyle çok özlüyorum ki.
Uygulama konusunda belki sıfırız ama çok iyi “örnek” alırız ülkece. X ülkenin ileri teknolojisini örnek alır, çalışmalara başlarız. Sonra beceremez batırırız. Bir süreklilik halinde devam eder bu. Ekonomi, ticaret, ulaşım vs diye…
Sonra sıra neye mi gelir? Türkiye’nin bundan yaklaşık üç-dört sene öncesine kadar “tek yumruk” olmayı başarabildiği yegâne şeye, futbola gelir. Birilerini örnek aldığımızdan ya da uygulamada barısızlığa düştüğümüzden değil bu kez…
Kurulu birtakım düzenleri, yanlış yerden bozmaya başladığımız için. Ne mi olur? Çatırdar futbolun bel kemiği; milli takım. Öznelleşir ülkede futbol adına her şey. Basitleşir, kuru bir “şey” ile ifade edilir sayfa sayfa metinlerde…
Taraftar değil, yandaş olursun sonra. Kendi içinde bile ayrılırsın zamanla. “Çok seven”, sevenden üstün görmeye başlar kendini. Ardı arkası kesilmez bunun.
Sokaklarda, mahalle aralarında bir küçük pet şişesiyle futbol oynayamaz artık çocuklar. “Kaleye sen geç!” tartışmaları ile sonlanmaz günleri. Kırılmaz hiçbir berberin camı. Anneler terlemesinden korkmaz artık çocuklarının…
Türkiye’de futbol biterse, esnaf arası sohbetler sonlanır evvela. Arka sıralarda derbi sonları çekişmeler yaşanmaz bir daha. En başta da dediğim gibi, sen düzenlemeye yanlış yerden başlarsın ve kalplerdeki sıcaklık söner zamanla…
Adalete, polise, savcıya, hâkime, başkana güven yiter gider sonuç olarak.
Ne mi kalır elimizde? Bir çeşit özleme sarılır geçmiş. Heyecanlanmak istersek eski maçları izleriz belki. Bir alt lig daha çekişmeli olabilir pekâlâ. Tribün sözlüklerden silinir, başka “şeyler” doldurur yerini.
Evet, en iyi senaryom bu şimdilik. Hukuk devletimde, adalete olan inancımı yitirmeme çabalarımla, “başımda” olan yöneticilere güvenimi yitirme arasında gidip geliyor, kendimle, kendi içimde, kendime karşı savaşıyorum.
Herkes hayatını yaşıyor. Bense 3 Temmuz’dan beri sadece hayattayım.

6 Aralık 2011 Salı

Hesap Lütfen!



Yarın büyük gün, birçoğumuz için.

Derbi var. “Dünyanın gözü” üzerimizde değil elbet, büyütmeyelim. Homojen bir El Clasico belki, ama sözcük manası tam olarak bu da değil.

“Ezeli rakip ebedi dost” dediğimiz o iki takım var ya hani; biri “şikenin” batağında, diğeri “temizliğin” bahar kokusunda… İşte onların, yasak derbisi var yarın. Bir hafta içi derbisi üstelik. Kulağa ne kadar alışılmadık geliyor, değil mi?

Tartışılması, sorgulanması ve yasaklanması gereken öyle çok şey varken, hepimiz futbolla bozmuşuz kafayı. Yemeyip içmeyip yasaklar koydunuz önce taraftara. “Hafta içi derbi mi olur?” sorusunu sormamıza bile fırsat vermeden kararlar aldınız. Kısacası ne mi bu işin? Sizin yazdığınız defterlerin tarihine uygun şartlarda, yani sizin düzeninizde bir lig. “Birlik” demiyorum bakın, diyemiyorum. Bir lig sadece bu. Başı sonu belli olmayan, gideceği adresin düzenin adamlarında saklı olduğu bir lig üstelik.

Mahallede bir hırsız vardır, bilirsiniz onun neler çaldığını ve çalacağını; garantide değildir hayatınız. Bu yüzden ne yaparsınız? Onu mahalleden bir şekilde uzaklaştırırsınız. Peki, madem sizin gözünüzde ve “kanıtlarınızda” Fenerbahçe şike yapmış, öyleyse neden hala ligde? Tertemiz liginizi ardı arkası kesilmeyecek şikelerle dolduracağından korkmuyor musunuz? A yoksa “ne kadar kalırsa kardır” gözüyle mi bakıyorsunuz bu işe?

İnanmam. Siz ki, “haksız ekonomik kazancın” karşısında duran, ekmeğini hakkıyla yiyen, dimdik ve gururlu adamlarsınız.

Bu, Fenerbahçe’nin “başsız” geçireceği ikinci derbi. Şehit annesine gösteremediğiniz “haksızlığa karşı çıkan” yanınızı, rakip takımlara gösteriyorsunuz her seferinde. Zaten askerimi öldüren de “rakip takım” olmuyor mu?
Bu adam tam yedi aydır taraftar yüzü görmedi. Tribünlerde tek bir boş koltuğun olmadığını bilmiyor. Ocağında yemeğini, beşikte bebeği bırakıp stada koşan kadınları tanımadı. Gözyaşıyla bölünen konuşmaları, gece yarısı kaçan uykuları bilmedi. Bu taraftarın coşkusunu, inancını ve günden güne büyüyen sevgisini tam yedi aydır görmedi!

Herkesin yalnızca tezahürat sandığı sözleri hayata uyguladı Fenerbahçe taraftarı. Korkmadı kimseden. Yılmadı, yitirmedi inancını.

Olaya bu açıdan baktığımızda yarın Galatasaray için önemli bir gün, evet. Geçtiğimiz yıllarda sadece Fenerbahçeli futbolcular ile oynuyordu maçlarını. Şimdi işi çok daha zor. Artık Fenerbahçe ile oynayacak. Ve bu adam, artık Fenerbahçeli değil, milyonların Fenerbahçe olduğunu da bilmiyor.

Ve sizin, tüm bu yaşananlardan sonra Fenerbahçe’nin gözünden akan her damla yaş için verecek hesabınız var!

Ama o zaman yalnız kalacaksınız muhtemelen. Yandaşlarınız olmayacak yanınızda. Bitti sandığınızda asıl görev başlayacak. Arma’ya leke sürmek isteyen her canlının, canını almak için savaşacak Fenerbahçe; öğreneceksiniz!

Yarın büyük gün, birçoğumuz için. Benim için sadece bileğimdeki Galatasaray-Fenerbahçe derbisinden kalma izin derinleşeceği bir gün. Susacağım, hesap gününün geleceğine olan inancımı tetikleyeceğim bir gün, o kadar.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Siyasetçilerin Namlusunda

Takım elbiseli futbol adamları, elinde mikrofonla ülkeyi kurtaracağını düşünen siyaset adamları ya da diğer bir deyişle, işi olmayan yerde her zaman karşımıza çıkan o adamların namlusunda bir futbol izliyoruz, tam yedi aydır. Ya da izlemiyor, sadece konuşuyoruz. Birçoğumuz ne konuştuğunu, niye konuştuğunu bile bilmiyor üstelik.

Bilirsin, eski yeni tüm Türk filmlerinde ve dizilerinde alışıldık replikler vardır. “Açılın, ben doktorum!” mesela en çok kullanılanlardandır. İş, bir şekilde zor durumda olan takımların aleyhinde konuşmalar yapmaya gelince de, bu repliği futbola uyarlamak, ceza hukukunu yalayıp yutmuş adamlara kafa tutarcasına, sırf rakip takımın başarılı geçmişine tahammül edemediği için oldukça kolay oluyor. Başını kaldırıp baktığınızda ya da elinizi boşlukta salladığınızda bunlara fazlaca denk gelebilirsiniz. “Açılın, ben avukatım”cılara tabii ki…

3 Temmuz’dan bu yana, ayağı sahaya sağlam basan bir futbolumuz yok. İşe bunu kabul etmekle başlamalıyız. “Ülkede zaten doğru giden ne var ki?” derseniz, birçoğu çıkıp, “şikeciler” diyebilir. Yanlış okumadınız, “şikeciler”. Kulağa ve göze nasıl da çirkin geliyor değil mi? Ama burada, hangi şikecilerden bahsedildiğine dair bir ayrım yok. “Saman altından su yürüten” mi yoksa “başarısına çelme takılan” mı? Ya da belki, “futbol adamı” olup kendini namlunun parlaklığına adamışlardan bahsediliyordur. Biri de çıkıp der mi acaba, “hepimiz şikeciyiz” diye. Türkiye’nin gerçeği bu, biliyorsunuz. Ölenle ölür, yananla yanar, sevinenle seviniriz. Kaybedenlere sözlüğümüzden en güzel küfürler armağan ederiz. Düşenle düşmeyip tekme atmakta en büyük özelliğimizdir.

Biz ki Türkiye olarak kardeşliği unutmuş, birliği kenara atmış, gerçek suçlularla ilgilenmeyi bırakıp magazine yönelmiş bir ülke olmadık mı? Olduk. Hepimiz avukat, hepimiz savcı, hepimiz hâkimiz. O kadar okumuş ve bilgiliyiz ki, bu yüzden işsiziz hepimiz. Şike var, haksızlık var, uğraşıyoruz işte.

Madem futbol siyasetçilerin namlusunda ve ateş edilmesi için artlarında destek olanlar var, bırakın üzerine toprak atalım futbolun. Ardından “ruhuna” dualar gönderelim. Çiçeklerle süsleyelim bir de mezarını. Sonra gelsin siyaset, gitsin “haksız ekonomik kazançlar.” Gidebilecekse tabii…

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kötü Günlerin İzi Geçer Mi?

Yeni fark ettim, takvimim Temmuz'da kalmış. Ayın üçüncü günü yuvarlak içine alınmış, bir de not düşülmüş kenarına: "Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz" diye...

Aklım kalbimi zorlayıp, "önce içerideki hainleri temizlemeli!" diyor. Haksız da sayılmaz...

Her şey geçip gider de, bu kötü günlerin izleri geçer mi?


Hadi şimdi geçeceğine, unutulacağına inandırın bizi...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Nasıl Bir"Lig" Olacak?

2011/2012 Spor Toto Süper Lig bugün başlıyor.
Evet, olay aynen bu. Bir üst satırdaki kadar ciddi, soğuk ve altında kimselerin tahmin edemeyeceği kadar büyük anlamlar barındırıyor.

Diyerek sözlerime başladım ve devamını Maraton'da uzun uzun anlattım.

Okumak isteyenler için adres.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman Acıtıyor!






Hayat koşuşturmasında en önemlisidir belki zaman. Zamanla düzelecek olanlar, zamanla bozulacak, zamanla alışacak, sevecek, anlaşılacak, anlatılacak, kaybedilecek olanlar… Zamana bırakılmış o kadar çok şey var ki. Üstelik hangisinin önem sırasında zirveye oynayacağını düşünmeden bırakılmıştır hepsi.
Normalde olsa, futbol izlemeye, tribünleri doldurup taparcasına takımlarımızı desteklemeye gün sayıyor olurduk. Ama hep söylediğim gibi, o “normal” günlerimizi geride bırakalı çok oldu… Sahi, en son ne zaman adam akıllı, kalbimiz sıkışmadan, geçmiş hafızamızı yoklamadan futbol izlemiştik? Tarihini hatırlamıyorum bile…

Geçmişe bir şekilde hükmedebilir de insan, “gelecek” öyle elde avuçta tutulacak kadar katı olmuyordu her zaman. Yarın ne olacak? Bilmiyoruz.. O çok sevdiğimiz futbolumuz yeni bir darbe daha alacak mı? Lig eski tadında olacak mı? Bunların hiçbirinin garantisi yok ne yazık ki.
Yarın hayata gözlerini ilk kez açacak olan çocuk, belki de asla sevmeyecek Türk futbolunu. Korkacak sevmekten, sevip de kaybetmekten. Sevse bile, bir yanı hep güvensiz, hep tedirgin kalacak. Hafızasını “acabalar” zorlayacak, yeniden bağlanmayı asla bilmeyecek. Taraftarı olduğu takım, “acaba” kendi hakkıyla mı aldı bu maçı? Yarın, dün oynanan maç için biri çıkıp “şike” diyecek mi? Savunmanın göbeğinde, Avrupa’nın ağzı bir karış açık izlediği futbolcusu, sakatlanma pahasına takımını yalnız bırakmamak adına sahayı terk etmediğinde, bir “acaba” daha geçecek zihninden. Milli takımı sırtında taşıyan kalecisine inanmayacak artık belki de. Maçlarda oynamayan futbolculara “farklı bir göz” ile bakacak hep. Paranın konuşulduğu her yerde futbol eşitliği olacak zamanla; tribünde tek yürek olup ağlayan adamları göremeyecek.

Çünkü kimse, bir daha asla “eskisi gibi” sevmeyecek futbolu! Çünkü siz, bilmediğim isimlerinizi adıma ekleyip yeni tanımlar oluşturdunuz zihnimde. Kara lekeli sabahlara uyanmamak adına, uykusuz gecelerim oldunuz. Hayatta sevdiğim, tutunduğum ve inandığım tek şeyi, gözünüzü bile kırpmadan lekelediniz. Çünkü siz, Aykut Kocaman’ın maç öncesi endişesini, Mehmet Topuz’un saha içi mücadelesini, Gökhan Gönül’ün alnından akan teri, Egemen Korkmaz’ın istemeden ayağının altından kaçan topları, Arda Turan’ın kaybettiği her maç sonundaki acısını, Burak Yılmaz’ın kimsenin kirli oyununa alet olmadan oynadığı tertemiz futbolu bilmeyeceksiniz!

Çünkü siz sadece siyaseti yakıştırıyorsunuz bu ülkeye. Her şeyin üstünü çiziyor, kalpten beyne giden o uzun yolda soluksuz adımlara sebep oluyorsunuz. Çıkar uğruna futbolunu satan bir milletin, masum taraftarlarıyız hepimiz. Yüreklerdeki acı dinmeden, “dalga” sesleri kulakta dinmeden bir yenileri ekleniyor isim dağarcığımıza. Asla unutulmayacak anılarımız oluyor böylece,  “zamanla” geçecek hissine bile kapılmaya vaktimiz olmuyor…

Belki de, bir daha asla “normal” yaşantımıza dönemeyeceğiz hiçbirimiz. İşimiz gücümüz, aşkımız sevdamız futbolken; derdimiz tasamız, hayalimiz kırgınlığımız oldu…

Zaman futbol zamanı değil ne yazık ki. Zaman, Aziz Yıldırım’ı “bitirme”, Fenerbahçe’yi “düşürme”, kirli oyunlara ev sahipliği yapma ve yürekleri kanatma zamanı. Zaman bizim değil, “birilerinin” zamanı…

Fakat şunu da unutmamalı. Bugün senin canını acıtıp uykularını bölen, birkaç “zaman” sonra diğerlerinin kâbusu olacak…

Söylesenize, bir çınarı yıkmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? Cevabı evetse, yanıldığınızı göreceğiniz zamanlar da gelecek, bilmiyorsunuz…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...