Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2015 Cumartesi

"Sorun Sende Değil, Bende"

Yani, umarım bendedir sorun. Çünkü eğer bendeyse, elbet bir zaman sonra düzelip eski haline dönecektir. Ama ya bende değilse?

Konuya "çat" diye sonundan girdiğim için üzgünüm, ama daha fazla tutamadım içimde futbolun bu soğukluğunu. Ligin başlamasıyla güzel güzel bin bir umut dolmuştu içime. Her şey harika olacak, lig muhteşem başlayıp muhteşem gidecek ve sonunda ya Beşiktaş yılların hasretini giderip şampiyon olacak ya da bizim iki ezeli rakipten biri dördüncü yıldızı takacaktı...
Elbette hala böyle olacak muhtemelen sonuç ama içim bir buruk benim.
Eski neşem de, hevesim de kalmadı futbola karşı sanırım. Ya da bu yıl lig yeterince tat vermiyor, öyle diyeyim en iyisi...

Yarın derbi var, Fenerbahçe-Galatasaray arasında. İlginçtir ki, heyecanlıyım yine. Uzun zamandır gitmediğim ilk derbi olacak bu, o yüzden de garip bir şekilde, bu kez "Kadıköy'de gülen taraf"ın Galatasaray olacağını düşünüyorum. Son haftalarda Fenerbahçe'nin yaşamış olduğu içsel krize karşın, Galatasaray'ın çatır çatır oynadığı futbol beni bu düşünceye iten daha çok...


Kavgasız, kazasız belasız, olaysız bir derbi dilemekten başkası gelmiyor dilimden. Son yıllardaki o tatsız Fenerbahçe-Galatasaray derbilerinden farklı olarak bol gollü, bol sevinçli geçsin istiyorum. Kim bilir, bu maçın sonu belki yeniden heyecanımı yerine getirir, belki inancımı, futbol sevgimi, hasretimi yeniler... Kim bilir belki futbol daha seviyeli, daha güzel günler görür, ne dersiniz?




1 Eylül 2014 Pazartesi

Lig Başlayınca Değişen Hayat

Sizce de çok özlememiş miyiz bu çocukları?

Cumadan gelen maç günlerini, iyisini kötüsünü, maç sonu kanal kanal dolaşıp program yorumlarını dinlemeyi, kimisine kızıp kimisine hak vermeyi, skoru sevip oyundan memnun kalmamayı ya da tam tersini...
Kısacası, özellikle de kendi adıma konuşacak olursam, hakikatten epey özlemişim futbol dolu günleri.

Elbette bu yıl çok acı çekmedik, sağ olsun Dünya Kupası doyurdu biraz bizi. Ama lig başka şey. Kendi canından kanından ligi izlemek apayrı zevk, heyecan...

İlk haftanın günahı olmaz, evvela bunu diyeyim. Yani şu takım bu skoru almış, öteki onu yapmış falan biraz yavan kalır her ne olursa olsun... Ama tabii ki de ilk hafta kayıplarının acısı lig sonlarında bir iki puana muhtaç kalınca çıkar ama yine de, özellikle saha içi performansı açısından ilk üç hafta sabredilmeli diye düşünüyorum ben.

Yine de tüm bu söylediklerime rağmen lig hızlı ve üç büyükler açısından beklenen şekilde başladı, bu iyiye işaret olabilir, bilemiyorum. Tek bildiğim, daha doğrusu tek tahmin edebildiğim ligin bu yıl epey kızışmalı ve heyecanlı geçeceği. Bu da işte, tam istediğimiz şey.

Bu yazımı uzun tutup, tek tek takımlara değinmek istemiyorum.

Galatasaray maçını izleyemedim, diğerlerine ufak ufak da olsa bakabildim. Dünya Kupasından gelen bir düzenle, kalecilerin parladığı ilk maçlar oldu herkes açısından. Sevdim ama her şekliyle, yine söyleyeyim.

Lig başladığına göre bizlerin de, fikstüre endeksli hayatları yerine gelmiş oldu böylece.

Hayırlı, uğurlu, bol çekişmeli az kavgalı, harika bir lig olsun!
Seyir zevki tavan yapsın! :)

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Bu Fenerlilere Ne Oluyor?

Blog sayfamı açıp, özellikle futbol odaklı yazılar yazmaya başladığımdan beri, kalemimden geldiğinde objektif olmaya çalıştım. Tarafsız olmakla objektif olmak birebir aynı şey değil bence, o yüzden özellikle objektif kısmına vurgu yapmak istiyorum. He ne kadar başarılı oldum, o sizin takdirinize ve bakış açınıza kalmış, bilemem...

Lakin şimdi, bu yazımda, hiç de tarafsız olmayacağım. Bizzat benimle aynı renge gönül verenlere, Fenerbahçelilere yazacağım bu yazıyı, izninizle...

Süper Kupa maçından sonra birtakım sosyal paylaşım sitelerinde güncellediğim durumlara epey tepki aldım. Galatasaraylılardan iyi, Fenerlilerden kötü... Amacım bir tarafın beni iyi görmesi vs değil. Kusura bakmayın ama bununla ilgilenmiyorum. Birileri mutlu olsun diye de yazmıyorum. Ve kim ne derse, ne düşünürse düşün, bugün bu yazıya gördüğümü, hissettiğimi yazacağım.

Arkadaşlar ne oldu bize, size? Ne zamandan beri hataları görmez olduk? Ya da gördüğümüz hataları dile getirince 'hain', 'çakma Fenerli' sıfatını alır olduk? Ne istiyorsunuz, anlamıyorum ki... 

Maç içinde değil gol pozisyonuna girmesi, nabzımı bir tık arttıracak, heyecanlandıracak herhangi bir hamlede bile bulanamayan Sow'a, Emenike'ye kızamayız mesela. Haşa! Olur mu öyle şey! Fenerbahçe'den büyük canım onlar! Bedavaya oynuyorlar ya. Yaptıkları her yanlışta sırtlarını sıvazlamaya, arkalarından besteler yazmaya devam ederiz biz, mühim değil. Kaybeden Fenerbahçe nasılsa...

Hele Volkan'a laf etmek mi? Amanınn! İmkansız! Yahu siz aklınızı mı kaçırdınız?
Bu performans ve yaştan sonra futbol adına özel bir yerlere gelemeyeceğini, hatta taraftarlarının büyük çoğunluğunun artık kaleyi ufak ufak Mert'in almasını istediğini bilen ve bizim 'ateşli' her bir şeyde alev alan tribünlerimizi ve taraftarlarımıza oynamayı seven Volkan'a nasıl olur da laf söyleriz?

Ya da diğerlerine...

Şimdi siz zannediyorsunuz ki, biz Volkan'a kızdığımız için Melo'yu haklı buluyoruz ya da savunuyoruz. Mesele bu değil arkadaşlar. Mesele, Volkan gibi spor ahlakından ve Fenerbahçe'yi temsil etmekten uzak bir adamı, körü körüne savunuyor olmanız. Dünya üstünde tek Fenerbahçeli bile bulamazsınız ki, Melo'ya sempati duysun. Yani iş Galatasaray, Beşiktaş, Bursa falan değil.

Yok Volkan çok hırslıymış, taraftar olarak oynuyormuş. Oynama kardeşim! Profesyonelsin sen, işini yap. Biz sahaya inip maça müdahale ediyor muyuz? Etmiyoruz. Öyleyse sen de daha fazla tribünlere oynama!

Volkan'ı o kadar çok seviyordum ki, o kadar olur. Kaleden eli emeği eksik olmasın, her daim giysin formamızı derdim. Ama son yıllarda çok bozdu kendisini.
Maç esnasında duymadığı laf kalmayan Caner'e bakın, o yapıyor mu aynısını? Yapmıyor. Amacım kesinlikle kıyaslama değil ama bulunduğun yeri, mevkiyi, giydiğin formayı, adamlığı ve en önemlisi de haddini bileceksin!

Değil Volkan, Neuer gelse değişmez bu.

Futbol bir tek Türkiye'de yok arkadaşlar. Sadece size küfredilmiyor yani. En basitinden ben, en ufacık bir yazı yazdığımda kaç tane küfürlü yazı düşüyor mail'ime. Aynı şey olmayabilir ama paralel. Herkes işini ahlakıyla ve gerektiği şekilde yaptığı müddetçe hiçbir sorun çıkmaz.

Melo'yu konuşmak bana düşmez. Onu konuşmama gerek bile yok zaten, her şart ve durumda kendini belli ediyor. Ben kendi takımıma, ona katkı sağlayanlarına ya da köstekleyenlerine bakarım.
Eleştirmek en büyük ve en tabii hakkım. Sırf siz kendinizi 'daha çok seviyor' olarak göstereceksiniz diye, yanlış gördüğümü söylemekten bir adım dahi geri durmayacağım.

Benim sonsuz sevgim Fenerbahçe'ye. Elbette forma giyen adamlara da saygım ve sevgim mevcut. Lakin nasıl daha kaç hafta önce Ersun Yanal'a saygı duyuyorduysam, şu an yerini İsmail Kartal'ın almış olduğu gibi, Volkan ve takıma diğer yakışmayan hadsizlerin de, Fenerbahçe menfaat ve iç huzuru için elbet yerini alanlar olacaktır...


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Futbolcu Nasıl Kahraman Olur?



Olmalı mıdır ya da? Asıl soru budur belki de, bilemiyorum.

Arkadaşlar biz futbolu, futbolcuları ne olarak görüyoruz? Ya da onlar sahadayken kendilerini ne zannediyorlar?
Aslında öyle sinirliyim ki, kelimeleri bir araya getirmekte bile zorlanıyorum doğrusu. Bir hatam olursa, şimdiden affola...

Güzel bir organizasyon niyetiyle başladı Süper Kupa derbisi. Gelirinin Soma'ya gidecek olması bir yanımıza, "futbolda hala insani değerler varmış meğer" dedirtti üstelik. Lakin biz Türkiyeliler, insaniyeti kaybedeli çok olmuş ne yazık ki...
Maçı "kendimce" değerlendirmeye geçmeden evvel, futbolu futbol yapan o asıl kıymeti, özü kaybeden futbolcu ve taraftar bozmalarından biraz söz etmek istiyorum. Dilimden binlercesi haykırsa da bu akşam buraya, hiçbir kötü söz yazmak istemiyorum... Soma için.

Evvela top Caner ile buluştuğunda, kendini önce taraftar sonra belki de tamamen kazara "erkek" zanneden bir kesimin Berkay diye tezahürat yapmasına ne diyoruz?
Ya da annesi tarafından doğurulmayıp -çok affedersiniz- sıçılan birtakım Fenerbahçeli ve Galatasaraylı densizlerin sahaya yabancı madde atmalarını nasıl karşılıyorsunuz?
Peki ya sonra, kendisini futbolcu zanneden ve üstüne üstlük "milli kaleci" olan Volkan Demirel'in yaptığı, halı saha maçına çıkan 18'lik çocuğun yapmayacağı o hareketi yaptığında ne hissettiniz?

Ben nefret ettim. Türkiye'deki futboldan, takımlarından, futbolcularından, taraftarlarından... Ya da kendilerinin bu sıfatlardan herhangi birine ait olduğunu zanneden o insancıklardan nefret ettim.
Erman Toroğlu onlarla çılgınlarcasına dalga geçtiğinde, söylediklerine bile güldüm! Ne derece nefret ettiğimi anlamışsınızdır sanırım.

Çünkü bunlar, sahaya bir şey attıklarında taraftar, adam, insan olduklarını zannediyorlar. Çünkü bunlar taraftarlığı, üç beş kuruşu zor denkleştirerek gittiği deplasman maçından, en azından bir iki yerinde çizik olmadan dönünce, erkeklikten yoksun sayılacaklarını zannediyorlar. Çünkü bunlar işsiz, çünkü bunlar sevgisiz yetişmiş, sevgisiz büyütülmüş. Bir takımı, bir rengi sevmenin kutsallığını asla ama asla öğrenemeyecek zavallılar bunlar. Yazık ki bunlara ceza vermeyen, bunları tespit edemeyen TFF'ye de, takım yönetimlerine de!

Maça dönecek olursam...

İki takımdan da bir şey olmaz arkadaşlar bu yıl. Ne Fenerbahçe dördüncü yıldızını takabilir ne de Galatasaray.
Maçın oyuncusu seçilen Muslera, takımın en iyisiydi. Ardından onu takip eden ilk ve son kişi de Semih oldu.
Yasin'in amatörlüğü şu an değil belki ama profesyonel bir Galatasaray'da epey sırıtır, benden söylemesi. Bana kalırsa Galatasaray bu sene, ikinci Rijkaard dönemini yaşayacak.

İsmail Kartal ise belli noktalarda Fenerbahçe'ye yarıyor gibi gözüküyor. Lakin, forvetsiz oynayan bir Fenerbahçe her maçı penaltılarla alamayacağı için, bir golcü bulmadan iyi bir sezon geçirmesi imkansız.

Elbette Fenerbahçe'nin aldığı bu kupada Ersun Yanal etkisi büyük. Fenerbahçe'ye hücum futbolunu "öğrettiği" için kendisine ne kadar teşekkür edilse, az bence...

İnanın o kadar keyifsizim ki saha dışındaki olaylar yüzünden, maçı bile uzun uzadıya yazamıyorum. Oysa hakem değişikliği, orta hakemin çaresiz beceriksizliği, çıkan kramponlar, Muslera'yı alkışlayan Fenerbahçeliler gibi değinmem gereken "tam benlik" olaylar var ama neyse... Aşağı yukarı yazabileceklerimi artık biliyorsunuz zaten :)

Son cümlelerim de şu olsun öyleyse:
Tebrikler uzun zamandan sonra sezona "başarılı" başlayan Fenerbahçe ve tebrikler geldiği ilk günden bugüne dek, Galatasaray'ı dimdik ve tek başına sırtlayan Muslera!

Dipnot: Beyler, bir de ister misiniz bu Galatasaray devre arasında Ersun Yanal'ı alsın? He?

19 Ağustos 2014 Salı

Demba Ba vs. Szczęsny

Maça ve dolayısıyla konuya geçmeden evvel, Arsenal kalecisi abimizin adının nasıl yazıldığını Google'layarak bulduğumu itiraf etmek istedim.
Şimdi asıl mevzuya, yani, bir yanda Fenerbahçe diğer yanda Beşiktaş maçlarının olduğu akşama geçebiliriz.

Beşiktaşlı güzel arkadaşlarım günler günler öncesi maç bileti almak için sıraya girmişler. Birçoğuna maça gitmek istediğimi, maça bir iki gün kala söylediğimden hepsi şikayet etti bana. Zaten saatlerce sıra beklemişler bilet için, söylesem alırlarmış falan. Nereden bilecektim ki? Sıra olayından rahatsızlık duyan arkadaşlarım "Passolig" almamış olanlardı, keşke alsaydık, diyenleri dahi duydum. Oysa geçen yıl tribünde en çok karşı çıktığımız şeydi bu.
Gerçi ben ne geçen sene kombine aldım ne de bu sene alacağım. Maddi açıdan biraz daha rahatladıktan sonra eski kombine düzenime devam ederim diye düşünüyorum. O zamana kadar da, passolig bilet konusunda en büyük yardımcım olacak ister istemez...

Beşiktaş'ın bu önemli maçı önce çok sevgili Süleyman Seba anısına saygı duruşuyla, hemen ardından da üçüncü saniyede Beşiktaş lehine kaça golle başladı. Devamında, en azından ilk yarıda birkaç önemli pozisyona daha girmeyi başarmış olsa da Beşiktaş, ben kulağımı taraftarın tribünde oluşturduğu güzel ahenge verip, maç içindeki tuhaflıkları izlemeye koyuldum.

Sanırım şunu söylemeden edemeyeceğim ki, Bilic bana artık samimi gelmiyor. Evet, başlarda ben de herkes gibi bu adamı çok samimi ve 'bizden' buldum ancak o zayıf vücuduna oturtmaya çalıştığı kabadayımsı hareketleri ve aşırı artmaya başlayan maç esnasındaki çalımları bana çok yapmacık gelmeye başladı. Dolayısıyla acayip de soğudum kendisinden. Kamera ne zaman ona dönse elleri belinde ve pantolonunun içinde, gömleğini düzeltiyor omuzlarını geriye vere vere. Sanırım ben bundan çok tiksindim...

İlk ve ikinci yarıda Beşiktaş'ın peş peşe kaçırdığı goller beni zaman zaman deli etse de, ani ataklarla Beşiktaş kalesini sağlama yoklayan Arsenal, durumu her şartta dengelemeye yetecek gücü olduğunu gösterdi bizlere.

Bu maçın sonucunun ne olduğu bana kalırsa çok da önemli değil lig açısından. Çünkü tahminlerimde yanılmayacağımı ve Fenerbahçe ile Galatasaray'ın şuursuz oyunlarındaki boşluğu fırsat bilirse eğer, Beşiktaş'ın şampiyon olacağına inanıyorum.

Bir de yıllardır izlerim şu futbol denen oyunu ama hala başta Arsenallı futbolcuların tamamı olmak üzere, vücudu sağlam tüm adamların niye ısrarla dar ve üstlerine yapışan forma giydiklerini bir türlü anlamam. Üzgünüm beyler ama hiç de seksi olmuyorsunuz. Böyle daha çok alçıdan yapılmış heykel gibisiniz.

Demba Ba iyiydi, hoştu, güzeldi. Çabuk uyum sağladığı Beşiktaş'ta parladığını söylemem çok da yanlış olmaz sanırım.

Maç ilgili söyleyeceğim bir diğer şeyse, sonunu zor getirdiğim. O kadar çok uykum geldi ki maçı izlerken, keşke Fenerbahçe'nin Roma ile olan maçını izleseydim demeden edemedim haliyle.

Son olarak kısaca toparlayacak olursam, maçın son 10 dakikasına bir kişi eksik giren Arsenal karşısındaki Beşiktaş'ın şüphesiz en çalışkan ismi Mustafa oldu. Lakin paslaşırken bile organize olamayan ve birbirini göremeyen bir Beşiktaş vardı ki bu da, deplasmanda onları epey zorlayacaktır diye düşünüyorum. Ve özellikle de maçın uzatma dakikalarında Beşiktaş baskıyı arttırmış olsa da, "futbol şansı" onların yanında kalmayı seçerek maçın 0-0 bitmesini sağladı.



Dipnot: Şu fotoğrafı koymasaydım inanın içim rahat etmezdi. Belki Beşiktaşlılar görünce bana kızacaklar ama ben daima birçok yerde Beşiktaş'ı desteklemiş biri olarak, şu görüntüye o zaman da hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Şimdi de paylaşmanın tam sırası olduğunu düşündüm...

26 Nisan 2014 Cumartesi

19. Şampiyonluk



Üç yılı aşkın bir süredir Fenerbahçeliler olarak, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir süreçten geçtik, belki de hala geçmekteyiz. Son dakika yıkımları, kayıplar, ani ve vedasız gidişler ile dahası, bizde mutsuzluğun sürekliliğini oluşturdu.

Ve yıllar sonra ilk kez şimdi bu denli rahat ve mutluyuz. Güvendeyiz daha doğrusu. 

Biz psikolojisi bozuk Fenerbahçeliler bu yıl ki şampiyonluğu en çok Caner Erkin'e, ruhunu sahada bırakırcasına oynayan Kuyt'a, gol sonraları secdeye yatan Sow'a, görünmez kahraman Mert'e, bizi daima ama daima uzaktan da olsa desteksiz bırakmayan Alex'e, yokluğu her defasında büyük boşluk yaratan Mehmet Topal'a, diğer yarımız olan Selçuk Şahin, Gökhan Gönül'e ve geldiği ilk günden son güne şampiyonluk yemini eden Ersun Yanal'a ve bu yolda daima dimdik duran Aziz Yıldırım'a borçluyuz.
Biz bunu çok hak ettik ve büyük ihtimalle yarın ilanını yapacağız.

Sesimiz kesilene dek tribünde yaşattığımız Ali İsmail Korkmaz'a armağan olsun en başta.

Sonra...

Sonra biz deli Fenerliler sevinelim, sokaklara dökülelim, ağlayalım, zırlayalım, kutlayalım. Çok hak ettik, tadını doyasıya çıkaralım.
19. şampiyonluğun kutlu olsun Fenerbahçem!

25 Kasım 2013 Pazartesi

Şampiyonluk Alameti



Son haftalarda, üst üste gelen galibiyetlerle zor günleri geride bırakmış olmanın muazzam hazzını yaşıyorum.

Geçen senelerde deseler, “bir adam gelecek ve oynadığınız her maçtan sonra, ertesine güne ve hatta tüm haftaya ağzın kulaklarında başlayacaksın.” Hakikatten inanmazdım. Ama olabiliyormuş meğer.

Ersun Yanal…

Aslında özellikle hassas olmaya çalışıyorum Ersun hoca konusunda. Önceden konuşmamak, ağzımı kapalı tutmak için büyük özen gösteriyorum. Ama atılan gollerden sonra, kulübede sevinçten kendinden geçişini görünce, duramadığım da oluyor elbet.

Oynanan dört maçta, son dakikada atılan goller sayesinde tam sekiz puan kazandık. “işte bu! İstikrar! Harika!” diyecek değilim elbet. Harika olduğu konusunda itirazım yok ama böyle olmaması gerektiğine inanıyorum.

Dün akşam oynanan Antalya maçı, şimdiye dek çıktığımız en güzel ilk yarılardan birine sahipti. Ona rağmen 1-1 biten bir ilk yarı sonucu, bu kez işlerin iyi gitmeyeceğini düşündürdü bana. Oysa her şey, neredeyse Zico zamanındaki hızda ve keyifte ilerliyor. Geri düştüğümüzde, nasılsa bir şekilde o maçı çevireceğimize sonsuz güveniyoruz. İnanın, tek bir yol yedi diye maça dördündü forveti alan bir hocanız olsa, siz de bizim gibi düşünürdünüz.

Ama aynı şekilde, hoca konusunda çok erkenden konuşmamaya yeminliyim bu sefer. Aykut Kocaman zamanında yaşadığım hayal kırıklığını, bu kez yaşamamayı umuyorum.


Son olarak, bu son dakika golleri şampiyonluk alameti beyler, bilesiniz!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Günaydın Fenerbahçe!


Bugünkü günaydınım, Emenike ofsayttayken pasını vermeden önce ona eliyle durmasını işaret eden Webo'ya, maçtan maça sevgimin katlandığı Mehmet Topal'a, demir adamlarım Alves, Egemen'e ve son olarak da istediği an kalbimi alıp kendi kalbiymiş gibi kullanabilecek olan Ersun hocama! 

Günaydın forma giyemediği maçta sarı kart görüp cezalı duruma düşen Sabri!



-işte böyle, her sene böyle!-

1 Ekim 2013 Salı

Bir Yıl


Seni bizden kopardıkları o kara günden bugüne, tam bir yıl geçti Kaptan. Yapılanları asla unutmayacağız.

"Sonsuzluk çok uzak ve biliyorum sen ömrünün yettiği bir vakitte dönüp yine sarılacaksın bize."




29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Bildiğin Vardır Azizim!



Tarih, 1 Ekim 2012.

Bir öğle vakti, kulüp binasından ayrılıyor Fenerbahçe’nin kaptanı. Adımını dışarı attıktan birkaç dakika sonra, belki ufak bir nefes çekiyor içine. Bazen bilirsiniz ya, son nefesinizdir o. Muhtemelen o da biliyordu bunu yaparken. Sonra telefonundan, milyonlara ulaşacak bir tweet atıyor. “Fenerbahçe bir futbolcu kaybetti ama bir taraftar kazandı” diye. Sonra o milyonlar, sel olup akıyor evinin önüne, kulüp binası ve daha birçok yere.

Ardı arkası gelmeden devam ediyor ayrılıklar.

Kaç ay olmuş? Tam olarak sekiz. O süre boyunca ağladık durduk biz. Alexbahçeli olduk önce, hemen ardından hain.

Daha ilk gün, Kaptan Alex de Souza’nın bu kulüpten ayrıldığı ilk gün, “Aziz Yıldırım’ın bir bildiği vardır” diyordu herkes. Bizler ağlarken gülenler, gidenin ardından yas tutulmaz diyenler.

Tarih, 29 Mayıs 2013.

Bir öğle vakti, bu kez kulüp binasından ayrılan Aykut Kocaman.

Belki de ilk kez, Fenerbahçe için bu kadar huzurluyum. İlk kez, bizim aylar önce yaşadığımızı, şimdi bizi kınayanlar yaşayacak diye, garip bir hal içindeyim.

Fenerbahçe ceza alacak, yerine Şampiyonlar Ligine Beşiktaş gidecek diyorlar. Şimdi bunların hepsi dedikodu.

Yapılacak tek şey, sekiz ay önce göğsünü gere gere “bir bildiğin vardır Aziz Yıldırım!” diyenlerin, şimdi de aynısını demesini beklemek.

Diyebilirler mi, o ayrı mesele.

He bir de merak ettiğim, hocası için taraftarı ve birçok kişiyi karşısına alan futbolcuların, şimdi aynı tavrı başkanlarına karşı da yapabilecekler mi?

Bırakın bu gece uyuyalım. Huzurla ve bir yeni büyük istifayı bekleyerek.


Sana gelince, iyi kötü yaşattığın şeyler için teşekkürler Aykut Kocaman. Keşke yönetilmeyi değil, yönetmeyi seçseydin. 

12 Mayıs 2013 Pazar

Miyav!




Son birkaç gündür “Kediye rakı içirirsek ne olur?” diye düşünüyordum. Ne garip, öyle değil mi?

Bu sorumun cevabını bu akşam, tribündeki rakip takım taraftarı takımına küfrederken santrada “zıplayan” Galatasaraylı futbolcular sayesinde almış oldum. Bazı kediler, “Aslan sütü” olayını çok yanlış anlamışlar sanırım.

Ah be Fatih Terim. Ah be İmparator Terim! Sen de ayranı mı fazla kaçırdın, ne yaptın bilemedim. Sahi, sence ne zaman göreceksin Saracoğlu’nda bir Galatasaray galibiyetini? En son gören futbolcularının başında yine sen vardın. Onlar pes edeli çok oldu zaten. Sen ne zaman geniş çaplı hayaller kurmaktan vazgeçeceksin?

Şampiyon gelmişsin, şampiyon gidiyormuşsun. Eyvallah, öyle oldu da, sizce de bu sene çıta biraz yükselmedi mi? Geçen sene en azından beraberliği kutluyordunuz. Bu sene ise mağlubiyeti. Eh, her geçen sene sızı artıyor tabii hocam, haklısınız…

Bu arada asıl sormak istediğim soru, Drogba’nın bu maçta oynayıp oynamadığı. Çünkü ben kendisini, Fenerium Alt D tarafından pek net göremedim de. En son Akhisar maçından hatırlıyorum Drogba’yı. Sanırım orada bıraktınız, 60. Dakikada.

Fenerbahçe’ye gelecek olursak.

Artık bazı şeyler kesinlikle değişmeli. Galatasaray galibiyeti hiç kimsenin yelkenlerini suya indirmeyecektir. Sesimizin ulaşabildiği her yerden, hala “istifa” demeye devam…

Belki bizim söylememizle ve de benim yazmamla olmayacak ama şu an için en büyük isteklerimden biri de Volkan’ın bu takımdan gitmesi. Maç içindeki olayda haklı olup olmaması beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Yıllardır Volkan’ın yaptığı hatalarla bile birçok insan kriz geçirdi. Ki bunu Fenerbahçe takımının tamamına yorduğumuzda, durum sahiden de vahim.

Bizde sevinecek bir şey yok. Galatasaray’ı yendik, klasik. Bence bu Şampiyonlar Ligi durumumuz dışında hiçbir şey ifade etmiyor. Şu sıralar tek bildiğim ve inandığım, dibe vurmadan yükselemeyeceğimiz. Yenilenme, yapılanma şart.

Şükrü Saracoğlu Stadı’nda sezonu böylece kapatmış olduk. Taraftarın, takımı deli gibi özleyeceği üç ay var daha önümüzde.

Hakkını verelim, güzel kapattık maçı.
Saha içinde iyi mücadele eden takım, tribünde sesi yettiğince takımına destek olan taraftar ve “santrada miyav diyen bir aslanla”, bir derbi daha geride kaldı.

Sonuç mu?

14. yıl.

3 Mayıs 2013 Cuma

Bitti Rüya




Bazı anlar vardır, tekrar tekrar yaşamak istersiniz. Hiç bitmesin, sona ermesin, terk etmesin istersiniz. Ama bazı şeyler biter. Bitmelidir ya da tam karşılığı budur aslında.

Dile kolay, onlarca maç yapıyorsunuz. Yenilgiler, galibiyetler, beraberlikler. Tribünde yanan canlar, geçirilen krizler, akan yaşlar; sahada sakatlanan futbolcular, kaçan goller, penaltılar, direğe çarpıp kaleciye dönen toplar.

Caner Erkin ile başlayıp, Kuyt ile sona eren, uzun bir rüyaydı bizim için UEFA.

Esasında, bir şeyleri göze alarak çıktık biz bu yola. UEFA’dan bahsetmiyorum elbette. Lig şampiyonluğu, UEFA’da ya da CL’de yarışmak her sene olabilecek şeyler. Benim bahsettiğim bu uzun ve asla bitmeyecek olan sevda yolu.

Bazı sabahlara asla uyanmak istemezsiniz. Keşke dersiniz mesela, keşke futbolu bu kadar çok sevmeseydim. Keşke o penaltı kaçmasaydı. Sow’un kafası direğe takılmasaydı. Gökhan sakatlanmasaydı. Volkan sonra, Volkan keşke biraz daha isteseydi dersiniz. Ama yine de kızamazsınız. Kime kızabiliriz ki?

Kendi adıma konuşayım, bu seneye dair tek isteğim UEFA Kupası idi, olmadı. Üzüldüm mü? Ah hayır, üzülmek basit kalır. Tekrar aynı şeyleri yaşamayalım dedik, bu sefer gülsün yüzümüz. 2006, 2008, 2010, 2011, 2012, 2013. Son dakikalar, son saniyeler. Bir sevdayı en güzel tanımlayan şeylerdir sanırım.

Fenerbahçe’nin  UEFA macerasında belki eleştirilecek milyon tane şey vardır. Ben sadece içlerinden bir tanesini alıyorum. Baroni değil de, Webo kullansaydı penaltıyı, şu an belki çok başka şeyler yazıyor olabilirdim.

Hayatimin en güzel, bitmesini istemediğim tek rüyasıydı. Ama artik bitti, uyandık. Her şeye rağmen, yaşattığın her şey için teşekkürler Fenerbahçem…

Varsın bu sene Amsterdam sizin olsun. Bu sevda bizim gönlümüzde baki.

14 Şubat 2013 Perşembe

İçimizdeki İrlandalı




Bundan on yıl kadar önce “hainliği” ne güzel tanımlamıştı Mustafa Denizli, içimizdeki İrlandalılar diyerek. Dün akşam Fenerbahçe takımı için sahada iki İrlandalı vardı. Hakem ve Meireles.

Meireles Türkiye’ye gelene kadar, futbolculuk kariyeri boyunca hiç kırmızı kart görmemiş bir adamdı. Fenerbahçe’ye geldikten sonra, henüz ilk derbi maçında tanıştı kırmızı kartla. Arma öptü, günü kurtardı. Ardından, belki de Fenerbahçe takımı için en önemli sayılabilecek maçlardan birinde, daha üçüncü dakikada rakibine tekme atarak, kırmızı kartla olan ilişkisini geliştirdi. Gerek var mıydı? Asla. Meireles’in daha maçın ilk dakikalarında yaptığı bu hareket, takım içi disiplinin sarsılma noktasında olduğunun en somut örneği. Portekiz milli takımında, neredeyse takımın en iyi adamı olan Meireles, Türkiye’ye gelince ne değişiyor? Ya da belki de asıl soru, Fenerbahçe takımına “iyi, gol kralı, çok yetenekli” diye getirilen yabancı futbolcuların %90’ı neden geldikleri ilk ayda kariyerlerinin son günlerini yaşıyormuş gibi oynuyorlar?

Fenerbahçe takımı son birkaç aydır, bir boşvermişlik üstüne oyun kuruyor. Oynaması gerekenler yedek ya da kadro dışı, oynamaması, dinlenmesi gerekenler ısrarla her maç ilk 11.

Özellikle de Kuyt. Sözleşmesine, “her maç ilk 11 oynayacak” gibi bir ifade konulduğunu düşünmeye başladım artık. Daha geçtiğimiz haftalarda futbolcunun kendisi, formsuz olduğunu ve dinlenmesi gerektiğini söylemişti. Buna rağmen Aykut Kocaman ısrarla oynatmaya devam ediyor. Bunun ne Fenerbahçe takımına faydası olur ne de Kuyt’a. Biraz dinlendirilmeli, formunu yeniden yakalayabilmesi için zaman verilmeli. Çünkü bu gidişat başta taraftar ve Kuyt’ın arasını açacak. İlerleyen zamanlarda da Kuyt’ın bu takımdan gitmesine sebep olacak.

Ne yapılmalı derseniz, ilk olarak Baroni yerine Salih olmalı. Kuyt bir süre dinlendirilmeli, Mehmet Topal zaten Emre’nin boşluğunun hiçbir zaman dolduramadığı için, formayı ona teslim etmeli.

Dün akşamki maç için söylenecek son söz, Bate iyi değil, Fenerbahçe kötüydü. Artık Fenerbahçe takımının tek şansı, kendi stadında “seyircisiz” oynayacağı maç.

2 Şubat 2013 Cumartesi

Kaptan Alex De Souza



Gittiğin günden beri, her an daha çok özlüyoruz seni Kaptan.
Şimdi Coritiba'nın 10 numarası, onların Kaptanısın...
Olsun, sen hala bizim kalbimizde, heykelini diktiğimiz andaki gibisin.
Dönüp geleceğin günü sabırsızlıkla bekliyoruz efsane!

31 Ocak 2013 Perşembe

Sussam Olmuyor, Susmasam Olmaz





Futbol ne garip şey.

An geliyor en büyük tutkun oluyor, an geliyor nefretin. Hüznün de onunla, sevincin de. Farkına varmıyorsun belki ama zamanla hayatın oluyor.

Ya biz taraftarlar olarak çok nankörüz ya da futbol tam anlamıyla bunu gerektiriyor.

Transfer dönemi demek, özellikle son zamanlarda, Fenerbahçeliyseniz dert demek, endişe demek. Geçen koskoca sürenin ardından bence Fenerbahçe takımı adına sorulması gereken tek bir soru var: Bir şeyin yanlış olduğunu görmek için, illa o yanlışı deneyimlemek mi gerekiyor?

He eğer bu sorunun cevabı evet olacaksa, pek sevgili Aykut hoca Alex’imizi gönderirken yaptığı hatayı ne zaman fark edecek? Emre’de yaptığı hatayı fark etmesi çok uzun zaman almadı ama kasadan yüklü miktarda para almış oldu. Gereksiz bir Mehmet Topal transferi özellikle de.

Emre’nin gidişi ve dönüşü arasındaki süre kısa gibi gözükebilir ama bize o kadar çok şey kaybettirdi ki. 
Takımda sesi çıkan, ağırlığı olan futbolcular değiştir. Bu da takımı “Fenerbahçe” kimliğinden uzaklaştırdı.

Garip bir dönem geçirdik anlayacağınız.

Gerçi asıl garipliği şimdi yaşıyoruz. Transferde yönetimin tek yaptığı: Ctrl + Z

Reto’nun gelmesine taraftarın büyük kısmı karşı çıkıyor. Ben bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyorum. Lefter’in cenazesindeki ve Süper Final maçlarındaki Galatasaray’a attığı golden sonraki Reto’yu düşününce, biraz yumuşuyorum.

Geçen zaman bize Salih’i kazandırdı. Beykan için erken konuşmak istemiyorum. Daha nice güzel çocuklarımız var A2 takımımızda. Zamanla hepsi çalıştıkları takdirde A takıma yükseleceklerdir elbette.

Yönetimle taraftarın arası bozuk. Nasıl olmasın ki? Verilen sözler tutulmuyor, yıllardır bile bile bazı şeylere göz yumuluyor ve hala bizlerden sabretmemiz bekleniyor.

Sussan yönetim yalakası, konuşsan Fenerbahçe düşmanı, Alex’i destekleyip sevsen, hain.
Söylenecek öyle çok şey var ki.

Şimdi ben tüm bunları buraya yazsam olmuyor, yazmasam olmaz…

6 Aralık 2012 Perşembe

Zirveden Bildiriyorum




Merhaba millet, şimdi sizlere UEFA Kupası C grubunun zirvesinden yazıyorum.

Burada hava güzel, ortam keyifli. Biraz dumanlı mı gözüküyor? O gördüğünüz duman son maçın saha içi dengesizliğinden değil, Türk tribünlerinin efsanesi Fenerbahçe taraftarının, hatta biraz daha özelleştirirsek Okul Açık’ın meşalelerinden.

Kendi evimizdeki son maça giderken dilimde tek bir şey vardı: “bu akşam on gol bile yesek üzülmem, kızmam”. Öyle de oldu en nihayetinde. On değil belki ama üç gol yedik. Ve sahiden de ne üzüldüm ne de kızdım. Öylesine dalmışım ki tribünün büyüsüne, üstüne üç gol daha yeseydik yine zerre laf etmezdim.

Neden mi?

Evvela gruptan lider çıkmayı zaten garantilemiş olduğumuz için.
Heyecanla ve hevesle Recep’in performansını beklediğim için.
Aykut Kocaman böylesine önemli bir maçta genç futbolculara “şans” verdiği için.

Onların bu şansı ne kadar iyi kullanıp kullanmadıkları tartışmaya açık elbette. Benim de aklımda, onlardan birkaçını, tam da zirveden sizlere bildirmek.

Bence bu maç, devre arasında takımdan gidecek futbolcuların kesin olarak belirlenmesi için oldukça idealdi.
Benim gidecekler listem hemen hemen şekillendi.

Öncelikle geçen sene gelmesini öyle çok isteyip, şu sıralar oynamadığı için futbolu unuttuğunu düşündüğüm Özgür Çek gitmeli; gerçekten oynayabileceği, kendini geliştirip adından söz ettirebileceği bir takıma. Sadece biyografisinde ya da iş bilgilerinde üç büyük takımdan biri yazacak diye yedeğe bile alınmadan ısrarla aynı takımda kalması onun zararına. Fenerbahçe’ye katacak hiçbir şeyi yok. Bence bu maçın sonunda iyice düşünüp, kendine bir yol çizmeli.

Aynı şekilde Orhan Şam da gitmeli diye düşünüyorum. Ne iyi ne kötü. Varlığı yokluğu bir olan adamın Fenerbahçe’de işi olmaz, olmamalı.

Ah Bienvenü! Onu izledikçe, Guiza’yı nasıl gönderdik biz diye içim yanıyor resmen! Adam kaleciyle teke tek kaldığında bile durup dururken düşebiliyor. Zaten duyduğum kadarıyla devre arasında makul bir fiyata “elden çıkarılacak”.

Artık yaşı gelmiş geçmiş, UEFA maçında bile yedek olan Semih de bence bavulunu toplayıp gitmeli. Artık takımın onu göndermesini beklememeli. Oynayacak kaç senesi kaldı bilmiyorum ama iki yıl bile olsa, forma şansı bulabileceği bir takıma gitmeli.

Egemen, Selçuk Şahin, Baroni, Recep Niyaz, Kuyt benim vazgeçilmezlerim! Mehmet Topal’a ise tahammül bile edemiyorum. Kaç zaman oldu ve ben hala onu niye transfer ettiğimizi anlamadım.

Krasic’e değinmemek de haksızlık olur. Daha önce söylemiştim, şimdi de tekrarlayayım: Sonsuza dek sabredebilirim ona!

Özetleyecek olursam maçta üzüldüğüm tek şey Stoch’un çıkarılmasıydı. Takımın koşan tek adamı, en azından bu maçta çıkarılmayı hak etmedi.

Ve tek dileğim, Göztepe maçına bu kadroyla çıkmamamız…

Zirveden bildireceklerim şimdilik bu kadar. Türkiye’nin gururu Fenerbahçe Avrupa yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor. Başarısı daimi, vuruşları keskin, attıkları gol olsun!

Bize bu gururu yaşattığın için teşekkürler Fenerbahçem!


11 Ekim 2012 Perşembe

Vefasız Veda





Şimdi yazmaya, hissettiklerimi anlatmaya, içimden geçenleri sana aktarmaya nereden başlasam eksik kalır Kaptan. Evet, hala Kaptan diyorum sana. Hala 10 numara, hala efsane…

En son sesim konuşmaya yetmediğinde, her cümlem hıçkırıkla bölündüğünde Lefter’e veda ediyordum…

Sekiz sene öncesine dönmek biraz zaman alır. Günümüzü, sana yapılanları unutturur belki. Unutturmasın diye yazmıyorum, söylemiyorum. Ben seni hep güzel hatırlayacağım da, senin gidişine sebep olanlar için aynı şeyi söylemem mümkün değil.

Koskoca sekiz yıl Kaptan. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde, iyisiyle kötüsüyle ve her bir anıyla dolu dolu geçirdiğin sekiz yıl… Neler gizli ardında, çocuklarına anlattığın ne hikâyeler, başarılar, övgüler, hayal kırıklıkları, özlemler… Unutulur mu sanıyorsun Kaptan? Unutulmaz elbet.

Bugün 12 Eki. 12, Cuma. Saat sabaha karşı 3 civarı. Bu satırları yazarken bile boğazım düğümleniyor, engel olamıyorum akan yaşlara. Meğer ne çok sevmişiz biz seni!

Babamdan öğrendim ben, “en çok tribündeki adamı seveceksin”  derdi o hep. Ben de öyle yapmıştım, sen gelene kadar. Sen bizi, bizden çok sahiplendin Kaptan. 30 milyonu yanına aldın, adım adım daha yükseklere çıkardın. Tribündeki adamdın sen benim için. Köşe vuruşlarında elin kalbinle buluştuğunda, parmaklarına değen Türk bayrağındaki kan kadar sevdik seni.

Şimdi sen gidiyorsun ya, artık milyonlarca eksiğiz.

Alex gidince düzelecek diyorlar. Affedemiyorum Kaptan, senin ardından atıp tutuyorlar. Düzelir belki, iyiye gider takım. Maçlar alır, kupalar kazanırız. “Değer mi peki” diye soracak olursan, cevabı İslam Çupi’nin sözlerine bırakırım. Bilirim, beni en iyi sen anlarsın.

İstanbul’a ayak bastığın ilk gün seni karşılamaya gelenler arasında yoktum. Ama yarın orada olacağım. Sadece iyi yolculuklar dileyeceğim ama ötesini bekleme benden. Kısa bir mola, bir iki satırlık ayrılık yalnızca. Bambaşka sıfatlarla dönüp geldiğinde, yanında yine biz olacağız. Sana söz olsun Kaptan, her gün seni bir öncekinden daha çok seveceğiz.

Kulüpten ayrılalı tam 12 gün oldu. Ben on iki gündür ağlıyorum, kabullenemiyorum çünkü. Gidişleri hazmetmek öyle kolay olmuyor.

Daha fazla yazamıyorum Kaptan. Söyleyeceklerim var, söyleyemiyorum.

Ama bil isterim ki, bu bir veda değil. Veda etmek bize yakışmaz. Sonsuzluk çok uzak ve biliyorum sen ömrünün yettiği bir vakitte dönüp yine sarılacaksın bize. Ama bir söz ver Kaptan. Yarın o uçak kalktığında sakın ağlama, olur mu? Çünkü sen ağlarsan biz hissederiz. Sen ağlarsan vefasız vedamız boynumuzda yük kalır.

Çok sevdik be Kaptan. Önce Fenerbahçe dedik, hemen ardına Alex’i ekledik. Böylesi bize yakışmadı, affet.
Daima başarılı ve mutlu ol. Nerede olursan ol,  sen bir “sari” de, biz duyup sana lacivert diyelim.

Dönüp geldiğinde, santrayla beraber omuz omuza olalım Kaptan.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nde aldığın her nefes, attığın her gol, yaptığın her asist, attığın her adım, söylediğin her söz, kazandırdığın her kupa ve kanıtladığın adamlığın için teşekkürler 10 numara. Bu taraftar seni ASLA unutmayacak!

Hoşça kal büyük efsane Alexsandro De Souza…

21 Eylül 2012 Cuma

Ne O'nunla Ne 10'suz



Ne Aykut Kocaman’la oluyor bu takım ne Alex’siz.

Ben sadece bir gece, stattan evime dönerken içim huzurlu ve rahat olsun istedim. Sadece bir hafta boyunca rahat uyuyayım dedim. İsteklerim çok mu Kocaman’dı da olmadı hoca?

Neyi yapamadık, niye yapamadık biz seninle?

Acaba en büyük hatamız bir iki maç sonunda seni omuzlarımıza alıp, “sen bizim Kocaman gururumuzsun” dememiz miydi?

Bilmiyorum ki hoca, cevap bulamıyorum senin hiçbir hamlene.

Sen takımda varken biz şampiyonluğu son maçta kaybediyoruz. Ertesi sene, adını ilk kez duyduğumuz bir takıma Şampiyonlar Ligi’nde yeniliyor ve tepetaklak oluyoruz. Türkiye Kupasından eleniyoruz. Sonra toparlanıyoruz, eyvallah. Hop yine bir dağılma! Trabzon’la aramızda 9 puan fark oluyor. Ardından saklı kapılar ardından dönen konuşmalar tamamlıyor ligi. Son maçta şampiyon oluyoruz bu kez. Oluyoruz olmasına da, sadece 2 ay sürüyor sevincimiz. Şikeci diyorlar adımıza. Sence NİYE? Kriz yaşadığımızı söylüyorlar. Bana sorsalar tanımlama için krizi seçmezdim, çünkü hafif kalıyor benim geçirdiğim günleri anlatmaya. Onu da iyi yönetiyorsun. Yine hiç gülmüyorsun ama ya da ümit verici tek laf etmiyorsun. Silinip gittiğinde her şey fark ediyoruz ki, biz yine şampiyonluğu tek maçta kaybetmişiz. Son maç demiyorum bu kez, tek golle kaybediyoruz.

Sen geldiğinden beri Galatasaray’la oynayacağımız her maçtan korkuyoruz. Onlar çok iyi diye değil, sende bir sıkıntı var diye korkuyoruz hoca. Saygımızdan tek laf etmiyoruz ama. Türkiye kupasını alıyoruz, sesler gitmiş, kalpler buruk, boğazlar düğüm. Ben o maç öncesi hastanede sabahlıyorum mesela, biber gazı yemişiz ya. Sen yine Özer diyorsun bana, ben susuyorum sana.

Bir yeni lig daha seninle. Lig öncesi Galatasaray ile kupa maçı. Kaybediyoruz. Şaşırdık mı? Ne haddimize! Şampiyonlar Ligi’ni ellerinle veriyorsun, konuşamıyoruz yine. Kocaman bir sevgi var ya içimizde, haksızlık yapmak bize yakışmaz.

Ama sen, bizim sana yapmaya cesaret edemediğimiz haksızlığı bize yapıyorsun. Benim efsanemi sahadan silmeye çalışıyorsun. Sen yok etme mücadelesi verdikçe, biz heykelini dikiyoruz 10’un.

Takımın Avrupa Ligi’nde savaşıyor, sen 2-0 öne geçtiğin maçta önce Alex’in golüne sevinmiyorsun, ardından hiç sebep yokken maçtan çıkartıyorsun. Yetmedi mi? 2-2 kalıp grubundaki sıranı zora sokuyorsun.

Sence oturup bunları tek tek düşünmenin vakti gelmedi mi? Neyle açıklayacaksın bunu, bir izahı var mıdır ki?

Söylesene be hoca, ben saygımdan sana ağzımı bile açamazken senin bu yaptığın Kocaman haksızlık beni enayi mi yapıyor?

Öyle ya. Enayiyim ben. Sadece tek bir gece içim rahat uyumak için tribünde 90 dakika hiç susmadan dua eden bir enayi. Şimdi yakıştı mı bu senin KOCAMAN adamlığına?

Burası senin alışık olduğun İstanbulspor ya da Ankaraspor değil hoca, KENDİNE GEL!

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Emre Vardı




Keşke futbolu bu kadar çok sevmeseydim” dediğiniz oldu mu hiç?
Benim oldu.
Hem de defalarca.
Özellikle son birkaç senedir, Galatasaray-Fenerbahçe derbi sonlarında. Aykut Kocaman'ın geri çekilme taktiklerinden ya da sahadaki futbolcunun oyunu okuyamamasının ardından.

Elbette dün gece gazozuna oynanan bir maçın skoru beni uykusuz bırakmazdı.
Aykut Kocaman artık bir şeylerin farkında olsaydı en azından, derbileri izlemek daha kolay olurdu.


Öyle çok sinirliyim ki... Şuan ne yazsam sinirim geçmeyecek, biliyorum.
Maç öncesi başladı yine kişiler – kulüp tartışması. Hala takımı, oyunu ya da futbolcuyu, hocayı eleştirenlere düşman gözüyle bakılıyor. Ben eleştiriyorsam, bir şeylerin ters gittiğinin farkındayım ve düzelmesi için yapılabilecek şeyleri söylüyorum. Bana kalırsa asıl düşman, “olsun Kocaman yürekli adam, bir dahaki maçta alırız” diyenler ve bunların türevleri. Yanlışı görüp söylemenin nesi kötü yahu? Bu kadar mı tapıyorsunuz “kişilere”?

Dün akşam, Alex'in koştuğu bir maçtı. Ve Aykut Kocaman, buna rağmen tehlikeyi sezemedi. Yahu çekinecek neyin var, neden çift forvet oynatmıyorsun? Neden maçın son on dakikası, seni bir yıldır forvet olarak sırtlayan adamı değil de, 3 gün önce transfer ettiğin adamı maça alıyorsun? Baktın kötü gidiyor, bekleme yap hamleni. Mucize yaratmayacak sahadaki adamlar! Ben hala, Mehmet Topal'ın neden geldiğini anlamıyorum mesela. Ya da oynamadığı halde neden Baroni'nin maçta olduğunu.. Al Recep'i sahaya, yenil. Biz de diyelim ki, Aykut Kocaman geleceği düşünüyor, Aykut Kocaman yatırım yapıyor, hoca işini biliyor. Ama yok, illa taraftar isyan edecek, illa aramızda bir bölünme yaşayacağız, o zaman bir şeyler değişecek!
Sen, gazozuna oynadığın bir maçta daha Galatasaray'ı yenemiyorsun da, deplasmanda Moskova'yı nasıl yeneceksin hoca?

Ertuğrul gibi bir adamı gönderiyorsun, Mert gibi bir çocuğu yedeğe alıyorsun. Bunun bir izahı var mıdır? Ya Volkan bir ay sahalardan uzak kalsa şimdi? Ya Kuyt olmayacak bu takımlar dese, koşmasa mesela? Kadronun alası var elinde, ama sen hala geri çekilmekle meşgulsün.
Bir Emre vardı mesela hocam, sen onunla kavga edip, kendi rahatın için takımdan göndermeden önce. Emre'yi gönderiyorsun, Emre'nin yerine orta sahayı rakip takıma emanet ediyorsun. Gerçekten artık bunun bir açıklaması olamaz. Tek maçta adam harcamıyoruz beyler, Aykut Kocaman'dan beri Galatasaray maçlarında böyleyiz biz.
Pardon, düzelteyim. Aykut Kocaman ve Cüneyt Çakır'dan beri böyleyiz.

Cüneyt Çakır'a hakem diyenlere, ona Avrupa'da maç verenlere de diyecek çok sözüm var da, buraya yakışmaz. Türklerden hakem falan olmaz. Bu zamana kadar taraf tutmadan maç yöneten adam görmedim. Adam da dedim ama...

Galatasaray'dan bahsetmeyeceğim. Beni zerre kadar ilgilendirmiyor, gol atamadığı için futbolcusuna “Allah belanı versin” diyen bir çalıştırıcının takımı. Sadece şunu merak ediyorum, Fatih Terim'in cezası sonsuza dek mi ertelendi? Yoksa Allah'a emanet mi?

Dün akşam sahada her şey kötüydü. Senin için Türkiye'nin her bir yerinden kalkıp Erzurum'a giden taraftara üzüldüm en çok, onlar bunu hak etmedi.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, seni sevmekten asla vazçgemeyeceğiz Fenerbahçe. Ama canın sağ olsun da demeyeceğim. Bende sağ olacak can bırakmıyorsun çünkü, ben sana inandıkça sen dibe vuruyorsun.

Elbette tek maçla yıkılmadık. Ama bu maç, bu orta saha ligin habercisiydi. Sadece onlar değil, Kuyt da ligin gidişatından haber veriyordu mesela. Güzel adam, dün gece resmen Fenerbahçeli oldu. İyi geldin bize, hoş geldin.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Gerçekten Egemen Mi?



Eğer bir sonraki gün maç olduğunu bilip gece heyecandan uyuyamıyor ve maç sonu içinizde binbir sıkıntı ile aynı yatağa uykusuz dönüyorsanız, geçmiş olsun.


Siz de Fenerbahçelisiniz.

Kadıköy'de nasıl bıraktıysak Fenerbahçe'yi, dün yine öyle bulduk. Farklılıklar da vardı elbet. Mesela orta saha yoktu dün. Günlerce bas bas bağırıp “Emre'yi göndermeyin” derken bunu bilerek konuşuyorduk işte. Daha ilk resmi maç diye defansa çekilebilirsiniz ama kısa sürede pes edersiniz. Çünkü Mehmet Topal'ı biliyor, tanıyoruz. Ve hepimizin bildiği bir başka şey ise, Emre'nin topal halinin bile Mehmet'ten iyi olacağı...

Sahada güzel şeyler de vardı. Binbir umur Alex vardır mesela. Sanki onuncu sezonunda Fenerbahçe forması giyiyor olan Kuyt vardı sonra. Bekir bir de... Hasan Ali içinse ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Adam o kadar rahat, o kadar iyi oynuyor ki! Onun oyunu karşısında bana sadece bozulmamasını dilemek kalıyor.

Ancak dün sahada öyle çok yanlış vardı ki, güzelliklerin üstü de çabucak örtüldü. Yazının başlığına bakıp, Egemen'den bahsedeceğimi düşündünüz değil mi? Ama hayır, bahsetmeyeceğim. Maç esnasına Egemen kendinden öyle çok bahsetti ki, bana gerek bile kalmadı.

Bizim en büyük sorunumuz ne, biliyor musunuz? Hataları söylemekten kaçınmak. Evet, belki bizler söyleyince ya da yazıp çizince bir şeyler değişmeyecek ama hatanın üstünü tekrar tekrar örtmek, hata yapmaktan daha acımasız.

Bazı kritik maçlar vardır Aykut hoca, ben o maçlarda düzen ve saha futbolu istemem. İyi futbol umurumda bile değildir. Öyle önemlidir ki mesela o maç, ben sadece iyi skor isterim senden. Hoş, bunu ne zaman istesem ikisine de sahip olamıyorum.
En çok da bu geçen iki ay içinde takımın kampta ne yaptığını merak ediyorum hocam. Ateş başı kafası mı?

Son olarak Vaslui takımına değinecek olursam, geçmişi dar bir kulüp olduğundan sanırım, takımın futbolcuları da profesyonellikten oldukça uzaktı. Maçın %40'ını yerde yatarak geçirdiler. Hakem mi? Elbette kart çıkartmadı. Söz konusu Fenerbahçe olunca, rakip hiçbir zaman tek olmuyor ne yazık ki.

Bazen yanlış seçimler ve bu seçimlerin doğurduğu hatalar, bazı horozları kendi çöplüğünde ötmeye mecbur bırakır. Ne diyelim; kendi çöplüğümüzün dar geleceğini anlayıp, ona göre oynayacağınız bir rövanş maçı olsun..



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...