tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Haziran 2014 Perşembe
Bir Garip Rusya, Dünya Kupası Yolunda
Yıl oldu 2014, atamayana hala atıyorlar arkadaşlar...
Bu deyimin bugünkü, yani bu maçtaki kurbanı da Rusya idi. Lakin burada, durum biraz farklıydı. Rusya attı, atamadı demek olmaz. Atmasına attı da, golden sonra öyle geniş açılarla yaslandı ki sahaya, ikinci golü bulma zahmetine bile girmediler. Ki, en kritik maçları idi Cezayir ile olan... Sonunda ne mi oldu?
Maçı rölantiye alacak ikinci gol Ruslardan gelmeyince, Cezayir misler gibi bir duran top organizasyonundan golü buldu...
Son birkaç gündür soluksuz bir takip yapamadım Dünya Kupasında. Bu akşamki maçı da izleme niyetim yoktu doğrusu. Gizli favori Belçika'nın, Kore'den maçı kolaylıkla alıp ikinci tura çıkacağına zaten emindim. Bu da gerçekleşti. Aynı saatlerde oynanacak olan Cezayir-Rusya maçını, en çok da Cüneyt Çakır faktörü sebebiyle merak ediyordum.
Kişisel koşturmama son verdiğimde, maçın ikinci yarısına denk gelebilmiştim anca... Rusya destekçisi babama kalırsa, bizim Cüneyt biraz 'insafsız' yönetiyormuş maçı. E haydi bakalım, oturup ben de izleyeyim dedim.
Kamera gösterdiği müddetçe, aslında sahadaki adamlardan çok, tribündeki yürekli izledim ben. Daha sıcak, daha içtendi hepsi. Cezayir beraberlik, diğer bir deyişle ikinci tura yükseliş golünü bulduktan sonra tribünde çığlık kıyamet sevinenler; Rusya'nın her atağından nefessizce dua ediyorlardı. Sanırım bunu görmek hoşuma gitti. Bir de maç sonunda elenen taraf Rusya olunca, tribünde içkisiyle baş başa kalan Rus abimizin içler acısı halini görmek de üzmedi değil doğrusu.
Cüneyt Çakır'a değinecek olursam, maçın tamamını izleyemediğim için kesin konuşmam yanlış olur. İkinci yarıyı kötü yönettiğini söylemem mümkün değil. Tek takıldığım kısım, bir taç atışını yerinden kullanılmadı diye defalarca tekrar ettirmesiydi. Yoksa bizim Cüneyt fazla mı takıntılı, ne dersiniz?
Yani kısacası, ölüm kalım maçından sağ çıkan Cezayir oldu beyler.
Ruslara üzüldüğümü ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Kendilerini bu kadar salıp bu denli az istekle oynamaları, bu sonucu hak ettiklerine işaret ediyor bana kalırsa.
Önümüzdeki maç, Cezayir-Almanya. Güzel olacağa benziyor ve de heyecanla bekliyoruz bakalım!
Neler Var:
2014 Dünya Kupası,
Almanya,
Belçika,
Cezayir,
Cüneyt Çakır,
duran top,
Dünya Kupası,
gol,
Kore,
Rusya,
taç,
Taraftar,
tribün
2 Nisan 2012 Pazartesi
Baş, Gövde, Bacak
Bir Trabzonspor maçı, Fenerbahçe için en fazla ne kadar zor olabilir?
Bundan bilmem kaç ay öncesinde çıkan, yer yer haklılığını kanıtlayan bir karar doğrultusunda, eğer sen gittiğin deplasmanlara, adı “derbi” olmasa bile taraftarını götüremiyorsan, zor olur elbet.
Zor olur, çünkü tribünde taraftar adını taşıyan kimseyi göremezsin. Söz konusu rakip takım olsa dahi.
Eğer bir yerlerde hata varsa, bu hatanın başını tribün kültürü oluşmamış insanların tribünlere alınması çekiyordur. Futbolu sevmek futbolu bilmek değildir. Ve sen, kendi takımının zarar görmesini göze alarak birtakım eylemlerde bulunuyorsan, bir katilsindir. Futbol katili, futbol teröristi ya da.
Diyelim şimdi can almadı sahaya atılan bıçaklar.
Peki ya sonra?
Bunun bir garantisi var mı?
Benim futbolcumun, sahada oyununu oynarken bir kendini bilmez yüzünden ölmeyeceğinin bir garantisi var mı?
Neye göre güveneceğim, nasıl gözüm arkada kalmadan takımımı sizlere emanet edeceğim?
Böyledir işte sizin futbol bilginiz, yemininiz, kültürünüz.
Böyle oyunlar, böyle skorlar hak ettiğiniz.
Türkiye’de ne futbol oynanır ne tribüne destek verilir.
Kadınların tribüne girmesiyle değil, can alma hırsıyla tribüne girenlerin oradan çıkarılmasıyla biter ancak bu şiddet.
Biz size gol atamazsınız demedik, profesyonel olamazsınız dedik. Olsa olsa beyaz atletten, çakıdan ve pet şişesinden futbol olursunuz.
Neler Var:
Fenerbahçe,
Futbol,
Spor Toto Süper Lig,
Taraftar,
Trabzonspor,
tribün
6 Şubat 2012 Pazartesi
Ağlatan Sow
“Seninle ölmeye geldik” diyor ya hani Beşiktaş taraftarı. Derbiden sonra ölsünler zaten; ölmüşlerdir ya da. Çoğu kahrından ve bir kısmı da hazımsızlıktan.
Bazı tezahüratlar gerçek olsun diye yazılmıştır. Mesela, “Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz” diyoruz. Yeniyoruz da. Sadece sahada değil. Filede, potada, ringde, kürekte… Bir bir yeniyoruz Fenerbahçe düşmanlarını.
Akşamki maç mı? Onun için söyleyecek çok fazla şeyim yok. Maçı anlatmaktansa, tribünü anlatmayı tercih ederim. Karmaşa içindeki güzelliği, hasreti dile getirmek gerek.
Taraftar grupları arasında, bir çeşit anlaşmaydı aslında. En başında, konuşulduğunda öyleydi sadece. Konuşulanları hayata geçirmek konusunda sıkıntı yaşandığı kesin. Felakete döndü sonra, büyüyen alevlere ve atılan pet şişelere… Belki de takım sevgisinden evvel, taraftarlığını sorgulamalı insan. Takımına katkı sağlayıp sağlayamadığını bilmeli. Öylesi daha bilinçli ve tabii daha güvenli.
Her şeye rağmen iyiydi tribün. Olmaması gerekenler, ‘olmamasına’ rağmen olduruluyor zaten bir şekilde. Ona çok da dokunmamalı o yüzden. Tribün güzel, tribün kültür ve aşktır; uygulamada başarılı olana. Ruhunu orada bulmak gibi aslında. Takımın neredeyse, sen hep orada olacakmışsın gibi.
Tribünde sözün özü, Çarşı’dan bir Kanarya geçti. Öyle de çok hasar bıraktı ki. Yaraları nasıl sarılır, bilinmez.
Ayağında krampon ve üzerinde Çubukluyla, onlarca adam gördüm ben Saraçoğlu’nda. Nice ilk maçlara tanık oldum, bazen dile geçmemiş sonlara.
Ne Carlos’un ilk golü ne Guiza’nın geç kalmış oku ne de Alex’in röveşatası böylesine ağlattı beni. Bir Sow vardı ki dün sahada, 90+2’de gelen golle boğazımdaki düğümleri gözlerimdeki yaşa çevirdi.
Aslına bakarsanız, Sow’un iki tarafı da ağlattığı kesin. Siyah-beyazı üzüntüden, Sarı ve Laciverti sevinçten.
Defansta Yobo, golde Yobo, preste ve orta yuvarlakta Yobo. Çok iyisin ama bir Tota olamazsın.
Neler Var:
Beşiktaş,
Çarşı,
derbi,
Fenerbahçe,
Kanarya,
Sow,
Şükrü Saraçoğlu Stadı,
Taraftar,
Tota,
tribün,
Yobo
15 Aralık 2011 Perşembe
Tribünden Sahaya Futbol
Güzel adamlar sahada oldukça güzeldir futbol. Sahayı besleyen tribünse bir artıdır çoğu zaman. Lakin sapla samanı karıştırmadaki ustalığımızı, tezahürat ile maçı karıştırmada da kullandığımızda bir eksiye döner kendileri.
Demek istediğim ne mi? Bir Avrupa maçında, adını dünyanın çeşitli liglerinde öyle ya da böyle duyurmuş milli futbolcuna küfür etmenin çirkinliği. Evet, tam olarak bundan bahsediyorum.
Futbol ne zaman mı izlenir?
Kramponuna tapılası Almeida her çalımında alkış aldığında,
Formanın hakkını vererek her pozisyona giren Pektemek golünü attığında,
İsmail’in saha içi dramını objektif yorumladığında,
Karşı takım kalecisini başarılı bulduğunda- ki bu aslında senin başarındır-,
Veli’nin yaptığı hatalara: “tecrübesiz, düzelir” diyebildiğinde,
“Başındaki” adama iyi ya da kötü sahip çıkabildiğinde izlenir futbol.
Ne zaman mı izlenmez?
Seninle fiilen alakası olmayan bir futbolcuya, “talihsiz” küfürler ettiğinde,
Avrupa’da başarıya koşarken, rakip takım futbolcusuna çakmak attığında,
“Aklan da gel” dediğin adam aklanmadığı halde, sadece o dört duvardan çıktı diye sahiplendiğinde,
Kendi başarına gölge düşürsen bile bir başka takıma laf attığında,
Saha içinde profesyonelliğe aykırı her adımında senin futbolun izlenmez Beşiktaş.
Ne zaman ki güzel adamlarını, kaliteli kadronu haddini bilmez bir avuç insandan soyutlarsın, o zaman tebrik edilir başarıların.
Avrupa’ya, Asya’ya, Amerika’ya… Nereye gidersen git, nerede başarılı olursan ol, üzerinde dalgalanan bayrağa ne zaman ihanet etmez, armanı taşıyan futbolcuyu küfürle beslemezsin, o zaman göklere çıkarsın Kartal.
Ki bu aynen Fenerbahçe, Galatasaray, Bursaspor ve diğerleri için de geçerli. Sizler kendi başarılarınızla anılmayı “başardığınızda” asıl şampiyonluğa ulaşmış olacaksınız.
Zaten futbol bir çeşit siyah çantalara taşınmışken, bir de tribün coşkusunu rezil etmeye hiç lüzum yok.
Biz ki aylardır aynı şeyleri söylüyor, birlik olup savaşmalıyız diyoruz. Ama kime, neye? Birbirine düşman olmuş, dağılmayı çoktan yaşamış “Türk” takımlarına… Değer mi? Asla.
Neler Var:
Almeida,
Beşiktaş,
Bursaspor,
Fenerbahçe,
Futbol,
Galatasaray,
İsmail,
Mustafa Pektemek,
tribün,
uefa,
Veli Kavlak
9 Aralık 2011 Cuma
Hukuk Devleti
Fiilen hiç tanımadığınız birini özlediğiniz oldu mu? Benim oldu. Hep oluyor. Her gün özlüyorum.
Mustafa Kemal Atatürk’ü… Onun yarattığı Türkiye’yi, onun ayak bastığı şehirlerin havasını, bakışlarındaki keskinliği, sözlerindeki güveni ve sadakati. Yarattığı ve devleştirdiği hukuk devletini, öyle çok özlüyorum ki.
Uygulama konusunda belki sıfırız ama çok iyi “örnek” alırız ülkece. X ülkenin ileri teknolojisini örnek alır, çalışmalara başlarız. Sonra beceremez batırırız. Bir süreklilik halinde devam eder bu. Ekonomi, ticaret, ulaşım vs diye…
Sonra sıra neye mi gelir? Türkiye’nin bundan yaklaşık üç-dört sene öncesine kadar “tek yumruk” olmayı başarabildiği yegâne şeye, futbola gelir. Birilerini örnek aldığımızdan ya da uygulamada barısızlığa düştüğümüzden değil bu kez…
Kurulu birtakım düzenleri, yanlış yerden bozmaya başladığımız için. Ne mi olur? Çatırdar futbolun bel kemiği; milli takım. Öznelleşir ülkede futbol adına her şey. Basitleşir, kuru bir “şey” ile ifade edilir sayfa sayfa metinlerde…
Taraftar değil, yandaş olursun sonra. Kendi içinde bile ayrılırsın zamanla. “Çok seven”, sevenden üstün görmeye başlar kendini. Ardı arkası kesilmez bunun.
Sokaklarda, mahalle aralarında bir küçük pet şişesiyle futbol oynayamaz artık çocuklar. “Kaleye sen geç!” tartışmaları ile sonlanmaz günleri. Kırılmaz hiçbir berberin camı. Anneler terlemesinden korkmaz artık çocuklarının…
Türkiye’de futbol biterse, esnaf arası sohbetler sonlanır evvela. Arka sıralarda derbi sonları çekişmeler yaşanmaz bir daha. En başta da dediğim gibi, sen düzenlemeye yanlış yerden başlarsın ve kalplerdeki sıcaklık söner zamanla…
Adalete, polise, savcıya, hâkime, başkana güven yiter gider sonuç olarak.
Ne mi kalır elimizde? Bir çeşit özleme sarılır geçmiş. Heyecanlanmak istersek eski maçları izleriz belki. Bir alt lig daha çekişmeli olabilir pekâlâ. Tribün sözlüklerden silinir, başka “şeyler” doldurur yerini.
Evet, en iyi senaryom bu şimdilik. Hukuk devletimde, adalete olan inancımı yitirmeme çabalarımla, “başımda” olan yöneticilere güvenimi yitirme arasında gidip geliyor, kendimle, kendi içimde, kendime karşı savaşıyorum.
Herkes hayatını yaşıyor. Bense 3 Temmuz’dan beri sadece hayattayım.
Neler Var:
Atatürk,
Fenerbahçe,
Futbol,
şike,
tribün
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




