derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2015 Cumartesi

"Sorun Sende Değil, Bende"

Yani, umarım bendedir sorun. Çünkü eğer bendeyse, elbet bir zaman sonra düzelip eski haline dönecektir. Ama ya bende değilse?

Konuya "çat" diye sonundan girdiğim için üzgünüm, ama daha fazla tutamadım içimde futbolun bu soğukluğunu. Ligin başlamasıyla güzel güzel bin bir umut dolmuştu içime. Her şey harika olacak, lig muhteşem başlayıp muhteşem gidecek ve sonunda ya Beşiktaş yılların hasretini giderip şampiyon olacak ya da bizim iki ezeli rakipten biri dördüncü yıldızı takacaktı...
Elbette hala böyle olacak muhtemelen sonuç ama içim bir buruk benim.
Eski neşem de, hevesim de kalmadı futbola karşı sanırım. Ya da bu yıl lig yeterince tat vermiyor, öyle diyeyim en iyisi...

Yarın derbi var, Fenerbahçe-Galatasaray arasında. İlginçtir ki, heyecanlıyım yine. Uzun zamandır gitmediğim ilk derbi olacak bu, o yüzden de garip bir şekilde, bu kez "Kadıköy'de gülen taraf"ın Galatasaray olacağını düşünüyorum. Son haftalarda Fenerbahçe'nin yaşamış olduğu içsel krize karşın, Galatasaray'ın çatır çatır oynadığı futbol beni bu düşünceye iten daha çok...


Kavgasız, kazasız belasız, olaysız bir derbi dilemekten başkası gelmiyor dilimden. Son yıllardaki o tatsız Fenerbahçe-Galatasaray derbilerinden farklı olarak bol gollü, bol sevinçli geçsin istiyorum. Kim bilir, bu maçın sonu belki yeniden heyecanımı yerine getirir, belki inancımı, futbol sevgimi, hasretimi yeniler... Kim bilir belki futbol daha seviyeli, daha güzel günler görür, ne dersiniz?




11 Kasım 2013 Pazartesi

Günaydın Fenerbahçe!


Bugünkü günaydınım, Emenike ofsayttayken pasını vermeden önce ona eliyle durmasını işaret eden Webo'ya, maçtan maça sevgimin katlandığı Mehmet Topal'a, demir adamlarım Alves, Egemen'e ve son olarak da istediği an kalbimi alıp kendi kalbiymiş gibi kullanabilecek olan Ersun hocama! 

Günaydın forma giyemediği maçta sarı kart görüp cezalı duruma düşen Sabri!



-işte böyle, her sene böyle!-

12 Mayıs 2013 Pazar

Miyav!




Son birkaç gündür “Kediye rakı içirirsek ne olur?” diye düşünüyordum. Ne garip, öyle değil mi?

Bu sorumun cevabını bu akşam, tribündeki rakip takım taraftarı takımına küfrederken santrada “zıplayan” Galatasaraylı futbolcular sayesinde almış oldum. Bazı kediler, “Aslan sütü” olayını çok yanlış anlamışlar sanırım.

Ah be Fatih Terim. Ah be İmparator Terim! Sen de ayranı mı fazla kaçırdın, ne yaptın bilemedim. Sahi, sence ne zaman göreceksin Saracoğlu’nda bir Galatasaray galibiyetini? En son gören futbolcularının başında yine sen vardın. Onlar pes edeli çok oldu zaten. Sen ne zaman geniş çaplı hayaller kurmaktan vazgeçeceksin?

Şampiyon gelmişsin, şampiyon gidiyormuşsun. Eyvallah, öyle oldu da, sizce de bu sene çıta biraz yükselmedi mi? Geçen sene en azından beraberliği kutluyordunuz. Bu sene ise mağlubiyeti. Eh, her geçen sene sızı artıyor tabii hocam, haklısınız…

Bu arada asıl sormak istediğim soru, Drogba’nın bu maçta oynayıp oynamadığı. Çünkü ben kendisini, Fenerium Alt D tarafından pek net göremedim de. En son Akhisar maçından hatırlıyorum Drogba’yı. Sanırım orada bıraktınız, 60. Dakikada.

Fenerbahçe’ye gelecek olursak.

Artık bazı şeyler kesinlikle değişmeli. Galatasaray galibiyeti hiç kimsenin yelkenlerini suya indirmeyecektir. Sesimizin ulaşabildiği her yerden, hala “istifa” demeye devam…

Belki bizim söylememizle ve de benim yazmamla olmayacak ama şu an için en büyük isteklerimden biri de Volkan’ın bu takımdan gitmesi. Maç içindeki olayda haklı olup olmaması beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Yıllardır Volkan’ın yaptığı hatalarla bile birçok insan kriz geçirdi. Ki bunu Fenerbahçe takımının tamamına yorduğumuzda, durum sahiden de vahim.

Bizde sevinecek bir şey yok. Galatasaray’ı yendik, klasik. Bence bu Şampiyonlar Ligi durumumuz dışında hiçbir şey ifade etmiyor. Şu sıralar tek bildiğim ve inandığım, dibe vurmadan yükselemeyeceğimiz. Yenilenme, yapılanma şart.

Şükrü Saracoğlu Stadı’nda sezonu böylece kapatmış olduk. Taraftarın, takımı deli gibi özleyeceği üç ay var daha önümüzde.

Hakkını verelim, güzel kapattık maçı.
Saha içinde iyi mücadele eden takım, tribünde sesi yettiğince takımına destek olan taraftar ve “santrada miyav diyen bir aslanla”, bir derbi daha geride kaldı.

Sonuç mu?

14. yıl.

27 Mart 2012 Salı

Yine Omuz Omuza



Bir başkadır derbi sabahlarına uyanmak. Şehrin bambaşka bir yanını daha tanıyıp, bambaşka havasını solumak ve sarıyla laciverde yeniden âşık olmak gibidir.

05.25
Sabaha karşı, bir rüyadan uyanıyorum; Aykut’un attığı gollere çığlık çığlığa sevinirken, aniden uyanıyorum hem de. Beni uyandıran neydi? Düşünmüyorum bile. Giyiyorum Çubuklu formamı üzerime, kapıyı ardına dek açıp gidiyorum. Fenerbahçe’me, Fenerbahçeliliğin asla ölmeyeceği Kadıköy’e gidiyorum.

14.00
Boğa’nın çevresine toplanmış binlerce Fenerbahçeli var. Havada derbi, havada bahar, kalplerde heyecan… Boynumdaki sarı lacivert atkıya sarılıyorum sıkıca, tüm gücümü ondan alıyorum adeta. Boğa’dan stada giden yolu, bana göre asırlar süren bir vakit yürüyorum. İçimden galibiyet duaları ediyorum, aklımı kalbime taşıyor: “Kadıköy’den çıkış yok” diyorum. Kadıköy’den çıkış olmuyor yine.

19.07
Adım adım stada giriş yapıyoruz. Elimde Fenerium Alt biletim var, yanımdaki babama bakıyorum. O benden daha çok inanıyor yine.
Maça ilk kez annemin kucağında gelmişim. Onu değil ama ilk derbi maçımı iyi hatırlıyorum. Stada girdiğimizde babam beni kucağına alıp, parmağıyla uzak bir yeri gösteriyor. Aziz Yıldırım duruyor parmağının gösterdiği yerde. Kulağıma yaklaşıp, “Aziz Baba” diyor. O günden sonra da, benim bir diğer yarım da o oluyor işte, Aziz Baba diyorum. Dakikalar sonra gol oluyor, annem ağlıyor.

20.00
Kanınızın içinize aktığı oldu mu hiç? Avuçlarınızdan başlayıp evvela, damarlarınızdan geri aktığı… Hücrelerinizde dolaşıp gözlerinizden yaş, kalplerinizden inanç ve dudaklarınızdan tezahürat olarak çıktığı ya da…
Sahi, kanınızın son damlasını Saracoğlu’nda bırakmak istediğiniz oldu mu hiç? Benim oldu. Hem de her defasında. Stada adım attığım her maç, sanki ilk kez giriyormuşçasına heyecanlanmam bundandır. Bir daha asla çıkmak istemeyişim sonra. Burada, kutsal topraklarda, dilimde Fenerbahçeliliğime şükürlerle ömrümü geçirmek istediğim.
Fenerbahçe’me geldim yine. Ellerimde çiçeklerin olduğu yok elbet. Bayraklar var ama dört bir yanımda, omuz omuza dakikalarca mücadele verdiğimiz, sevdamızın bir olduğu Fenerbahçe âşıkları var…

20.10
Derbinin onuncu dakikasında gol oluyor. Babam parmağıyla uzakları gösteriyor yine. Aziz Başkan’ın dev posterine bakıyoruz gol sevincini yaşarken. “Büyük Başkan’ın eseri bunlar” diyor babam; bense içimden varlığına şükürler ediyorum.
Fenerium Alt B bloktan, on altıncı dakikada gelen Alex’in golünü görüyorum. Golü görüyorum da, sesim yetmiyor artık bağırmaya. Gözyaşlarım tezahüratlarımla buluşuyor. İçimden taşan anılarım oluyor, hiç durmadan dualar ediyorum…

22.05
Goller atıp, goller kaçıran Galatasaray’dan sonra içim sızlıyor bir vakit. Bir şekilde olmuyor, galibiyet getirmiyor bu maç.
Ağır adımlarla gidiyorum Kadıköy’den. Babam kolumdan tutup durduruyor, dön ve bir kez ardına bak diyor. Arkama bakıyorum. Nasıl gelmiştik biz bu günlere? Hangi şampiyonlukları kutlayıp, alın terimizle hangi kupaları kaldırmıştık?
Biliyorum işte, benim Fenerbahçe’m her şeyden ve herkesten büyük!

00.44
Sonradan fark ediyorum en büyük galibiyetin omuz omuza yıllar tüketmek ve bu yüce birliği Kocaman sevdayla harmanlayıp, Aziz Fenerbahçe’nin bir parçası olmak olduğunu…

02.52
Bir rüyadan uyanır gibiyim yine. Dilimde aynı şeyler. “Şampiyonun dostu olmaz” diyorum ve biliyorum, bizim bizden başka dostumuz yok Fenerbahçe’m. Olması da gerekli değil zaten.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Ağlatan Sow



“Seninle ölmeye geldik” diyor ya hani Beşiktaş taraftarı. Derbiden sonra ölsünler zaten; ölmüşlerdir ya da. Çoğu kahrından ve bir kısmı da hazımsızlıktan.

Bazı tezahüratlar gerçek olsun diye yazılmıştır. Mesela, “Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz” diyoruz. Yeniyoruz da. Sadece sahada değil. Filede, potada, ringde, kürekte… Bir bir yeniyoruz Fenerbahçe düşmanlarını.

Akşamki maç mı? Onun için söyleyecek çok fazla şeyim yok. Maçı anlatmaktansa, tribünü anlatmayı tercih ederim. Karmaşa içindeki güzelliği, hasreti dile getirmek gerek.

Taraftar grupları arasında, bir çeşit anlaşmaydı aslında. En başında, konuşulduğunda öyleydi sadece. Konuşulanları hayata geçirmek konusunda sıkıntı yaşandığı kesin.  Felakete döndü sonra, büyüyen alevlere ve atılan pet şişelere… Belki de takım sevgisinden evvel, taraftarlığını sorgulamalı insan. Takımına katkı sağlayıp sağlayamadığını bilmeli. Öylesi daha bilinçli ve tabii daha güvenli.

Her şeye rağmen iyiydi tribün. Olmaması gerekenler, ‘olmamasına’ rağmen olduruluyor zaten bir şekilde. Ona çok da dokunmamalı o yüzden. Tribün güzel, tribün kültür ve aşktır; uygulamada başarılı olana. Ruhunu orada bulmak gibi aslında. Takımın neredeyse, sen hep orada olacakmışsın gibi.

Tribünde sözün özü, Çarşı’dan bir Kanarya geçti. Öyle de çok hasar bıraktı ki. Yaraları nasıl sarılır, bilinmez.

Ayağında krampon ve üzerinde Çubukluyla, onlarca adam gördüm ben Saraçoğlu’nda. Nice ilk maçlara tanık oldum, bazen dile geçmemiş sonlara.

Ne Carlos’un ilk golü ne Guiza’nın geç kalmış oku ne de Alex’in röveşatası böylesine ağlattı beni. Bir Sow vardı ki dün sahada, 90+2’de gelen golle boğazımdaki düğümleri gözlerimdeki yaşa çevirdi.

Aslına bakarsanız, Sow’un iki tarafı da ağlattığı kesin. Siyah-beyazı üzüntüden, Sarı ve Laciverti sevinçten.

Defansta Yobo, golde Yobo, preste ve orta yuvarlakta Yobo. Çok iyisin ama bir Tota olamazsın.



8 Aralık 2011 Perşembe

Devletin Hayvanat Bahçesi



Tota olmadan, Galatasaray ile yapılan ilk derbiydi bu.
“İstenmeyen olaylar” yaşanmadı, saha içinde. Saha dışında mı? Orada kimin ne istediği belli değil zaten.
Biz Türkler öyle bilgiliyiz ki! Her konuda bir fikrimiz ve söyleyecek sözümüz var. 13 yaşındayızdır mesela, ama siyaset konuşuruz. Hem de öyle ballandırarak anlatırız ki mahalle aralarında, kırk yıllık siyasetçilere taş çıkartırız.
Biri çıkar, tarih içerikli televizyon dizisi yapar. Tarih profesörü oluruz bu sefer. Bütün savaşlar, padişahların “özel” hayatları, kıyafetleri, özlü sözleri… Hepsi bizden sorulur!
Ve her sezon derbiler olur, 7’den 70’e cinsiyet ayrımı yapmadan hepsi fanatik taraftar kesilir. Bildiklerinden ya da anladıklarından değil, sadece duydukları ve derbi saatinden belki de birkaç dakika önce öğrendikleri için taraftar olurlar üstelik. Sorsanız, futbolcu ismi bile bilmezler ama o gün ülkede bir şey popüler ya, elbette “bilgili” olacaklar.
Hayatında “imkânı olduğu halde” stat görmemiş, forma giymemiş insanların futbol ve takım sevgisinden, hele ki bilgisinden hiç bahsetmeyin bana! 3 Temmuz’dan sonra “Fenerbahçeli” ve “Beşiktaşlı” olanlar ya da Galatasaray’ın geçen seneki duraklama devrinde takımına sahip çıkıyor görüntüsü verenler de aynı kategoride benim için.
7 Aralık 2011, Çarşamba.
Yazın bunu bir yere. Tarih yazsın! UEFA Kupasının yanına, bir de o gün giyilen formaları eklesin Galatasaray. Şampiyonluk turu atılsın sahada -ki atıldı- Fatih Terim sözüm ona “2000 ruhunu” getirdi diye manşetler atılsın.
Sonra yanına eklesin not olarak. “Metris’te bir gece rahat uyumak isteyen” Başkanına verdiği sözü tutamadı Fenerbahçe’nin özgürlük savaşçıları! Bir tek buna üzülür, bir tek buna kızarım ben.
Aynı tarihe bir başka not daha yazılsın, bu kez altı çizili olsun. “Emek hırsızları, davetiye ile çıktıkları ligden başarısızlık ile düştüler!”
Yıllar sonra Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi yenmesini bayram havası şeklinde karşılayanlar bir şey unutuyorlar; bizim olayımız Saraçoğlu’nda. Bizim rakibimiz TFF, UEFA. Galatasaray sadece Fenerbahçe ile oynadığı güne ismini verirken bizim için durum hiç değişmedi. Derbiden önce de, sonra da,“önce Fenerbahçe, sonra geri kalan her şey” dedik, demeye de devam edeceğiz.
Hayatım boyunca takımımın armasını taşıyan hiç kimseye hayvan demedim, biliyor musunuz? Demem de. Köpek diyemem mesela futbolcuma.Dersem ne mi olur? Derbi öncesi yenmek için dua edilip, derbiden galibiyetle ayrılınca o malum söz söylenir. Kızıp gücenirsiniz belki. Yapmayın, gücenmeyin. Etrafa saldırmadan önce, aşıları tam mı diye kontrol edin, önlem alın. Bu bize yeter!
Bu arada, yazı esnasında “biz Türkler” dedim ama Fransızlar darılmaz umarım.

6 Aralık 2011 Salı

Hesap Lütfen!



Yarın büyük gün, birçoğumuz için.

Derbi var. “Dünyanın gözü” üzerimizde değil elbet, büyütmeyelim. Homojen bir El Clasico belki, ama sözcük manası tam olarak bu da değil.

“Ezeli rakip ebedi dost” dediğimiz o iki takım var ya hani; biri “şikenin” batağında, diğeri “temizliğin” bahar kokusunda… İşte onların, yasak derbisi var yarın. Bir hafta içi derbisi üstelik. Kulağa ne kadar alışılmadık geliyor, değil mi?

Tartışılması, sorgulanması ve yasaklanması gereken öyle çok şey varken, hepimiz futbolla bozmuşuz kafayı. Yemeyip içmeyip yasaklar koydunuz önce taraftara. “Hafta içi derbi mi olur?” sorusunu sormamıza bile fırsat vermeden kararlar aldınız. Kısacası ne mi bu işin? Sizin yazdığınız defterlerin tarihine uygun şartlarda, yani sizin düzeninizde bir lig. “Birlik” demiyorum bakın, diyemiyorum. Bir lig sadece bu. Başı sonu belli olmayan, gideceği adresin düzenin adamlarında saklı olduğu bir lig üstelik.

Mahallede bir hırsız vardır, bilirsiniz onun neler çaldığını ve çalacağını; garantide değildir hayatınız. Bu yüzden ne yaparsınız? Onu mahalleden bir şekilde uzaklaştırırsınız. Peki, madem sizin gözünüzde ve “kanıtlarınızda” Fenerbahçe şike yapmış, öyleyse neden hala ligde? Tertemiz liginizi ardı arkası kesilmeyecek şikelerle dolduracağından korkmuyor musunuz? A yoksa “ne kadar kalırsa kardır” gözüyle mi bakıyorsunuz bu işe?

İnanmam. Siz ki, “haksız ekonomik kazancın” karşısında duran, ekmeğini hakkıyla yiyen, dimdik ve gururlu adamlarsınız.

Bu, Fenerbahçe’nin “başsız” geçireceği ikinci derbi. Şehit annesine gösteremediğiniz “haksızlığa karşı çıkan” yanınızı, rakip takımlara gösteriyorsunuz her seferinde. Zaten askerimi öldüren de “rakip takım” olmuyor mu?
Bu adam tam yedi aydır taraftar yüzü görmedi. Tribünlerde tek bir boş koltuğun olmadığını bilmiyor. Ocağında yemeğini, beşikte bebeği bırakıp stada koşan kadınları tanımadı. Gözyaşıyla bölünen konuşmaları, gece yarısı kaçan uykuları bilmedi. Bu taraftarın coşkusunu, inancını ve günden güne büyüyen sevgisini tam yedi aydır görmedi!

Herkesin yalnızca tezahürat sandığı sözleri hayata uyguladı Fenerbahçe taraftarı. Korkmadı kimseden. Yılmadı, yitirmedi inancını.

Olaya bu açıdan baktığımızda yarın Galatasaray için önemli bir gün, evet. Geçtiğimiz yıllarda sadece Fenerbahçeli futbolcular ile oynuyordu maçlarını. Şimdi işi çok daha zor. Artık Fenerbahçe ile oynayacak. Ve bu adam, artık Fenerbahçeli değil, milyonların Fenerbahçe olduğunu da bilmiyor.

Ve sizin, tüm bu yaşananlardan sonra Fenerbahçe’nin gözünden akan her damla yaş için verecek hesabınız var!

Ama o zaman yalnız kalacaksınız muhtemelen. Yandaşlarınız olmayacak yanınızda. Bitti sandığınızda asıl görev başlayacak. Arma’ya leke sürmek isteyen her canlının, canını almak için savaşacak Fenerbahçe; öğreneceksiniz!

Yarın büyük gün, birçoğumuz için. Benim için sadece bileğimdeki Galatasaray-Fenerbahçe derbisinden kalma izin derinleşeceği bir gün. Susacağım, hesap gününün geleceğine olan inancımı tetikleyeceğim bir gün, o kadar.

4 Aralık 2011 Pazar

“Kocaman” Hatan Olmasın


Sevgi eylem gerektirir, çoğu zaman. Öyle vurdulu kırdılı, gaz bombalı eylemlerden bahsetmiyorum elbette.

Üstünde forma, yüzünde gurur ve kalbinde inanç olacak evvela. Gerisi zaten gelir. Nasıl mı?

Bir gol sevincinin hemen ardından belki, bu kez küfürsüz. Sesin çıktığı ve soluğun yettiğince. Bağırmak yetmez, tezahüratı kalbinde hissetmek lazım. Dört duvarın ardına itilmiş, iyi ve kötü geçmişiyle Türk sporuna damgasını vurmuş o adamın da, senin sesine ihtiyacı olduğunu anımsayarak üstelik.

“Rekabet” sözcüğünün kirine bulanmış, sahanın yeşilini siyaha döndürmüş “günümüz futbol”unun çocuklarıydık biz. Saha içi dostluğu bilmediğimizden bu kadar hırçındık. Böyle öğretmişlerdi bize. Adını bilmediğimiz adamların karşısına yazmıştık açıklamalarını: “Futbol hainleri” diye. Vatan haininin günümüz şekliydi aslında bu. Futbol terörü de geliyordu hemen ardından, üstelik siz farkında bile değilken.

Bir Fenerbahçe-Ankaragücü maçının ardından konuşacak fazla bir şey yoktur düşündüğünde. Maç başı “şike iddianamesi” ve maç sonu “derbisi” taban alınırsa, evet, konuşacak öyle çok şey var ki! Sesimiz yetmiyor lakin konuşmaya. Hatalar yüzme seviyesini aşalı çok olmuş. Şike varken, futbolu konuşmak niye…

Sezon başından, hatta geçtiğimiz sezondan gelen bir uyumsuzluk bu. Aykut Kocaman – Stoch arasında. Çoğu zaman hak verdiğim, ardından satırlarca sövdüğüm Aykut Hocanın Stoch’u oynatmamak için geçerli bir sebebi olabilirdi elbet. Karşı çıkacak değilim. Tek maçın sonunda Stoch’u kahraman ilan edecek ise hiç değilim. Sadece görünenden daha büyük bir yük var bu adamların omuzlarında, fark edin istiyorum. Doğru karar vermenin zorluğu kol gezerken sahalarda, oyuncular üzerine oynamak öyle kolay olmuyor işte.

Stoch genç, Emre hırçın, Bilica kazma, Alex kral.

Kendi “içimizde” bile böyle ayrılıyorduk gruplara. Seveni sevmeyeni, bileni bilmeyeni. Böyleydik işte özetle. Sonra aynı formayı terletip, tek bir armayı yücelttiklerini anladık. Özgürlük savaşçısıydı onlar. Yıllar ve yollar geçse de, hakları ödenmeyecek, Fenerbahçe’nin özgürlük savaşçıları

En nihayetinde 4-2’lik bir skorla üç puanı kucaklayan taraf oldu Fenerbahçe. Hassasiyet ile kullanmak lazım tabii tarafı, es geçmeyelim!

Önümüzde bir Galatasaray derbisi var. Yasak bir derbi üstelik. Olmamış, görülmemiş bir deplasman yasağı taraftara. Çirkinlik ve utanç akarken paçalarınızdan, takımının ardından ölürcesine giden taraftara bir cezadır bu. Ama siz bilmezsiniz, ceza sahası dışından da takımına yol olur bu taraftar. Bilmezsiniz şimdilik. Öğreneceksiniz ama.

Ne diyordum?

Elbet hata yapacaksın Aykut hoca. “Kocaman” bir hatan olmasın ama. Göze batmasın, can acıtmasın yeter.


1 Aralık 2010 Çarşamba

El Clasico #









Futbol acımasızdır. Ve gözyaşları çimleri yeşertmez ne yazık ki..

29 Kasım 2010 Pazartesi

El Clasico!


Bir yanda "bağımsız futbol şehri" Barcelona, diğer yanda "donanımlı futbol ordusu" Real Madrid...
Türkiye saatiyle 22.00'de başlayacak olan maç, NTVspor ekranlarından naklen yayınlanacak.
İspanyada, Barcelona'nın cânım stadı Camp Nou'da devlerin derbisinin heyecanı var. Orada olup bu atmosferi daha yakından solumak isterdim elbet.
Bizim devlerimiz, Messi, Villa, Pedro, Xavi, Alves, Valdes, Krkic, İniesta, Pique, Puyol ve nice Barçalı futbolcuy büyük iş düşüyor.
Ben akşam saatlerin üzerimde Pique formam, boynumda Barcelona atkım ile maçı alabildiğine kalabalık bir ortamda izleyeceğim.
Keyifli, futbol zevkinin doruklarda yaşanacağı bir maç olacak. Gönlüm, kalbim, inancım, dularım, taraftarlığım Barcelona'dan yana!
FCB <3

Hakem Penaltı Noktasını Gösterdi

Koskoca Ali Sami Yen Stadı… Oynanılan acı tatlı onlarca maç, iyisiyle kötüsüyle bir dolu hatıra dizisi. Sevinç gözyaşları, yönetime istifa çağrıları, hayal kırıklıklarıyla dolu koskoca Ali Sami Yen Stadı ve o güzelim statta son derbi maçı. Konuk tribününde çok kez oturdum, gözlerimin kanlı, sesimin çatlamış olarak sona erdiği çok derbi maçı izledim. Şimdi sona yaklaşıyor olması garip bir hüzünle doldurdu içimi maç öncesinde. Biliyorsunuz, Fenerbahçeliyim. Maçı çok sevdiğim taraftar arkadaşlarımla birlikte izlemeye karar vermiştik çok öncesinden. Maçı izleyeceğim alana gitmeden evvel, geçtiğimiz yıl hediye olarak aldığım Beşiktaş formasını omzuma atıp mı gideyim, yoksa Galatasaray atkımı boynuma mı dolayayım diye çelişmiştim kendimle. En nihayetinde elimde Galatasaray atkısı, gözlerimde Sami Yen’deki son derbiyi izleyecek olmanın heyecanı vardı.


Maça istekli başlayan taraf siyah-beyazlı ekip oldu ve dokuzuncu dakikada penaltı kazandılar. Çok da hoşlanmadığım bu futbol isyanında topun başındaki Guti, ustalığını konuşturduğu düşüncesiyle topu ağlara gönderdi. Dipnot olarak yazının içine ekliyorum, penaltıda herhangi bir ustalık falan yoktur. Bilmen gereken tek şey, kaleciyi şaşırtmaktır. Bu yani. Her neyse, maça döneyim ben zaten penaltılardan hoşlanmadığımı biliyorsunuz. Penaltıdan gelen golden sonra savunmaya dayalı oyunu tercih eden Beşiktaş, ilk yarıda neredeyse hiçbir pozisyona girmedi. Garibim Galatasaray, o güçlü defansı ezip geçebilmek için pozisyon üstüne pozisyon üretti fakat hiçbirinden sonuç alamadı.

İkinci yarının ilk çeyreğinde büyük bir hırs ve istekle bastıran Galatasaray, ilk yarıda olduğu gibi hiçbir pozisyonu lehine çeviremedi. Üst üste kullanılan kornerlerden de umduğunu alamayan sarı-kırmızılı ekip, ikinci yarının ikinci on beşliğinde hırs yapıp atak anlayışlı oynama sırasını Beşiktaş’a verdi. İlk yarıda adını neredeyse hiç duymadığımız Nobre, ikinci yarıda kendine gelmiş olacak ki üst üste girdiği pozisyonların en nihayetinde birinde topu ağlarla buluşturmayı başardı. Gözler yine hakemdeydi, Cüneyt Çakır golü saymadı… Kısa bir direnişin ardından maçın resmi olarak ikinci golünü attı Nobre. Altmışıncı dakikadan sonra maçtan tamamen kopan Galatasaray, sonunda golü bulmayı başardı.

Maç, 1-2 biterek Beşiktaş’ın evine üç puanla dönmesini sağladı. Maçta bir Cenk vardı ki, kartal kesildi. Mutlak gol pozisyonlarında bile takımını korumayı başardı. Helal olsun dedim maç sonunda, gözlerimde yaşlar; Sami Yen’de son derbinin böyle bitişine içim acırken, helal olsun Cenk, helal olsun…

Diyorum ki ben, Hagi’li Galatasaray Hagi’siz Galatasaray’dan kat kat kötü. Nereye kadar gidecek bu, yeni statta neler yaşanacak, Ali Sami Yen’de derbiye veda böyle mi olmalıydı, şimdi taraftar ve yönetim ne yapacak gibi bir sürü birikti kalemimde. İçimde acıdı tabi, Sami Yen’de son derbi oldukça sancılı oldu… Taraftarın akıttığı gözyaşları da cabası!

Maçın sekizinci dakikasında gözler Cüneyt Çakır’a çevrildiğinde, hakemliğin verdiği güçle penaltı noktasını göstermesi, maçın dönüm noktası oldu. Eğer o penaltı gelmeseydi, bu Beşiktaş böyle bir Galatasaray karşısında ölse dahi maçı alamazdı. Ne diyeyim, artık maç sonlarında hakemi konuşmaktan sıkıldım, usandım. Futbolumuz kötü, inancımız zayıf, çalışmıyoruz, hakemlerimize söylenecek söz sıralamakla bitmez…

Öyleyse soruyorum şimdi sizlere, biz Türkiye olarak futbolun tam olarak neresindeyiz?

14 Ekim 2010 Perşembe

Derbi Suskunluğu.


Lige verilen milli aralardan çok hoşlanmam. Hem futbolcunun, hem taraftarın dengesiz sarsılır bir hafiften, toparlanma sürecinde zedelenme olduğu bile görülür. Üstelik milli takım oynadığı maçlardan hiçbir puan alamadıysa! Yaşadık biz bunu, koskoca bir hafta boyunca nefesimizi sıkıntıyla içimize çeke çeke hem de... Mesut topla buluşan son adam olacak dedik, tutmadı. Azeriler kolay, 3'ten sonrasını saymayız dedik, olmadı. Hiddink'i yazmadım, hatta izlediğim hiçbir maçı yazmadım. Valencia maçı var önümüzde, Xavi sakat Barça'da, oturup onu bile yazmadım! Hiddink ve Oğuz'a ateş püskürtüp, Arda için (her ne kadar Arda'yı sevmesem de) ileri geri konuşan Erman Toroğlu'na hazırladığım lafları paylaşmadım. Sustum şimdiye dek, Konya maçını kaybetmeyi bile göze aldım üstelik susarken... Neyse, olayı masallaştırmadan konuya geçeyim ben.
Dün aldığım bir habere göre Niang'ın mrı çekilmiş, derbide oynayamama ihtimali falan varmış. Mr çekildiği kesin haber ama oynar mı oynamaz mı bilemem. Galatasaray derbisinden önce susarım hep, bilirsiniz. Bahis oyunlarına sırtımı döner, Galatasaray'ın "bu kez" bizi yeneceğini düşünürüm.
Dediğim gibi, Niang sakatmış. Varsayalım oynamadı Gs derbisinde. Tamam, büyük adam Niang. İyi golcü, süper hızlı forvet falan. Oynamıyorsa ne yapacağız, Fener bitti abicim! tweetleri gördüm dün.. Ne ayıp! Öldük mü? Yok, hala yaşıyoruz. Ne diyorsunuz siz ya?! Şimdiye kadar ki derbilere Niang'a güvenerek mi çıktık? Bunu, asla Niang'ı dışlamak amacıyla yazmıyorum. Sadece Fenerbahçe taraftarlarından bazılarının saçma salak konuşmalarına kızdığım için yazıyorum!
Alex'in burda olduğu yıllar içinde oynadığımız her Gs derbisinde gol attığını unutmayalım arkadaşlar! Volkan var ki bir de, panter kesilir derbilerde, annesinin dediği gibi. Güveneceğimiz, inanacağımız öyle çok futbolcumuz var ki! Karabük'ten iyi miyiz, değil mi? Cevap açık. Öyleyse fazla konuşmaya gerek yok. Demek ki, Galatasaray'ı yenecek güçteyiz!
Fakat ben yine de susma taraftarıyım. Totem yapalım arkadaşlar, susalım yine derbi için. Sessizlik maç sonu verilecek en iyi cevaptır. Olur da yenersek "yine" Galata'yı, bir ilk yapacağım, söz. Formamı giyip gideceğim okula. Yeter ki susalım şimdi, sessizlik inancımız olsun...

24 Ekim Pazar günü, saat 19.00'da derbi. Galatasaray'ı ölürcesine seven bir taraftar arkadaşımla izleyeceğim maçı, Galatasaray cephesinde hem de. Evet, yapacağım bunu. Şimdilik susalım, yeter...

22 Eylül 2010 Çarşamba

“Demir-el!”

2010/11 sezonunun ilk derbisini Pazar akşamı oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile geride bıraktık. Yani öyle böyle değil, sahiden de geride bıraktık. Berabere biten derbi maçları kısmen de olsa “dostluk” havası yaratır. Gerçi Beşiktaş takımının dillere destan taraftar grubunun dostluktan bihaber olduğunu bir kez daha görmüş olduk ama ben onu es geçiyorum. Maçın değerlendirmesini yapmayacağım, sadece sizlerle biraz Volkan hakkında konuşmak istiyorum. Dün sahada gördüğümüz belki Fenerbahçeli Volkan idi ama onun hiç olmayan bir yanını öğrendim ben akşam, bir taraftar değil, milli futbol takımımızın sevdalısı olarak…


Volkan’a bu soy isminin ne kadar yakıştığını dün bir kez daha anladım. Biliyorsunuz bir süredir sakat olduğu için sahalardan uzak kalmıştı. Derbi maçına çıktı çıkmasına ama bir yandan sakatlanma ihtimaline karşı Serkan Kırıntılı hazırlanıyordu. Direnci ve oynama azminin yanında yüzünden eksik olmayan o acı ifadesi onu daha yakından tanımamızı sağladı. Volkan bize derbi gecesi, forma aşkının ne derece büyük olduğunu gösterdi!

Tabii Volkan’a Fenerbahçe’de durmadan yakındığım ve kötü bulduğum defansın katkısı büyük oldu. Adeta dün sahada devleşti hepsi, 11 dev adamdılar benim gözümde!

Maçta yanlış bulduğum tek şey Volkan’ın penaltıyı getiren hareketiydi, buna hiç lüzum yoktu oysa. Bir de Cüneyt Çakır sarı kart konusunda fazla cimriydi. Bence kartı hak eden daha fazla pozisyon ve futbolcu vardı…

Dedim ya işte, bir derbiyi daha geride bıraktık. Bu maç bana çok manevi açıdan çok şey kazandırdı. Futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha anladım. Sanırım herkes gereğinden fazla stres yapmıştı. Olaylar da çıktı elbet yadırgadığımız, güçlü güçsüz ayrımı yapıldı, sakatlar çoğaldı bir de. Sözü dönüp dolaştırıp önce Aykut hocaya, sonra yine Volkan’a getirip yazımı bitireyim diyorum.

Eğer dün akşamki maç Fenerbahçe’nin 3 puan kaybıyla bitseydi, işler Aykut Kocaman açısından zora girecekti. Gitsin mi kalsın mı konuşması yapılacaktı hatta kulislerde, gizli bir takım hesaplar olacaktı. Ama olmadı. Gole bile sevinemeden, her dakikasını pürdikkatle izlediği maçtan ezilmeden çıktı Aykut hoca. Belki skor kulağa hoş gelmeyebilir ama maçı izleyenler, Fenerbahçe’deki futbolcuların ne derece kaliteli oynadığını zaten anlamışlardır. Tabi eğer geçen sezonlara bakacak olursak, bu maç bir kayıp Fenerbahçe açısından, Beşiktaş’ın seviniyor olması gayet normal. Şimdilik böyle oldu, bir klişeyi kullanarak, önümüzdeki maçlara bakacağız diyorum.

Sözü Volkan’a getireceğim dedim, unutmadım. Salı akşamı düğünü var bizimkinin. Gelin alıyoruz anlayacağınız, baya da güzel hani kızımız. Ne alaka? Diyeceksiniz ama akşamki forma aşkından sonra taraftarından bir kutlamayı hak ettiğini düşünüyorum. Mutluluklar Demir-El!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...