Gökhan Gönül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gökhan Gönül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2014 Cumartesi

19. Şampiyonluk



Üç yılı aşkın bir süredir Fenerbahçeliler olarak, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir süreçten geçtik, belki de hala geçmekteyiz. Son dakika yıkımları, kayıplar, ani ve vedasız gidişler ile dahası, bizde mutsuzluğun sürekliliğini oluşturdu.

Ve yıllar sonra ilk kez şimdi bu denli rahat ve mutluyuz. Güvendeyiz daha doğrusu. 

Biz psikolojisi bozuk Fenerbahçeliler bu yıl ki şampiyonluğu en çok Caner Erkin'e, ruhunu sahada bırakırcasına oynayan Kuyt'a, gol sonraları secdeye yatan Sow'a, görünmez kahraman Mert'e, bizi daima ama daima uzaktan da olsa desteksiz bırakmayan Alex'e, yokluğu her defasında büyük boşluk yaratan Mehmet Topal'a, diğer yarımız olan Selçuk Şahin, Gökhan Gönül'e ve geldiği ilk günden son güne şampiyonluk yemini eden Ersun Yanal'a ve bu yolda daima dimdik duran Aziz Yıldırım'a borçluyuz.
Biz bunu çok hak ettik ve büyük ihtimalle yarın ilanını yapacağız.

Sesimiz kesilene dek tribünde yaşattığımız Ali İsmail Korkmaz'a armağan olsun en başta.

Sonra...

Sonra biz deli Fenerliler sevinelim, sokaklara dökülelim, ağlayalım, zırlayalım, kutlayalım. Çok hak ettik, tadını doyasıya çıkaralım.
19. şampiyonluğun kutlu olsun Fenerbahçem!

3 Mayıs 2013 Cuma

Bitti Rüya




Bazı anlar vardır, tekrar tekrar yaşamak istersiniz. Hiç bitmesin, sona ermesin, terk etmesin istersiniz. Ama bazı şeyler biter. Bitmelidir ya da tam karşılığı budur aslında.

Dile kolay, onlarca maç yapıyorsunuz. Yenilgiler, galibiyetler, beraberlikler. Tribünde yanan canlar, geçirilen krizler, akan yaşlar; sahada sakatlanan futbolcular, kaçan goller, penaltılar, direğe çarpıp kaleciye dönen toplar.

Caner Erkin ile başlayıp, Kuyt ile sona eren, uzun bir rüyaydı bizim için UEFA.

Esasında, bir şeyleri göze alarak çıktık biz bu yola. UEFA’dan bahsetmiyorum elbette. Lig şampiyonluğu, UEFA’da ya da CL’de yarışmak her sene olabilecek şeyler. Benim bahsettiğim bu uzun ve asla bitmeyecek olan sevda yolu.

Bazı sabahlara asla uyanmak istemezsiniz. Keşke dersiniz mesela, keşke futbolu bu kadar çok sevmeseydim. Keşke o penaltı kaçmasaydı. Sow’un kafası direğe takılmasaydı. Gökhan sakatlanmasaydı. Volkan sonra, Volkan keşke biraz daha isteseydi dersiniz. Ama yine de kızamazsınız. Kime kızabiliriz ki?

Kendi adıma konuşayım, bu seneye dair tek isteğim UEFA Kupası idi, olmadı. Üzüldüm mü? Ah hayır, üzülmek basit kalır. Tekrar aynı şeyleri yaşamayalım dedik, bu sefer gülsün yüzümüz. 2006, 2008, 2010, 2011, 2012, 2013. Son dakikalar, son saniyeler. Bir sevdayı en güzel tanımlayan şeylerdir sanırım.

Fenerbahçe’nin  UEFA macerasında belki eleştirilecek milyon tane şey vardır. Ben sadece içlerinden bir tanesini alıyorum. Baroni değil de, Webo kullansaydı penaltıyı, şu an belki çok başka şeyler yazıyor olabilirdim.

Hayatimin en güzel, bitmesini istemediğim tek rüyasıydı. Ama artik bitti, uyandık. Her şeye rağmen, yaşattığın her şey için teşekkürler Fenerbahçem…

Varsın bu sene Amsterdam sizin olsun. Bu sevda bizim gönlümüzde baki.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Belki de Yanlış Tercih



Geçtiğimiz sezon başımıza gelen talihsiz olay, tüm taraftarı yıkılmanın eşiğine getirdi. Futboldan anlamayan zihniyetlerin bile diline dolandı yaşadıklarımız, geçmişi özler olduk. Futbolu sadece yenilen takıma laf söyleme şeklinde bilenler vardı bir de, onlardan bahsetmek bile istemiyorum! Zorlu bir dönemden geçtik, daha da zoru bekliyordu bizi aslında.

Sezon başında en büyük transfer oldu Aykut Kocaman. Fenerbahçe’nin eski golcüsü, yeni golcüler yetiştirmek için geldi geçti takımının başına. Umut var mıydı? Hayır. Nasıl olabilirdi ki? Küsmüştük takımımıza, gözlerde yaş kalmamıştı sayesinde… Bir de yerli hoca rezilliği vardı ki ülkemiz futbolunda, anlatmakla bitecek gibi değil. Peki, bunca karmaşanın arasında nasıl olur da yerli hoca gelir dedik. Ve dediğimiz de yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Hepimiz kabul edelim, sezona berbat başladık! Avrupa’da içimize çektiğimiz havayı İstanbul’a verdik, turumuz o denli kısaydı yani. Uzun bir bocalama döneminin ardından toparlandık, Türkiye Kupasından elenişimize denk geliyor toparlanma dönemimiz. Sonra ne mi oldu? On binlerce insan hep bir ağızdan şükür ve minnet yağdırdı Aykut Kocaman’a. Maç esnasındaki kritik değişikliklerinden tutun da, bugüne dek kimsenin şans vermediği alt yapı oyunlarını oynatmasına kadar, mantığıyla ve duruşuyla Fenerbahçe’ye en çok yakışan adamlardan biri oldu. Ve en nihayetinde kupayı kaldırma sevincini de başta taraftarına, futbolcusuna ve kendisine yaşatmış oldu.

Buraya kadar her şey normal, iyi, güzel… Lakin işin “bundan sonrası” var ki, en zoru o aslında. Bir kere oluşturduğun takımı aynı sağlamlıkta tutmak zorundasın. Futbolcularını korumalı, yeni adamlarla desteklemelisin. Gidecekler listesi isabetli olmalı, zira gitmesi gerek çok futbolcu yok takımımızda. Sonra bir de, aynı istikrar ve azimle yönetmeye devam etmelisin takımını. Buradan bakınca çok zormuş gibi görünebilir. Ama bunlar,  Aykut hocanın yapamayacağı şeyler değildi. En azından ben öyle düşünüyordum. Ta ki Okan Alkan transferine kadar. Uzun zamandır takımda bulunan Okan, Fenerbahçe’nin en genç yeteneklerinden biri. Zaten sizler de kendisini tanıyorsunuzdur. İzlediğiniz kadarıyla da futbolunu hatırlıyorsunuzdur. Ama hala kim olduğunu çıkartamadıysanız, en güzel örneğiyle hatırlatayım size. Alex’e gol asisti yapan adam desem? Hatırladınız değil mi? İşte sen güzel, iyi, akıllı hocam Aykut, git böyle güzel yeteneklere sahip bir çocuğu ver Kayserispor’a. Hem de ne için? Orada biraz pişsin, maçlara ilk 11’de çıksın, daha çok oynasın diyeymiş. Bırakın, yapmayın yahu! Bu adam Alex’le antrenman yapınca mı daha iyi olur, yoksa Kayseri’de kalınca mı? Cevap oldukça açık bence. Sen Bekir’i bırak Gökhan Gönül’ün yedeği diye, hatta yanına Orhan Şam’ı da ekle, ama hepsinden daha iyi bir geleceğe sahip bu çocuğu yolla. Olacak şey mi! Bir de Gökay meselesi var ki, o konuya hiç girmeyeyim. Düşündükçe üzülüyorum zira.

Kocaman hayallerimizin umudu, Kocaman hayallerimizin gururu oldu. Şimdi ben yine oturmuş, senin kararlarını tartışıyorum kendi içimde. Sezon boyunca hangimizin haklı olduğunu göreceğiz. Gönül ister ki, Okan orada büyük işler yapsın. Ama sonu burada olacak o çocuğun, demedi deme! Fenerbahçe’de yetişen bir adamın başka yerlere gitmesinden hiç hoşlanmıyorum, gerçekten!

Belki de yanlış tercih yapıyorsundur Aykut hoca, ne dersin?

24 Nisan 2011 Pazar

Biri Kaybetmek Mi Dedi?


Ligin otuzuncu haftasında, kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım vardı. Ne ezeli rakip onlar, ne de aralarında herhangi bir anlaşmazlık var. Trabzonspor ve Fenerbahçe, ligin otuzuncu haftasında, koskoca Süper Lig’de kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım. Evet, diğerleri ligden düştü, tutunma çabası bile gösteremeden tekerlenip gittiler. Galatasaray bir galibiyet ve bir beraberlik ile neredeyse şampiyon olacaktı. Beşiktaş’ın ne yaptığını ya da amacının ne olduğunu anlamıyorum. Bursaspor ise, ah affedersiniz beşinci büyük, beşinci şampiyon diyecektim, bu sezon üçüncü olabilmek için çırpınıyor. Bu yoğun tempolu maratonda, Trabzonspor hayati önem taşıyan bir puanı Eskişehir’in canım toprağında bıraktı. İyi futbol her zaman sonuç getirmiyor, Eskişehir maçında da buna şahit oldu Es-Es taraftarları. Niye böyle söylediğimi, maçı izleyenler daha iyi anlayacaktır. Zira öyle güzel ve öyle inançlı oynadı ki, Eskişehirspor futbolcuları, mutlak galibiyet avuçlarından kaçtı diyebilirim.


Gelelim haftanın ve belki de ligin en önemli maçına. Bakıldığında, Fenerbahçe için sıradan bir deplasman maçı olarak gözükebilir. Ancak Bucaspor maçı, Bursa’yla oynanan maçta kaybedilen iki puanın “artık” bir etkisinin kalmadığını gösterecekti. Kısaca maçtan bahsetmek istiyorum ben.

İnsan canı yandığında daha çok savaşır ya da acısına katlanamayıp pes eder. Bu akşam sahadaki Fenerbahçe, daha fazla savaşmayı seçen taraftı. Eğer bu maçı alamasaydı ve hatta mağlup olsaydı, şampiyonluğu gerçekten istemediğini düşünecektim. Öyle ki bu maçta kaybedilecek puan, tüm lig boyunca koşup ağları bulan gollerimizi hiç değerinin olmadığını düşündürecekti bizlere. Ama öyle olmadı…

Maça iyi başlayan ev sahibi takım oldu. İyi başlangıcının sonucu olarak da maçın henüz on beşinci dakikasında golü buldu. Bu golden yalnızca iki dakika sonra Emre hayatının en güzel golünü atarak skora eşitlik getirdi. Bu golden bilmem kaç dakika sonra, hayatımda ilk kez duyduğum ismi taşıyan Abdülkadir, hiç olmadık bir gol atarak devreye takımının 2-1 önde girmesini sağladı.

İkinci yarının başlangıcında, ilk ikisi kadar basit bir golü yine Abdülkadir ağlara gönderdi. Bu golden sonra Aykut Kocaman kritik bir değişiklik yaparak Caner’i maçtan aldı. Maça giren Stoch, sahanın canlanmasını sağladı. Ve ardından, hiç sevmediğim halde sürekli olarak “hayat kurtaran” konumunda devreye giren penaltı atışı. Alex’in kendine has vuruşuyla, fark bire iniyor. Henüz sahneden inmeye niyeti olmayan Alex, kafa golüyle skora yeniden denge getiriyor. Ancak maç hala bitmemişken Aykut Kocaman belki de yapabileceği en tehlikeli değişikliği yaparak orta sahadan adam alıp, forveti güçlendiriyor. Maça giren kim mi? Bu sezon ilk kez oynayacak olan Guiza. İlk kez sahaya çıktığı sezonda, 7 dakika o sahada kalan Guiza, maça girer girmez belki de Fenerbahçe’yi şampiyon yapacak golü atıyor. Golden sonra kendini kaybedip taraftara koşan Guiza’nın gol sevinci yalnızca onu değil, ekran karşısında çıldıran biz taraftarları da gözyaşına boğdu…

3-1’den 3-4’e gelip, son dakikaların adamı Andre Santos’un müthiş golüyle de maç 3-5 bitiyor ve Fenerbahçe tarihinin belki de en zor maçından galibiyetle ayrılıyor.

Okunu atmaya hasret Guiza, dünyanın en iyi kanat oyuncuları arasındaki Gökhan Gönül, görev yerinde devleşen panter kaleci Volkan Demirel, gemisini kurtaran kaptan Alex, bizi bu yerlere getirip zaferlerle yüzümüzü güldüren Aykut Kocaman ve diğerleriyle birlikte, zorlu ligin zorlu haftasını da galibiyetle geride bıraktık.

Biri kaybetmek mi dedi? O bizim lügatimizde yok beyler!

Önümüzde Trabzonspor’un Antep maçı var. Bu maçta büyük ihtimalle üçüncü kalecisini sahaya sürecek. Yaralarına bir yenisini mi ekleyecek yoksa şampiyonluğun hiç de kolay olmadığını mı gösterecek bilmiyorum. Fenerbahçe maçı alır ya da alamaz. Bu hafta maç kaybetmedik ya, şimdilik fazla bir şey düşünmek istemiyorum.

Bir gün maç izlerken öleceğim. Heyecandan, sevinçten ya da üzüntüden… Bana tüm bunları yaşatan Fenerbahçe’ye nasıl teşekkür etsem azdır, iyi ki varsınız!



29 Mart 2011 Salı

A, Milliler Geri Gelmiş!

Euro 2012 elemelerinde kader maçıydı bu Millilerimizin. Hiç beklemediğimiz şekilde aldığımız Azerbaycan mağlubiyetinden sonra, tam bir ölüm kalım meselesiydi bizim için. Avusturya’yla, kendi evimizde, Şükrü Saraçoğlu’nun o içten ve futbolun en iyi olduğu atmosferinde, kader maçımıza çıktık! Sakatlıktan henüz yeni dönen Arda, dünyanın en iyi sağ bekleri arasındaki Gökhan Gönül, panter kalecimiz Volkan Demirel, adam gibi bir Nuri Şahin, Hamit Altıntop, Servet ve diğerleri vardı sahada. İnanıyorduk, bu maçı almalıydık. Geçmişe dönüp baktığımızda Avusturya ile oynadığımız maçlarda aldığımız mağlubiyetler, galibiyetlerimizden daha çoktu ve bizi korkutmaya yetebilirdi. Son zamanlarda oynanılan milli maçlardaki istikrarsızlık ve diriliğin elden gitmesi yüzünden çok eleştirilen millilerimiz bu maçta geçmişi silip yeni bir sayfa açtı! İnandık, başardık! Şimdi kısaca maça bakalım.


Maça hızlı başlayan Millilerimiz, ilk on dakikadaki oyunuyla umut verdi. Bulduğu gol pozisyonları, kaçırdığı goller ve yarattığı fırsatlarla daha maçın çok başında bizim için iyi olacağını gösterdi.

Çok iyi organize olup her topu değerlendiren millilerimiz, maçın ilk çeyreğinden sonra düşüşe geçti. Ancak bu durumun bizi korkutmasına fırsat vermeden maçı toparlamayı bildiler. Sakatlıktan dönen Arda dedik, o öyle bir Arda’ydı ki, “ben buradayım, futbolum daha bitmedi!” tadında bir gol atarak hepimizi ayağa kaldırdı. Bu öyle müthiş bir andı ki tüm umutlarımız ve inancımız bu maçı alacağımıza işaret ediyordu.

Bir tarafta Avusturya’da Türkler, diğer tarafta Türk liglerinde oynamayıp Türk milli takımını seçen diğer Türk futbolcular. Nasıl bir mücadele, hırs ve azimdi bu akşamki…

İkinci çeyreğin sonunda, yirmi sekizinci dakikada golü bulan Arda, ufak bir sakatlık geçirerek yürekleri ağızlara getirdi. Sakatlığının ardından sahalara golle dönmesi ve bu golünü en gerekli zamanda atması, bizim gözümüzde var olan değerini arttırdı Arda’nın.

İkinci yarıya ilk yarıya oranla kötü başlayan milli takımımız, maçı oldukça uzun bir süre 1-0 önde sürdürdü. Taraftarın desteği, Hiddink’in futbolcularımıza olan güveni ve yine o futbolcuların bitmek tükenmek bilmeyen hırsı ile ilk golden tam elli dakika sonra Gökhan Gönül ile görüp görebileceğimiz en harika gollerden birini atmış, maçı 2-0’a getirmeyi başarmıştık. Bu dakikadan sonra ofansif oyun, yerini defansa bırakacaktı. Ancak golden yaklaşık altı dakika sonra Çek hakemin verdiği inanması zor penaltı kararı, hepimizi endişelendirdi. Sırada bana göre en iyi kaleci olan Volkan, panter Volkan, demir el Volkan vardı. Sahadaydı. Ardından on binlerce taraftarı ismini haykırıyor, tam önünde rakibi onu yeneceği anı bekliyordu. İlk değildi bu penaltı kurtarışı, söz konusu Volkan iken son da olmayacaktır. Ve penaltıyı kurtaran Volkan, hepimizin yüreğine su serpti!
Son olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim, maçın bitimine az bir süre kala taraftarın sahaya attığı bayram ve diğer yabancı cisimler gerçekten çok kötü bir görüntüydü. Zafere bu kadar yaklaştığımız bir maçta bu bize hiç yakışmadı!


Maçı 2-0 alarak Avusturya ve Belçika’nın önüne geçtik. Kader maçında inancımız ve irademizle kendi kaderimizi yazdık. Euro 2012 için şansımız da inancımız da arttı. Deplasmanda da alması zor bir maç olmayacak bu. Oynadığımız futbol, attığımız çalımlar, kale çizgisinin hemen yanından kurtardığımız toplar ve asla bırakmadığımız defans olduğu sürece, yolumuz açık!
Uzun bir aradan sonra A Milli takımın oynadığı en iyi maçtı diyebilirim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...