şampiyonlar ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şampiyonlar ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2014 Salı

Demba Ba vs. Szczęsny

Maça ve dolayısıyla konuya geçmeden evvel, Arsenal kalecisi abimizin adının nasıl yazıldığını Google'layarak bulduğumu itiraf etmek istedim.
Şimdi asıl mevzuya, yani, bir yanda Fenerbahçe diğer yanda Beşiktaş maçlarının olduğu akşama geçebiliriz.

Beşiktaşlı güzel arkadaşlarım günler günler öncesi maç bileti almak için sıraya girmişler. Birçoğuna maça gitmek istediğimi, maça bir iki gün kala söylediğimden hepsi şikayet etti bana. Zaten saatlerce sıra beklemişler bilet için, söylesem alırlarmış falan. Nereden bilecektim ki? Sıra olayından rahatsızlık duyan arkadaşlarım "Passolig" almamış olanlardı, keşke alsaydık, diyenleri dahi duydum. Oysa geçen yıl tribünde en çok karşı çıktığımız şeydi bu.
Gerçi ben ne geçen sene kombine aldım ne de bu sene alacağım. Maddi açıdan biraz daha rahatladıktan sonra eski kombine düzenime devam ederim diye düşünüyorum. O zamana kadar da, passolig bilet konusunda en büyük yardımcım olacak ister istemez...

Beşiktaş'ın bu önemli maçı önce çok sevgili Süleyman Seba anısına saygı duruşuyla, hemen ardından da üçüncü saniyede Beşiktaş lehine kaça golle başladı. Devamında, en azından ilk yarıda birkaç önemli pozisyona daha girmeyi başarmış olsa da Beşiktaş, ben kulağımı taraftarın tribünde oluşturduğu güzel ahenge verip, maç içindeki tuhaflıkları izlemeye koyuldum.

Sanırım şunu söylemeden edemeyeceğim ki, Bilic bana artık samimi gelmiyor. Evet, başlarda ben de herkes gibi bu adamı çok samimi ve 'bizden' buldum ancak o zayıf vücuduna oturtmaya çalıştığı kabadayımsı hareketleri ve aşırı artmaya başlayan maç esnasındaki çalımları bana çok yapmacık gelmeye başladı. Dolayısıyla acayip de soğudum kendisinden. Kamera ne zaman ona dönse elleri belinde ve pantolonunun içinde, gömleğini düzeltiyor omuzlarını geriye vere vere. Sanırım ben bundan çok tiksindim...

İlk ve ikinci yarıda Beşiktaş'ın peş peşe kaçırdığı goller beni zaman zaman deli etse de, ani ataklarla Beşiktaş kalesini sağlama yoklayan Arsenal, durumu her şartta dengelemeye yetecek gücü olduğunu gösterdi bizlere.

Bu maçın sonucunun ne olduğu bana kalırsa çok da önemli değil lig açısından. Çünkü tahminlerimde yanılmayacağımı ve Fenerbahçe ile Galatasaray'ın şuursuz oyunlarındaki boşluğu fırsat bilirse eğer, Beşiktaş'ın şampiyon olacağına inanıyorum.

Bir de yıllardır izlerim şu futbol denen oyunu ama hala başta Arsenallı futbolcuların tamamı olmak üzere, vücudu sağlam tüm adamların niye ısrarla dar ve üstlerine yapışan forma giydiklerini bir türlü anlamam. Üzgünüm beyler ama hiç de seksi olmuyorsunuz. Böyle daha çok alçıdan yapılmış heykel gibisiniz.

Demba Ba iyiydi, hoştu, güzeldi. Çabuk uyum sağladığı Beşiktaş'ta parladığını söylemem çok da yanlış olmaz sanırım.

Maç ilgili söyleyeceğim bir diğer şeyse, sonunu zor getirdiğim. O kadar çok uykum geldi ki maçı izlerken, keşke Fenerbahçe'nin Roma ile olan maçını izleseydim demeden edemedim haliyle.

Son olarak kısaca toparlayacak olursam, maçın son 10 dakikasına bir kişi eksik giren Arsenal karşısındaki Beşiktaş'ın şüphesiz en çalışkan ismi Mustafa oldu. Lakin paslaşırken bile organize olamayan ve birbirini göremeyen bir Beşiktaş vardı ki bu da, deplasmanda onları epey zorlayacaktır diye düşünüyorum. Ve özellikle de maçın uzatma dakikalarında Beşiktaş baskıyı arttırmış olsa da, "futbol şansı" onların yanında kalmayı seçerek maçın 0-0 bitmesini sağladı.



Dipnot: Şu fotoğrafı koymasaydım inanın içim rahat etmezdi. Belki Beşiktaşlılar görünce bana kızacaklar ama ben daima birçok yerde Beşiktaş'ı desteklemiş biri olarak, şu görüntüye o zaman da hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Şimdi de paylaşmanın tam sırası olduğunu düşündüm...

12 Mayıs 2013 Pazar

Miyav!




Son birkaç gündür “Kediye rakı içirirsek ne olur?” diye düşünüyordum. Ne garip, öyle değil mi?

Bu sorumun cevabını bu akşam, tribündeki rakip takım taraftarı takımına küfrederken santrada “zıplayan” Galatasaraylı futbolcular sayesinde almış oldum. Bazı kediler, “Aslan sütü” olayını çok yanlış anlamışlar sanırım.

Ah be Fatih Terim. Ah be İmparator Terim! Sen de ayranı mı fazla kaçırdın, ne yaptın bilemedim. Sahi, sence ne zaman göreceksin Saracoğlu’nda bir Galatasaray galibiyetini? En son gören futbolcularının başında yine sen vardın. Onlar pes edeli çok oldu zaten. Sen ne zaman geniş çaplı hayaller kurmaktan vazgeçeceksin?

Şampiyon gelmişsin, şampiyon gidiyormuşsun. Eyvallah, öyle oldu da, sizce de bu sene çıta biraz yükselmedi mi? Geçen sene en azından beraberliği kutluyordunuz. Bu sene ise mağlubiyeti. Eh, her geçen sene sızı artıyor tabii hocam, haklısınız…

Bu arada asıl sormak istediğim soru, Drogba’nın bu maçta oynayıp oynamadığı. Çünkü ben kendisini, Fenerium Alt D tarafından pek net göremedim de. En son Akhisar maçından hatırlıyorum Drogba’yı. Sanırım orada bıraktınız, 60. Dakikada.

Fenerbahçe’ye gelecek olursak.

Artık bazı şeyler kesinlikle değişmeli. Galatasaray galibiyeti hiç kimsenin yelkenlerini suya indirmeyecektir. Sesimizin ulaşabildiği her yerden, hala “istifa” demeye devam…

Belki bizim söylememizle ve de benim yazmamla olmayacak ama şu an için en büyük isteklerimden biri de Volkan’ın bu takımdan gitmesi. Maç içindeki olayda haklı olup olmaması beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Yıllardır Volkan’ın yaptığı hatalarla bile birçok insan kriz geçirdi. Ki bunu Fenerbahçe takımının tamamına yorduğumuzda, durum sahiden de vahim.

Bizde sevinecek bir şey yok. Galatasaray’ı yendik, klasik. Bence bu Şampiyonlar Ligi durumumuz dışında hiçbir şey ifade etmiyor. Şu sıralar tek bildiğim ve inandığım, dibe vurmadan yükselemeyeceğimiz. Yenilenme, yapılanma şart.

Şükrü Saracoğlu Stadı’nda sezonu böylece kapatmış olduk. Taraftarın, takımı deli gibi özleyeceği üç ay var daha önümüzde.

Hakkını verelim, güzel kapattık maçı.
Saha içinde iyi mücadele eden takım, tribünde sesi yettiğince takımına destek olan taraftar ve “santrada miyav diyen bir aslanla”, bir derbi daha geride kaldı.

Sonuç mu?

14. yıl.

26 Kasım 2010 Cuma

Her Horoz Kendi Çöplüğünde!

"Bursa bizim her şeyimiz… Canın sağ olsun Ertuğrul hoca, en azından arada bir kulübedeki yerinden kalkıp surat astın, asabi ve üzgün mimikleri falan yaptın. Helal olsun Bursa taraftarına da, yalnız bırakmadı takımını. Olsun canım, o gönüllerin birincisi. Eh, Şampiyonlar Ligi’nden de gol atmadan dönmedik en azından… “ gibi sözler beklemiyorsunuz herhalde benden? Yok, yok bunu sadece benden değil, Bursa taraftarından bile beklemeyin!


İzlediniz değil mi maçı? Eminim taraflı tarafsız herkes, en azından gol görmek, üstün futbol izlemek, ilk kez bir futbol maçı izlerken heyecanlanmamak için göz ucuyla da olsa bakmıştır televizyona. Türk futbolunun rezilliğinin, acınılası halinin faturasını sakın ola ki, Bursa’ya kesmeye kalkmayın. Bu maç, bu oyun, bu futbol hepimizin ayıbı! Sahada dört dönmekten afallamış Bursalı oyunculara kızmayın. Onların afallamasının sebebi Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor, Sivasspor’dur… Sen dizini kırar, kendi liginle yetinmeye çalışırsan, tarihinde “Avrupa”yı ilk kez duymuş bir Türk takımının devler karşısındaki çıtır çıtır ezilişine böyle yanar, söver, hatta gülersin içten içe… Gülmeyin, kızmayın. Bu, Türk futbolunun ayıbıdır! Hatta milli takımın, tüm teknik direktörlerin, medyanın ayıbıdır. Varsın İspanya gülsün, dünya gülsün bize… Biz eksiklerimizi tamamlamayıp bir başka takımın yanlışlarıyla alay ettikten sonra, kim gülerse gülsün!

Bursa’nın hiç mi hatası yok diyeceksiniz. Tabii ki var! Bir zamanlar, Türk futbolunun kanayan yarası altyapıdaki tazecik futbolculardır demiştim. Ekleyeyim bir de, tembellik bizim sarılması en zor yaramız. Gün olur ki adam akıllı çalışmayı öğrenir, çıktığımız maçlarda akıttığımız terin hakkını vermeyi amaçlarız, o zaman yaramıza ilacı buluruz… Adamlar on sekiz yaşındaki çocuğu Şampiyonlar Ligi maçına çıkarıyorlar. Skor ve oyun üstünlüğünün etkisi büyük tabii bu hamlede. Ama yine de yaptıkları büyük cesaret değil mi? Biz daha lig maçlarında genç yeteneklere şans tanımıyoruz. Çekiniyoruz, ya ayak uyduramazsa diyoruz. Çünkü biliyoruz, hepimiz biliyoruz. Adamlar gerektiği gibi çalışmıyor! Bunun sorumlusu ne bir teknik direktör olabilir ne de yönetim. İstikrar, inanç, azim ve istek gerekir. Sen kendi liginde dibe vurmuş takımlara Şampiyonlar sahasında yenil, hala “yıldız” transfer peşinde koş, kendi liginde onu bunu öyle ya da böyle yen, sonra da geç karşıma Türk futbolunun yeni yüzü ol. Bu ne ya?! Nerede kaldı bunun savaşı, inancı, direnci…

Sahi, dün akşam Bursaspor’un kalesini koruyan biri var mıydı? Ben fark edemedim de…


Diyorum ki ben, bu “çukur”dan çıkmak için iki yol var… Ya sen, Türk Futbol Federasyonu olarak işi ciddiye alıp bir adım atacak, çözüm bulacaksın ya da yine kendi çöplüğünde ötmeye devam edeceksin. Ligde senin için en az gol yiyen takım diyecekler, tarihinde ilk kez kupa kaldırdın diye çıktığın maçlar derbi olacak, İstanbul takımları seni gözünde büyütecek, sen o bizim baş tağcımız üç büyüklerimize kafa tutup onlardan iyi olduğunu savunacaksın; sonra Avrupa futbol basını geçecek karşımıza, Türk futbolu çöküyor diyecek.

Şimdi hepimiz neyin ne olduğunu anladığımıza göre, her horoz mümkün olduğunca seri adımlarla kendi çöplüğüne gitsin. Artık ötecek mi, hatalarını örtecek mi bilmiyorum. Tek bildiğim, birinin bu işe el atması gerektiği.

1 Ekim 2010 Cuma

Bojan Krkic Perez

Nereden çıktı şimdi bu çocuk? diyeceksiniz, durun açıklamamı yapayım. Yazmak için haklı sebeplerim var!
Bizim Bojan diyorum ben ona son birkaç haftadır, gayet de bizden görüyorum onu. Ufaktan bahsedeyim size ondan; tanıyanlarınız, sevenleriniz hatta hayranı olanlarınız vardır elbet.
20 yaşında olduğuna inanabiliyor musunuz? Ben inanıyorum, hayret de etmiyorum :)) Zira Barça'nın kadrosunda genç isimlerin yeri çok. En iyi iki örnek Pique ve Messi benim için. (Onları sevdiğin için yazdın. Hadi Hadi.)
1990 doğum bizim Bojan. Bakmayın sürekli Messi ve Pique ile "takıldığına". Gelecek de Messi'nin yerini alacağı söylentiler var, hak vermiyor da değilim hani. Çok büyük olmasa da bir şeyler bekliyorum o çocuktan.
Futbolunu seviyorum. Serii ve kaliteli oynuyor. Pasları kuvvetli, isabetli çoğu. (Yok artık, saymadın herhalde?)
Geçen gün ki Şampiyonlar Ligi maçında fark ettim onu yazmam gerektiğini. Kısa da olsa, konu edeyim dedim, çok da iyi yaptım.
Baya da bir sevimli bizim Bojan. Ama resmi bir ilişkisi var, aman he! : ))
Bakalım, dediğim gibi bu çocuktan fazla şey bekliyorum, özellikle yakın takibe aldım haberiniz olsun. Arada not düşeceğim Bojan ile ilgili, şimdilik bu yeter.


Dipnot: Messi'nin yerini alacak dedik, ispatımız da var tabii. O daha Barcelona ile ilk resmi maçına çıktığınd ismini bile bilmiyordum. Zamanla öğrendim. Nasıl mı? Maç performansıyla falan değil, bizzat attığı gollerle. Barca altyapısında 7 yılda 889 gol atmışlığı var, azımsanacak bir rakam değil bence.



Devler Ligi’nde Bir Cüneyt Çakır


“Cüneyt Çakır” ve “Avrupa maçları” aynı cümlede kullanıldığında çok da tezatlık yaratmaz aslında. Avrupa takımlarının kulak aşinalığı var ona, bayat gelmiyor bu yüzden göze de… Ama elbette şampiyonlar ligi bir ilk oldu Cüneyt için.


Devler Ligi’nde grupların ikinci maç hakemleri açıklandığında herkes de bir , “n’oluyor ya?!” havası vardı. Bizim, eli de gönlü kadar kart zengini olan hakemimiz Rubin Kazan-Barcelona maçını yönetecekti; haydi hayırlısı dedim duyunca, Pique kart görmese’ler falan gerdi ardından…

Maçın bitiş düdüğü, başlangıcın ki kadar saniyelikti bunu söyleyeyim önce. Cüneyt Çakır’ın maçı nasıl yönettiğini ele alacağım ama maçı ekran bakışıyla yazmamak da olmaz hani.

Çarşamba akşamı sahada gördüğümüz Barca, her ne kadar telaşlı oynamış olsa da, gözümü futbola doyurdu! Bu zaten hep böyle oluyor. “Barcelona futbolu keyif vermez!” diyenlere hep karşı çıkarım kendi içimde, zira Barca futbolun da ötesinde benim gözümde.

Dün maça ilk 11’de başlayamayan Messi’nin sakat olduğunu biliyorduk. Bizim cânım hakemimiz Cüneyt’in Rubin’e penaltı vermesiyle bin bir telaş aldı Katalanları. Kulübede yerinde duramayan bir Guardiola, sahada net vuruşlar yapamayan Barcalılar ve Gökdeniz vardı. Ne kadar istekli oynadı akşam, oysa futbolunu çok da sevdiğimi söyleyemem. Aslına bakarsanız Messi’nin oynamadığı her maçta, Messili ve Messisiz Barca arasındaki farkları da görüyoruz. Rubin’deki defansın kalitesini de es geçmeyeyim, etten kemikten değil, demirdendi hepsi sanki. Geçebilene aşk olsun!

Penaltı Maçı

Evet, evet yine aynı şeyi söyleyerek söze başlayacağım. Penaltıyı sevmiyorum, penaltıdan atılan golleri takdir etmiyorum, eğer kader değiştirici ve beraberlik sonucu atışı şeklinde de değilse, atılan penaltılara saygı duymuyorum. Buyurun, istediğinizi söyleyebilirsiniz ama kesinlikle futbol zevkimi dibe vuruyor benim bu atışlar. “zekâ işi” diyor bir arkadaşım penaltı atışları için, ben de tamamen ona katılıyorum ama bir eksik belki de bir fazlayla. Durağan topların müthiş önemi vardır bende, hele orta sahanın biraz ilerisinden atılan serbest vuruşların tadından yenmez! Ama işte diyorum ki, zekânı kullanacaksan penaltıda değil, orada kullan kardeşim. Neyse, bu konudaki görüşlerimi gayet iyi biliyorsunuz artık, maça dönelim.

Demiştim ya, bol kartlıdır bizim hakemimiz diye. Türk futbolcuları yalnız değil artık, Barcalılar’ın da ağzı yandı onun kartlarından! Maçı iyinin üstünde yönetti, ona sözüm yok. Kartların bir kısmı yerindeydi, penaltılar da öyle. Ama ne yazık ki talihsiz bir maça denk geldi, tam tadını çıkaramadık. Cüneyt Çakır’ı daha iyi, burada iyiden kast büyük turnuvalardır, maçlarda görecek miyiz, sanıyorum bunu bize zaman gösterecek ama kendisinden ümidim var açıkçası.

Berberliğe sevinen bir Rubin Kazan teknik adamı, kendini paralayan bir Guardiola, sakat halde takımına destek verip yararlı olabilmek için maça giren Messi, anlık kayıplarla serbest vuruşlardan gol kaçıran bir Pique vardı dün sahada.

Şampiyonlar ligi gruplarda ilk maçı 5-1 alan Barcelona, bu maçta berabere kalarak 1 puan ile evine döndü. Beraberliği ise, Rubin Kazan’dı.

Unutmadan, en üst paragrafta maç öncesinde söylemiş olduğum, “Pique kart görmese bari…” dileğim gerçekleşmedi, o da Cüneyt’ten nasibini alarak en azından sarı kart görerek maçı tamamladı.

Not: maçta kırmızı kart gören olmadı. Bu iyi bir şey!

16 Eylül 2010 Perşembe

Şampiyonlar Ligi Bambaşkadır!

Evet ben oturdum sakinleştim ve Şampiyonlar Ligi'ndeki Bursa değerlendirmesi yaptım. buyrunuz okuyunuz efenim.
Geçen sezonun son maçında Bursaspor’a karşı tarifi imkânsız bir kızgınlık duymaya başlamıştım. Henüz bu durumu aşmış değilim tabii. Ayrıntıya girip geçen sezonu hatırlamak ve hatırlatmak gibi bir niyetim yok elbette. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, Bursa kupayı şahlanaraktan kaldırırken ben bu konuda olur olmaz yorum yapan herkese bunu diyordum: şampiyonlar ligi bambaşkadır! En nihayetinde de öyle oldu tabii, daha başlangıçta rengini belli etti bizimkiler. Tırnak içinde söylüyorum, taraflı tarafsız kimse kızmasın bana, sert eleştireceğim Bursa’yı. Zira Beşiktaş’ın saçma bir şekilde yenilmesiyle kupa kaldırmak, lige iyi başlamak ya da her neyse ile şampiyonlar liginin gemisi yürümez, benden söylemesi! Bakın Fenerbahçe’ye, sizin dilinizden düşmeyip “çerez” dediğiniz Young Boys’a elenerek kendi ayağını kaydırdı. Gerisi kendiliğinden geldi zaten…


Maça dönecek olursam, dün akşam sahada oynayan bir Bursasporlu gören var mıydı? Ah, çok pardon! Volkan dışında tabii ve bir de, kalecileri. Hakkını yemeyelim, adam hayatınız boyunca bir daha asla göremeyeceğiniz kadar basit goller yedi. Devler liginde boy gösteriyor ne de olsa, yeridir!

Valencia’nın da çok iyi oynadığını söyleyemeyeceğim, oldukça vasat futbolla bu maçı aldıkları için şaşkınım sadece. Ama hata bizimkilerde, dakika 80 sen 3-0 gibi bir skorla geridesin ve kendi sahanda pas yapıyorsun. Niye? Daha ne kadar gelir sanıyorsun o futbolcular senin sahana? Hayır, anlamıyorum şunu, zaten geridesin ve beraberlik bile mutlu edecek seni. Öyleyse atak yapsana arkadaşım, en fazla kaç gol yiyebilirsin daha? Dün daha hiç de organize olmamış bir Bursaspor vardı, içten içe üzüldüm aslında… Maçta tek beğendiğim, Bursaspor’a gönül veren taraftarın hoş görüntüsüydü, içimizi açtı, ne güzel oldu…

Bursaspor’a: İşte Şampiyonlar ligi bambaşka bir şeydir, daha yolun en başında bunu görmüş oldunuz. Öyle Ertuğrul hocanın dediği gibi, iki takımın da 11 kişi olmasına bakmaz bu işler. İspanya’nın düzeyi senden düşük bir takımına karşı oynuyorsun ama baskı kurmuyorsun. E o zaman niye çıktın maça? Pardon, hiç mi izlemediniz İspanya futbolunu? Öyleyse söyleyeyim ben size, İspanyollar orta saha adamıdır. Eğer orta sahanızda bir açıklık ve dengesizlik yakalarsalar, vay halinize! Bir de öyle güzel paslaşırlar ki, bu tüm La Liga takımları için geçerlidir. En etkili silahları prestir. Maçı aldıklarını düşündükleri an, bir kopuş sezersiniz; işte o sizin atak yapmanıza imkân tanıyan tek andır! Baskı sizin elinizdedir ve maçı lehinize çevirebilirsiniz. Tabii tüm bunları sizin biliyor olmanız gerekiyordu… Neyse, henüz kaybedilmiş bir şey yok, daha önünüzde oynayacağınız 5 maç var. İzleyip göreceğiz neler olacağını…

Şampiyonlar Ligi’nde Messi Fırtınası!

Evet, fırtına bu adamı tanımlamak için başka bir söz bulamıyorum! Adeta topla oynayıp, rakibi sahaya gömmekten zevk alıyor bu adam! Biz de onun futbolundan tabii. Söz konusu Devler Ligi olurda, Barca’dan bahsetmeden geçebilir miydim •? Dün akşam Barcelona ikisi Messi’den gelen 5 golle Panathinaikos’u 5-1 yenip, şampiyonaya müthiş bir hızla başladı. Barcelona’yı her izlediğimde, futbolun sadece “futbol” olmadığını anlıyorum, bu da büyük bir keyif veriyor doğrusu! : ))

15 Eylül 2010 Çarşamba

Demedim Mi Ben Sana Bursa?

Demedim mi, demedim mi Aha da burada demiştim! Öyle çok kızıp etrafa küfürler savururken demiştim hem de! Timsah ezmesi olacaksınız diye demiştimmmm! Saçma salak bir şekilde Beşiktaş size "yenildi" üstüne bir de kupa kaldırdınız diye havalandınız ama ben size söylemiştim daha bunun Şampiyonlar Ligi var diye! E ne oldu, geldiniz mi sözüme? Bakiyim, vallahi gelmişşsinizz! Kimse kusura bakmasın, yenildiler diye üzülecek değilim! Şimdi mutluyum, biraz sakinleşeyim Bursaspor-Valencia maçı için yeniden yazacağım. hihi :)))

6 Ağustos 2010 Cuma

Fenerbahçe'ye Zorlu Rakip!

Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda İsviçre'nin Young Boys ekibine yenilerek elenen Fenerbahçe yoluna Uefa Avrupa Ligi play-off turundan devam edecek. Rakiplerin bugün belli olduğu turda Fenerbahçe'nin rakibi Yunanistan'ın zorlu takımı Paok oldu.
Siyah-beyaz renklere sahip olan Yunan ekip, liginin ve ülkesinin en çok değer gören takımlarının başında. Geçen sezonu 3. sırada bitirmiş olması, kendi talihsiliği olarak görülmektedir.
Dişe diş bir rakip ve oyun anlayışı Fenerbahçe'ninkine çok benzemektedir. 1926 yılına kurulan takımın en dikkat çeken futbolcusu hiç şüphesiz Zlatan Müslümoviç.
Fenerbahçe bu zorlu rakip karşısında ilk maçını 19 Ağustos'ta deplasmanda oynayacak. Rövanş maçı ise 26 Ağustos'ta Kadıköy'de olacak. Fenerbahçemize başarılar dileriz...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Devler Ligi'ne Erken Veda

Fenerbahçe dün sahada, asla yapmaması gereken şeyi yaptı ve daha ligin ilk elemesinde, yenilgiyle veda etti. İnanın dün aldığım tüm güzel haberlerin üstünü örttü bu mağlubiyet.


Şimdi diyorum ki ben, Galatasaray’ı yenmen yetmiyor artık Fener! Avrupa’da da güzel işler yapmanı bekliyoruz senden.

Ne demiştim? Maçlarda 10 kişi kalmayı alışkanlık haline getirmemeliydin. En büyük hatanın bu olduğunu söyleyebilirim. Stoch'un 2 saı kartla oyun dışı kalmasının şoku var hala üzerimde...Sonra bir de savunmanın eksikliği tabi… Bilica’nın yaptığı hataların sınırı yok artık! Orta sahadaki genişlik, Volkan’ın kalede güven verememesi… Hepsinin toplamıyla da, Devler Ligine hiç olmaması gereken, erken bir veda…

Fenerbahçe Avrupa’daki mücadelesine UEFA Avrupa Ligi play-off turundan devam edecek, bunu da not olarak ekleyeyim ve çubuklu formanın aşkına, Fener’in UEFA’da iyi işler yapmasını dileyerek yazıma son vereyim…


Şimdilik şunu söyleyebilirim ki Fenerbahçe'nin en büyük başarısı, başarısızlığı yenmek olacaktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...