Volkan Demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Volkan Demirel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Bu Fenerlilere Ne Oluyor?

Blog sayfamı açıp, özellikle futbol odaklı yazılar yazmaya başladığımdan beri, kalemimden geldiğinde objektif olmaya çalıştım. Tarafsız olmakla objektif olmak birebir aynı şey değil bence, o yüzden özellikle objektif kısmına vurgu yapmak istiyorum. He ne kadar başarılı oldum, o sizin takdirinize ve bakış açınıza kalmış, bilemem...

Lakin şimdi, bu yazımda, hiç de tarafsız olmayacağım. Bizzat benimle aynı renge gönül verenlere, Fenerbahçelilere yazacağım bu yazıyı, izninizle...

Süper Kupa maçından sonra birtakım sosyal paylaşım sitelerinde güncellediğim durumlara epey tepki aldım. Galatasaraylılardan iyi, Fenerlilerden kötü... Amacım bir tarafın beni iyi görmesi vs değil. Kusura bakmayın ama bununla ilgilenmiyorum. Birileri mutlu olsun diye de yazmıyorum. Ve kim ne derse, ne düşünürse düşün, bugün bu yazıya gördüğümü, hissettiğimi yazacağım.

Arkadaşlar ne oldu bize, size? Ne zamandan beri hataları görmez olduk? Ya da gördüğümüz hataları dile getirince 'hain', 'çakma Fenerli' sıfatını alır olduk? Ne istiyorsunuz, anlamıyorum ki... 

Maç içinde değil gol pozisyonuna girmesi, nabzımı bir tık arttıracak, heyecanlandıracak herhangi bir hamlede bile bulanamayan Sow'a, Emenike'ye kızamayız mesela. Haşa! Olur mu öyle şey! Fenerbahçe'den büyük canım onlar! Bedavaya oynuyorlar ya. Yaptıkları her yanlışta sırtlarını sıvazlamaya, arkalarından besteler yazmaya devam ederiz biz, mühim değil. Kaybeden Fenerbahçe nasılsa...

Hele Volkan'a laf etmek mi? Amanınn! İmkansız! Yahu siz aklınızı mı kaçırdınız?
Bu performans ve yaştan sonra futbol adına özel bir yerlere gelemeyeceğini, hatta taraftarlarının büyük çoğunluğunun artık kaleyi ufak ufak Mert'in almasını istediğini bilen ve bizim 'ateşli' her bir şeyde alev alan tribünlerimizi ve taraftarlarımıza oynamayı seven Volkan'a nasıl olur da laf söyleriz?

Ya da diğerlerine...

Şimdi siz zannediyorsunuz ki, biz Volkan'a kızdığımız için Melo'yu haklı buluyoruz ya da savunuyoruz. Mesele bu değil arkadaşlar. Mesele, Volkan gibi spor ahlakından ve Fenerbahçe'yi temsil etmekten uzak bir adamı, körü körüne savunuyor olmanız. Dünya üstünde tek Fenerbahçeli bile bulamazsınız ki, Melo'ya sempati duysun. Yani iş Galatasaray, Beşiktaş, Bursa falan değil.

Yok Volkan çok hırslıymış, taraftar olarak oynuyormuş. Oynama kardeşim! Profesyonelsin sen, işini yap. Biz sahaya inip maça müdahale ediyor muyuz? Etmiyoruz. Öyleyse sen de daha fazla tribünlere oynama!

Volkan'ı o kadar çok seviyordum ki, o kadar olur. Kaleden eli emeği eksik olmasın, her daim giysin formamızı derdim. Ama son yıllarda çok bozdu kendisini.
Maç esnasında duymadığı laf kalmayan Caner'e bakın, o yapıyor mu aynısını? Yapmıyor. Amacım kesinlikle kıyaslama değil ama bulunduğun yeri, mevkiyi, giydiğin formayı, adamlığı ve en önemlisi de haddini bileceksin!

Değil Volkan, Neuer gelse değişmez bu.

Futbol bir tek Türkiye'de yok arkadaşlar. Sadece size küfredilmiyor yani. En basitinden ben, en ufacık bir yazı yazdığımda kaç tane küfürlü yazı düşüyor mail'ime. Aynı şey olmayabilir ama paralel. Herkes işini ahlakıyla ve gerektiği şekilde yaptığı müddetçe hiçbir sorun çıkmaz.

Melo'yu konuşmak bana düşmez. Onu konuşmama gerek bile yok zaten, her şart ve durumda kendini belli ediyor. Ben kendi takımıma, ona katkı sağlayanlarına ya da köstekleyenlerine bakarım.
Eleştirmek en büyük ve en tabii hakkım. Sırf siz kendinizi 'daha çok seviyor' olarak göstereceksiniz diye, yanlış gördüğümü söylemekten bir adım dahi geri durmayacağım.

Benim sonsuz sevgim Fenerbahçe'ye. Elbette forma giyen adamlara da saygım ve sevgim mevcut. Lakin nasıl daha kaç hafta önce Ersun Yanal'a saygı duyuyorduysam, şu an yerini İsmail Kartal'ın almış olduğu gibi, Volkan ve takıma diğer yakışmayan hadsizlerin de, Fenerbahçe menfaat ve iç huzuru için elbet yerini alanlar olacaktır...


12 Mayıs 2013 Pazar

Miyav!




Son birkaç gündür “Kediye rakı içirirsek ne olur?” diye düşünüyordum. Ne garip, öyle değil mi?

Bu sorumun cevabını bu akşam, tribündeki rakip takım taraftarı takımına küfrederken santrada “zıplayan” Galatasaraylı futbolcular sayesinde almış oldum. Bazı kediler, “Aslan sütü” olayını çok yanlış anlamışlar sanırım.

Ah be Fatih Terim. Ah be İmparator Terim! Sen de ayranı mı fazla kaçırdın, ne yaptın bilemedim. Sahi, sence ne zaman göreceksin Saracoğlu’nda bir Galatasaray galibiyetini? En son gören futbolcularının başında yine sen vardın. Onlar pes edeli çok oldu zaten. Sen ne zaman geniş çaplı hayaller kurmaktan vazgeçeceksin?

Şampiyon gelmişsin, şampiyon gidiyormuşsun. Eyvallah, öyle oldu da, sizce de bu sene çıta biraz yükselmedi mi? Geçen sene en azından beraberliği kutluyordunuz. Bu sene ise mağlubiyeti. Eh, her geçen sene sızı artıyor tabii hocam, haklısınız…

Bu arada asıl sormak istediğim soru, Drogba’nın bu maçta oynayıp oynamadığı. Çünkü ben kendisini, Fenerium Alt D tarafından pek net göremedim de. En son Akhisar maçından hatırlıyorum Drogba’yı. Sanırım orada bıraktınız, 60. Dakikada.

Fenerbahçe’ye gelecek olursak.

Artık bazı şeyler kesinlikle değişmeli. Galatasaray galibiyeti hiç kimsenin yelkenlerini suya indirmeyecektir. Sesimizin ulaşabildiği her yerden, hala “istifa” demeye devam…

Belki bizim söylememizle ve de benim yazmamla olmayacak ama şu an için en büyük isteklerimden biri de Volkan’ın bu takımdan gitmesi. Maç içindeki olayda haklı olup olmaması beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Yıllardır Volkan’ın yaptığı hatalarla bile birçok insan kriz geçirdi. Ki bunu Fenerbahçe takımının tamamına yorduğumuzda, durum sahiden de vahim.

Bizde sevinecek bir şey yok. Galatasaray’ı yendik, klasik. Bence bu Şampiyonlar Ligi durumumuz dışında hiçbir şey ifade etmiyor. Şu sıralar tek bildiğim ve inandığım, dibe vurmadan yükselemeyeceğimiz. Yenilenme, yapılanma şart.

Şükrü Saracoğlu Stadı’nda sezonu böylece kapatmış olduk. Taraftarın, takımı deli gibi özleyeceği üç ay var daha önümüzde.

Hakkını verelim, güzel kapattık maçı.
Saha içinde iyi mücadele eden takım, tribünde sesi yettiğince takımına destek olan taraftar ve “santrada miyav diyen bir aslanla”, bir derbi daha geride kaldı.

Sonuç mu?

14. yıl.

3 Mayıs 2013 Cuma

Bitti Rüya




Bazı anlar vardır, tekrar tekrar yaşamak istersiniz. Hiç bitmesin, sona ermesin, terk etmesin istersiniz. Ama bazı şeyler biter. Bitmelidir ya da tam karşılığı budur aslında.

Dile kolay, onlarca maç yapıyorsunuz. Yenilgiler, galibiyetler, beraberlikler. Tribünde yanan canlar, geçirilen krizler, akan yaşlar; sahada sakatlanan futbolcular, kaçan goller, penaltılar, direğe çarpıp kaleciye dönen toplar.

Caner Erkin ile başlayıp, Kuyt ile sona eren, uzun bir rüyaydı bizim için UEFA.

Esasında, bir şeyleri göze alarak çıktık biz bu yola. UEFA’dan bahsetmiyorum elbette. Lig şampiyonluğu, UEFA’da ya da CL’de yarışmak her sene olabilecek şeyler. Benim bahsettiğim bu uzun ve asla bitmeyecek olan sevda yolu.

Bazı sabahlara asla uyanmak istemezsiniz. Keşke dersiniz mesela, keşke futbolu bu kadar çok sevmeseydim. Keşke o penaltı kaçmasaydı. Sow’un kafası direğe takılmasaydı. Gökhan sakatlanmasaydı. Volkan sonra, Volkan keşke biraz daha isteseydi dersiniz. Ama yine de kızamazsınız. Kime kızabiliriz ki?

Kendi adıma konuşayım, bu seneye dair tek isteğim UEFA Kupası idi, olmadı. Üzüldüm mü? Ah hayır, üzülmek basit kalır. Tekrar aynı şeyleri yaşamayalım dedik, bu sefer gülsün yüzümüz. 2006, 2008, 2010, 2011, 2012, 2013. Son dakikalar, son saniyeler. Bir sevdayı en güzel tanımlayan şeylerdir sanırım.

Fenerbahçe’nin  UEFA macerasında belki eleştirilecek milyon tane şey vardır. Ben sadece içlerinden bir tanesini alıyorum. Baroni değil de, Webo kullansaydı penaltıyı, şu an belki çok başka şeyler yazıyor olabilirdim.

Hayatimin en güzel, bitmesini istemediğim tek rüyasıydı. Ama artik bitti, uyandık. Her şeye rağmen, yaşattığın her şey için teşekkürler Fenerbahçem…

Varsın bu sene Amsterdam sizin olsun. Bu sevda bizim gönlümüzde baki.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Sevda Ki, Kocaman



Ne kadar çok severse, o kadar çok canı acıyormuş insanın. Ve ne kadar inanırsan, o kadar çok kanarmışsın işte.
Bir gözümün kapandığı anı hatırlıyorum, bir de bunları yazmak için açtığım anı.
Bu öyle garip bir histi ki. İlk kez gerçek anlamda öldüğümü hissettim.

Stat çıkışındaki kalabalık, yalpalayarak yürümeye çalışmam, Reto'nun gözyaşları, Volkan'ın orta sahada atak başlatması, etrafımda ağlayan binlerce Fenerbahçeli, insanları iterek arabaya ulaşma çabam, Alex'in kulübedeki korkusu ve bir ses. Tek bir ses, aşina olduğum bir koku ve tüm tanımlarından, duruşundan, tarihinden sıyrılan şampiyonluk maçı...

Yere düşüyorum. Türk polisi dediğiniz üniformalı kurşun sıkıyor havaya. Bana isabet eden biber gazı...
Sonra hastanede açıyorum gözlerimi. Uyandığımda hala ağlıyorum.

İlk kez şampiyonluğu kaybetmiyoruz, ama ben ilk kez ülkeme olan sevgimi kaybediyorum. 


3 Temmuz'dan acı mı derseniz, elbette değil.
Önceden kurgulanmış şampiyonluklar acıttı mı diye sorarsanız, asla.
Ben hala, her gün 3 Temmuz 2011 Pazarının sabahına uyanırken, canımı feda etsem çok mu Fener yolunda?

Bunları yazdıktan az bir vakit sonra hastaneden çıkıyorum. Saat sabah üçe geliyor. Üzerimde hala Çubuklu formam var. Biraz tozlanmış, ama bir şey olmaz. Buradan çıkıp gittiğimde başım dimdik oluyor yine. Senin de öyle olsun Fenerbahçeli! Biz ne şampiyonluklar gördü varsın bu da gitsin. Onurumuza, rengimize ve sevdamıza zarar gelmesin yeter.

Zaten o malum günden bu yana, hangi sevincimizi dolu dolu yaşayabildik ki?
Deplasmandan defalarca galibiyetlerle dönen takımımızı karşılarken, kimin aklında başkanımız yoktu ki?

Çok zor günlerden geçtik. Adım adım zafere koştuk, pes etmeden, yılmadan, daima savaşmaya devam ettik.
Düştüğümüz de oldu üstelik. Saha içinde 30 milyonun dizine dikiş atıldığı, 20 milyonun ayağına kramp girerken, geri kalan 10 milyonun onları tedavi ettiği de oldu.


Gözlerimizi sislerle kapattıklarında dahi, karanlığın ardındaki ışığı, doğan güneşi görebildik.

Sazlı sözlü karşılamalar, halaylar türküler, kupalar şampiyonluklar değildi beklediğimiz. Bize şimdi şuanda Başkanımızı verseler, hepsinden daha değerli aslında...

Ne diyorsuk?

"Bazen hüzün vardır, bazen mutluluk. Fener sevgisinin adı konamaz! Ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk..."

16 Nisan 2012 Pazartesi

Fenerbahçe Sensin!




Kiminin 1907’de başladı aşkı, Siyah Çoraplılar ile yeniden doğdu bir kısmı, aslında çoğu da milenyum başlangıçlıydı.

Fenerbahçe Spor Kulübü kurulduğunda, gökyüzü halka verilmişti. Uçurtma onların elindeydi. Ya onu iplerinden yaratıp bir dünya kulübüne çevirecek ya da gökyüzünü karalara bırakacaktı.
Savaşmayı seçti halk. Bir kulüp doğurmayı ve doğurduğu bu kulübe sahip çıkmayı seçti. Tüm bu sebeplerden Fenerbahçe halkın takımıdır.

Aslında şimdi durum çok da farklı sayılmaz. Belki devlet değil, ama halk hala Fenerbahçe. Zaten ne zaman bir güce ihtiyacın olsa devleti değil, halkı ararsın yanında.
Halk verir oyunu, halk dolar ipi boynuna, isyanı halk eder, savaşta barışta halk hep vardır.

Şimdi sen halksın, Fenerbahçe’sin yani.

Zeminden ısıtmalı dev binalar, bozulmayan çim sahalar, tribündeki koltuklar, formaların satıldığı mağazalar değil, Fenerbahçe sensin! Taraftar sensin. İnanan, her zorluğa dayanan, güvenen, bildiğinin ardında durup bilmediğini araştıran, savunan sensin.

Giden futbolcunun ardından bakan da, yenilerini aynı yerde karşılayan da sensin.

Kalesin sen. Yıkılmayan son kale üstelik… Potasın, filesin, ringsin, yelkensin. Fenerbahçe sensin!


Dışarıda Semih’sin sen, bir taraftarsın. Formayı üzerine giyip, armayı tam kalbine koyduğunda Semih Şentürk’sün.

“1 Volkan Demirel”sin o forma altında. Saha kenarında bir taraftar, kulübede saç baş yolan bir kaptansın.

Formayı giydiğinde bir futbolcu, bir voleybolcu, bir basketçisin. Damarların kalbine kan pompaladığında bir taraftarsın sen de bizim gibi. Fenerbahçe sensin!

Kuruluşunda sen yoktun belki, ilk adımlarını görmedin. Ama geleceğe dair yeminler eden yine sendin. Aldığı her nefesi kulübüyle paylaşan, sırf sahaya çıkan o 11 dev yürek biraz daha motive olsun diye canını ortaya koyan, 11 çubuklunun yanındaki Kocaman adamsın. Fenerbahçe sensin!

Yağmurda çamurda, sıcağın en yoğununda, takımını yalnız bırakmayansın sen.

Siyahların ötesinde yatan devlet büyükleri için bile yerinden kıpırdamayanlara, başkanını destekleyerek örnek olansın. Bayrağı gururla sallayıp, atkıyı omzundan düşürmeyensin. Fenerbahçe sensin!

Gücünü göster 12 Numara! 
Düşmanlarının farkına var! Bir değil bin tane olsalar, topla tüfekle gelseler, yeri yerinden oynatsalar da yıkamayacaklar.
Gücünün farkında ol 12 Numara!

Aylardır içeride olansın sen, demir parmaklıklar ardında yatan, Aziz adamsın. Değil sahaya adım atmadan gönderilen futbolcular, başkanının yanında olmaması bile yıkmadı seni. Yıkamaz hiçbir güç. Çünkü sen Fenerbahçe’sin!

Yıkılmayan son kale, aşılamayan tek engel sensin. Soğuk binalar, gizli hesaplaşmalar, yazılı iddianameler değil. Fenerbahçe sensin!

19 Kasım 2011 Cumartesi

Es-Es Dediler, Esemedi!




Nasıl zor bir lig, farkındasınız değil mi? Futbolcuların maçın başlama düdüğüyle omuzlarındaki baskı ve yük öylesine artıyor ki, “bu adam niye koşmuyor” diye sorduğumuzda sebebini anlamıyoruz bile. Oysa bir bilsek, 3 Temmuz’dan sonra artık tüm takımlar için her şeyin zorlaştığını, daha da zorlaşacağını… Bilmiyoruz, anlamıyoruz. Üstüne bir de yargısız infaz yapıyoruz!

Sivas deplasmanından sonra avucumuzdan rekorun akıp gitmesine kızamadım bile. İtiraf edeyim, zerre kadar umursamadım. Söylemiştim zaten ta en başında, rekorları, kupaları ve şampiyonlukları için sevmemiştim; başarısızlığı ya da hataları yüzünden sevmekten de vazgeçmeyecektim.

Söylediğim bir başka şey de, Milli maç aralarından hiç hoşlanmadığımdı. Futbolcuların düzenini bozuyor olması en büyük nedeni zaten. Hatta şöyle söyleyeyim, tek olumlu yanı diğer takım futbolcularıyla birlik olmak, aynı amaç uğrunda çalışmak, aynı forma altında ter dökmek. Ama bunun da değerini bilmiyorlar, onu da lekeleyip sevilmeyecek hale getiriyorlar. Milli maça kulüp formasıyla gitmenin rezilliği bir yana, kendi takımının futbolcusunu saha içinde diğer takım futbolcularından ayırmak bir yana. Öyle kötü şeyler ki bunlar… Biz ki Türk milleti olarak futbolda birleşmeyi alışkanlık haline getirmiş; Beşiktaşlısı, Galatasaraylısıyla tribünde omuz omuza olmayı sevmişiz. Ama dedim ya, bunu da bozdunuz, ihanet ettiniz. Futbolda birlik yok artık, parçalanma ve dostluktan yoksunluk var!

Fenerbahçe-Eskişehir maçına gitmemin başlıca sebebi Volkan Demirel’di. Ona yalnız olmadığını gösterecektik, evet. O hiç gol yemeyecek, en zor pozisyonların altından ustaca kalkacaktı. Milli maçta yaptığı çok büyük bir yanlıştı ama ona yapılan sırtından vurmaktı, ihanet ve alçakçaydı. Demir eldi o, demir eldivendi. Son birkaç yıldır Milli takımı sırtlamış, öyle ya da böyle götürüyordu. Bizdi her şeyden öte, bizdendi. Sarı ve lacivertten önce, kırmızı ve beyazdı. Ama anlamadınız, anlamayacaksınız.

Maç hakkında söyleyecek çok bir şeyim yok. Sadece Caner’e nazar değmemesi için dualar etmeye başlayacağımı düşünüyorum. Çünkü o artık bana göre takımın vazgeçilmezi. Uğur ile oturaklı bir ikili oluşturdular, müthiş bir uyum içerisinde götürdüler maçı. Dilerim bundan sonra da böyle devam eder Caner, bir kez daha yanıltmaz beni. Uğur’u ise uzun zamandan sonra formda görmek inanılmaz mutlu etti beni. O bizim, Fenerbahçe’nin çocuğuymuş meğer… Bir de son haftalarda futbol zekasını olduğunu gibi sahaya koyan Baroni var, aslında iyi ki var!

Deplasman yasağının ilk somut protestosu Fenerbahçe taraftarından geldi. Evet, tribünlerin tamamı destek verseydi belki daha etkili olurdu ama bence bu bile büyük bir adımdı. Teşekkürler çocuklar!

Evet, maçın 90 dakikası boyunca tribünde kalamadım. Yorgun gittim, titreyerek döndüm. Bunun olacağını zaten biliyordum. Maçın ortasında sarı-lacivert tezahüratları yapılırken gözlerimi kapadım ve dinledim sadece. Gözlerimden akan yaşlara engel olma gereği bile duymadım. Kokladım uzun uzun Saraçoğlu’nu, havasını içime çektim durdum.

Öyle çok derinden sevdim ki Fenerbahçe. İyi kötü, yağmur çamur dinlemeden yanında olmaya yemin ettim üstelik. Ne kadarını gerçekleştirebildim bilmiyorum ama varlığın bambaşka dünyalara götürüyor. Üstelik Saraçoğlu’nda aradığım her şey var. Aşk, güven, huzur, mutluluk, gözyaşı, heyecan ve en önemlisi de özgürlük. Saraçoğlu artık olduğundan daha fazla özgürlük kokuyor.

Eskişehir hakkında yazmadığımı fark ettim. Ama zaten başlık her şeyi özetlemiyor mu? Eskişehir taraftarının –ki en güvendiğim taraftar grubudur ama yine yanılttılar, çirkefliği maça futbolculardan daha çok damgasını vurdu. Ama sonuçta, taraftar Es-Es dedi, Eskişehir esemedi!





24 Nisan 2011 Pazar

Biri Kaybetmek Mi Dedi?


Ligin otuzuncu haftasında, kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım vardı. Ne ezeli rakip onlar, ne de aralarında herhangi bir anlaşmazlık var. Trabzonspor ve Fenerbahçe, ligin otuzuncu haftasında, koskoca Süper Lig’de kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım. Evet, diğerleri ligden düştü, tutunma çabası bile gösteremeden tekerlenip gittiler. Galatasaray bir galibiyet ve bir beraberlik ile neredeyse şampiyon olacaktı. Beşiktaş’ın ne yaptığını ya da amacının ne olduğunu anlamıyorum. Bursaspor ise, ah affedersiniz beşinci büyük, beşinci şampiyon diyecektim, bu sezon üçüncü olabilmek için çırpınıyor. Bu yoğun tempolu maratonda, Trabzonspor hayati önem taşıyan bir puanı Eskişehir’in canım toprağında bıraktı. İyi futbol her zaman sonuç getirmiyor, Eskişehir maçında da buna şahit oldu Es-Es taraftarları. Niye böyle söylediğimi, maçı izleyenler daha iyi anlayacaktır. Zira öyle güzel ve öyle inançlı oynadı ki, Eskişehirspor futbolcuları, mutlak galibiyet avuçlarından kaçtı diyebilirim.


Gelelim haftanın ve belki de ligin en önemli maçına. Bakıldığında, Fenerbahçe için sıradan bir deplasman maçı olarak gözükebilir. Ancak Bucaspor maçı, Bursa’yla oynanan maçta kaybedilen iki puanın “artık” bir etkisinin kalmadığını gösterecekti. Kısaca maçtan bahsetmek istiyorum ben.

İnsan canı yandığında daha çok savaşır ya da acısına katlanamayıp pes eder. Bu akşam sahadaki Fenerbahçe, daha fazla savaşmayı seçen taraftı. Eğer bu maçı alamasaydı ve hatta mağlup olsaydı, şampiyonluğu gerçekten istemediğini düşünecektim. Öyle ki bu maçta kaybedilecek puan, tüm lig boyunca koşup ağları bulan gollerimizi hiç değerinin olmadığını düşündürecekti bizlere. Ama öyle olmadı…

Maça iyi başlayan ev sahibi takım oldu. İyi başlangıcının sonucu olarak da maçın henüz on beşinci dakikasında golü buldu. Bu golden yalnızca iki dakika sonra Emre hayatının en güzel golünü atarak skora eşitlik getirdi. Bu golden bilmem kaç dakika sonra, hayatımda ilk kez duyduğum ismi taşıyan Abdülkadir, hiç olmadık bir gol atarak devreye takımının 2-1 önde girmesini sağladı.

İkinci yarının başlangıcında, ilk ikisi kadar basit bir golü yine Abdülkadir ağlara gönderdi. Bu golden sonra Aykut Kocaman kritik bir değişiklik yaparak Caner’i maçtan aldı. Maça giren Stoch, sahanın canlanmasını sağladı. Ve ardından, hiç sevmediğim halde sürekli olarak “hayat kurtaran” konumunda devreye giren penaltı atışı. Alex’in kendine has vuruşuyla, fark bire iniyor. Henüz sahneden inmeye niyeti olmayan Alex, kafa golüyle skora yeniden denge getiriyor. Ancak maç hala bitmemişken Aykut Kocaman belki de yapabileceği en tehlikeli değişikliği yaparak orta sahadan adam alıp, forveti güçlendiriyor. Maça giren kim mi? Bu sezon ilk kez oynayacak olan Guiza. İlk kez sahaya çıktığı sezonda, 7 dakika o sahada kalan Guiza, maça girer girmez belki de Fenerbahçe’yi şampiyon yapacak golü atıyor. Golden sonra kendini kaybedip taraftara koşan Guiza’nın gol sevinci yalnızca onu değil, ekran karşısında çıldıran biz taraftarları da gözyaşına boğdu…

3-1’den 3-4’e gelip, son dakikaların adamı Andre Santos’un müthiş golüyle de maç 3-5 bitiyor ve Fenerbahçe tarihinin belki de en zor maçından galibiyetle ayrılıyor.

Okunu atmaya hasret Guiza, dünyanın en iyi kanat oyuncuları arasındaki Gökhan Gönül, görev yerinde devleşen panter kaleci Volkan Demirel, gemisini kurtaran kaptan Alex, bizi bu yerlere getirip zaferlerle yüzümüzü güldüren Aykut Kocaman ve diğerleriyle birlikte, zorlu ligin zorlu haftasını da galibiyetle geride bıraktık.

Biri kaybetmek mi dedi? O bizim lügatimizde yok beyler!

Önümüzde Trabzonspor’un Antep maçı var. Bu maçta büyük ihtimalle üçüncü kalecisini sahaya sürecek. Yaralarına bir yenisini mi ekleyecek yoksa şampiyonluğun hiç de kolay olmadığını mı gösterecek bilmiyorum. Fenerbahçe maçı alır ya da alamaz. Bu hafta maç kaybetmedik ya, şimdilik fazla bir şey düşünmek istemiyorum.

Bir gün maç izlerken öleceğim. Heyecandan, sevinçten ya da üzüntüden… Bana tüm bunları yaşatan Fenerbahçe’ye nasıl teşekkür etsem azdır, iyi ki varsınız!



26 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Düşüş Hikayesi

Her zaman Fenerbahçeli olduğum için şükretmişimdir. Beni kızdırıp küfrettirdiği için, sevinçten gözyaşlarına boğup, haksız olduğunu yüzüne vurduğumda sırtını dönmediği, renklerin en güzellerini doğduğumdan an daha kucağıma bıraktığı ve oynadığı futbol, gelip giden futbolcular, aldığı ve alamadığı; kısacası başına gelen her şeyde Fenerbahçeli olduğum için şükrettim. Şimdi, artık bir sebebim daha var.


Lige başlangıcımız kötü oldu, Avrupa’ya daha giderken dönüş biletlerini bavullarımızda bulduk. Toparlandık, kendi çöplüğümüze döndük hızlıca. Hemen ardımızdan Galatasaray, Trabzonspor ve sözde beşinci şampiyon olan Bursaspor geldi. Avrupa sadece kartal kanadımız kalmıştı. Yıkıldık, çöküşün eşiğine geldik haliyle. Aslanlarda patlak veren mağlubiyet serisi dur durak bilmeyince, “istifa” sesleri yükselmeye başladı, bir ivmeyle kaldırıp konduruldu, yönetimde garip haller gerçekleşti. Galatasaray’ın adamı Hagi oturdu koltuğa, değişen hiçbir şey olmadı: Türkiye’ye kazandırılan muazzam bir stat dışında.

Karadeniz fırtınası Avrupa utancını ligde unutturmaya kararlıydı, istikrarlı futbolunu göz dolduran gollerle taçlandırıp liderlik safhasına ulaştı, kalkmaya niyeti yok falan da denildiği oldu tabii.

Bursa iyi geldi, hiç anlamadığım bir anda çöküşe ortak oldu sonra.

Beşiktaş nerede mi? Ona gelecek olursam, dört çarpı dört devam ediyor yoluna. Avrupa’da sekizlik serisinden kurtulup, kendi futbolunu ikiye bölerek dörder dörder filesini doldurmaya başladı. Guti’nin düşmanlığını sezdim mesela geçtiğimiz maçta, öylesine kızdım ki ona.

Şimdilerde düşüş hikayesinin en hazin karakterleri Galatasaray ve Beşiktaş. Hangisi daha kötü, hangisinin futbolu diğerini dibe vuracak ve Kartalın Avrupa diye övündüğü futbol bundan ibaret mi, görüyoruz işte.

Fenerbahçe ise yakasını bu düşüşten zor da olsa kurtarmayı başardı. Son yedi maçtır aldığı galibiyetle yüzümüzü güldürmenin ötesinde, kırık kalplerimizi tamir edip, hayallerimizdeki şampiyonluğa ulaşmanın aslında o kadar da zor olmadığını gösterdi.

Volkan Demirel: Panter Kaleci

Kısaca Fenerbahçe-Kasımpaşa maçına değinmek istiyorum.

Kendi sahasında oynuyor olmanın verdiği rahatlıkla fazla baskı kurmayan Fenerbahçe, maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturdu. 2-0 biten maçın gollerini Alex ve Dia attı. Bu yazdığım, sadece maç sonundan bahsediyor bizlere. Oysa maç esnasında kalede bir panter vardı ki, nasıl anlatsam, hangi kelimeleri kullansam az gelecek gibi duruyor.

Kasımpaşa’ya çok fazla pozisyon vermeyen sarı-lacivertli ekip savunması kendini açığa aldığı anda, ceza sahasında gördüğü futbolcularla baş etme görevini Volkan’a devretmişti. Görevini hakkıyla yerine getiren Volkan Demirel, yine kalede panter kesildi. Kurtarılması imkansız pozisyonlardan tutun da, büyük bir güçlükle gol olmasına izin vermediği penaltıya kadar…

Volkan dışında sahada aktif olan, görevini istekle yerine getiren bir futbolcu göremedim açıkçası. Özer, yerlere inen performansıyla tüm haykırışlarımızı hak etti.

Baştan sona yüreğiyle oynayan Volkan ve düşüşe teslim olmayan Fenerbahçe, yine kalplerimizi fethetmeyi başardı.

Teşekkürler Fenerbahçe, kendini bir an önce toparla Türk futbolu!

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kadıköy'de Kolbastı Oynanmaz!


Kupadan çıkışımızla tüm umutlarımı elimden alan Fenerbahçe, artık hiçbir ihtimali olmamasına rağmen geçtiğimiz kupa maçında şimdiye kadar gizlediği o özlenen futbolunu izletti bizlere. Daha çok yedeklerle çıkılan maçta lig için umut veren Fener, Trabzonspor karşısında beklenenden fazlasını verdi diyebilirim.

Bu maçı almaya, üç puan kazanmaya ve liderlik yolunda yürüdüğümüzü unutturmamaya çok ihtiyacımız vardı. Futbolculardan tutun da, taraftar dahil herkes pür dikkat maç saatine kilitlenmiş, gol çığlıklarının atılacağı anı bekliyordu. Bu durumu iyi değerlendiremeyen Trabzonspor, hiçbir atak ve pres yapamayıp isteksiz bir futbol sergileyerek maçı avuçlarından akıttı. Maça istekli ve hızlı başlayan taraf olan Fenerbahçe ise oynadığı umut verici futbolun meyvesi olarak liderle arasında olan puan farkını dörde indirdi.

Futbolcuların oyunlarını özellikle inceleyecek olursam, kalecilerin hakkını bir numaraya taşıma konusunda ısrarlı olduğumu belirtmeliyim. Bana göre Onur, hiç itirazsın Türkiye’nin gelecek vadeden en iyi kalecisi. Hatta biraz daha deneyimi olsa, Volkan yerine milli takımın birinci kalecisi olmayı hak ediyor bile diyeceğim yani; öyle çok beğeniyorum onun futbolunu! Volkan’a geçerken aradaki ince ayrıntıyı da kaçırmamalıyım. İyi, güven verici, güçlü ve dikkatli bir kaleci o: panterimiz bizim. Ama bir kaleci asla tek başına yeterli değildir. Futbol, takım oyunudur ve Trabzonspor’un buralara kadar gelmesinde kalecilerin katkısı büyüktür. Fenerbahçe ise, defans ve kaleci arasındaki uyumun en temiz örneğidir.

Trabzonspor hiçbir atak yapamadı dedim, zira maçın başından sonuna dek istekli ve hırslı oynayan taraf Fenerbahçe idi. Doksanıncı dakikaya kadar pres yapan bir Emre vardı sahada, oyun zekasını yine konuşturan Kaptan, maç öncesi yürekleri ağızlara getirip maç başladığında attığı golle “ben iyiyim” mesajı veren Niang, “en iyi futbolcu mevkii defans olup golü atandır” deyimimi hep en iyi şekilde gösteren Lugano, savunmada her zamanki gibi üstüne düşenin en iyisini yapan Yobo ve kısacası iyi hazırlanmış bir Fenerbahçe ile kazanmaya odaklanmış futbolcular vardı sahada.

Bilirsiniz, hakemlerden konuşmayı çok sevmem. Ve yine bilmelisiniz ki, Bünyamin Gezer’in maç yönetme şeklinden de hiç hoşlanmam. Bu maça yine o sert mizacını takınıp geçmişti. Maçta on sarı kart ve tam üç tane kırmızı kart göstererek, saha içerisinde gerilim yaşanmasına sebep oldu.

Bir taraftar olarak, bu satırları yazarken duyduğum sevinci az çok tahmin edersiniz. Öyle huzurlu ve öyle keyifliyim ki, değil şampiyonluk, dibe vurmak dahi umurumda değil. Bu maçla hepiniz bir kez daha gördünüz, Fenerbahçe ölmedi ve adım adım yükselmeye devam ediyor. Bundan sonra ne olur, kazanmaya devam eder miyiz maçları, yoksa tıkanıp kalır mıyız bilmiyorum. Şuan için tek bildiğim, iyi futbolun umut verdiği. Yendiğimiz için değil, gerçekten inanarak ve isteyerek oynadığımız için bu kadar huzur doluyum.

Son olarak maçı toparlamam gerekirse, Trabzonlulara sözlerim olacak…

Birincisi, Kadıköy’de kolbastı oynanmaz, Fenerbahçe evine gelen misafirini golsüz yollamaz diyerek geçtiğimiz sezon aldığımız ağır Trabzon yenilgisinin yaralarını sarmış olduk.

Ve unutmayın, size her yer Trabzon olabilir ama burası Kadıköy!

7 Aralık 2010 Salı

Vefat Haberi

Fenerbahçemizin ve Milli Takımımızın kalecisi Volkan Demirel'in anneannesi vefat etmiş...
Geride kalanlara sabır ve baş sağlığı diliyoruz... Mekanı cennet olsun!

9 Ekim 2010 Cumartesi

Tut Tutabilirsen Niang’ı!

Sizlerin de bildiği gibi haftaya oynanacak olan milli maçlar nedeniyle süper lige ara verilecek. Aslında teknik anlamda lige bu yönde verilen aralar futbolcuların dengesini hafiften sarsar. Cuma günü oynanan maçta G.Saray’ın almış olduğu mağlubiyetten sonra da, F.Bahçe için gereksiz bir şekilde korkmaya başlamıştım. Neyse ki korkum yersiz çıktı, totemimiz bir kez daha işe yaradı! Şimdi de bu leziz maçtan bahsedeyim biraz.


Gol atan forvet: Niang

Ben size dememiş miydim, Niang bize iyi gelecek diye! Şunu bilir, şunu söylerim; yaptığın transfer hakkını verecek arkadaş! Çok uzun zamandır forvet sıkıntısı yaşıyordu Fenerbahçe. Ne adamlar geldi Saraçoğlu’na “hücum oyuncusu” sıfatında da, hakkını veremedi. Kezmanıydı, Guizasıydı derken en nihayetinde aradığı kanı Niang’da buldu sarı-lacivertli ekip. Dia ve Niang ikilisini durdurmanın biraz güç olduğundan söz etmiştim bir önceki yazımda. Ayrıca bir başlık atın diyorum şimdi de, “Onlar takıma daha yeni alışıyorlar!” vakit gelecek, gol kralı olacak Niang, benden söylemesi! Zira ben bu maçta Fenerbahçe’yi değil, Niang’ı izledim…

Fırat Aydınus’un maç yönetme şeklini pek sevmem, bu akşam da beni şaşırtmadı zaten. Ama bunu yine söylüyorum, yeri geldikçe de söyleyeceğim: zaman geçtikçe Emre’nin hırsı bize zarar veriyor. Aslına bakarsanız futbolunu seviyorum. Fakat bazı durumlarda kartının olup olmadığını hiç umursamadan hakeme çıkışmasından rahatsız oluyorum. Akşamki maçta da tıpatıp aynısını yaptı. Eğer sarı kartı olmasaydı resmen haykıracaktım hakeme kartını çıkarsın diye ama Fırat benimle aynı görüşte olmuş olacak ki Emre’ye yalnızca sözlü uyarıda bulundu.

Sonunda Fenerbahçe takımının rayına oturduğunu düşünüyorum. Bunun zamanla olacağını elbette biliyordum ama savunmaya olan inancım günden güne azalıyordu. Ta ki Aykut hocanın kadroya Bilica yerine Yobo’yu almasına kadar. Defansta hem kaleciye hem bizlere öyle büyük bir güven verdi ki, maç bitiminde ayaktaydım onu alkışlamak için. Parantez içinde söylüyorum, bu akşam F.Bahçe sahadaki futbolu tamamen İspanyol futboluydu. Bilirsiniz, La Liga ekipleri maçlara ayağa pasla başlar, orta saha müthiş önem taşır. Top kayıpları az, hatalar telafilidir. Orta saha geçilir, rakip yarı alanının ilk metrelerinde atak başlar, gizliden gizliye. Ve gol. Ardından bir tane daha. Önde mi bu İspanya takımı? Öyleyse maçı garanti eder ve rakibe top koşturur. Bu zamanlarda forvetleri tut tutabilirsen! İsterlerse, bir gol daha atar, rakibi ezerler! Nasıl ama İspanyol futbolunun aynısı değil mi? Bence gayet öyle…

Bu maç için öyle uzun uzadıya yazılacak bir şey yok. Sahnede görmeye alıştığımız Niang vardı yine. Kazım bir de. Herkes kızıyor ona, sevmeyenler bile vardır eminim. Ama ben önemsiyorum onu ve sürekli söylüyorum: Kazım bu takıma lazım! Üçüncü golü atan Andre Santos’a kızgınım, gol attı diye yelkenleri suya indiremem. Geçen hafta oynadığı kötü futbol yetmemiş gibi yerli yersiz açıklamalarda bulunup mide bulantısı yaptı. Neyse bu konuya daha fazla değinmek istemiyorum, galibiyet sevincimi kaçırmaması için… Ayrıca değinmeden olmaz, Gençlerbirliği maçında Alex ve Volkan’ın performansları gayet iyiydi, bu yüzümü daha da güldürdü. Üstelik ben ilk kez Fenerbahçe’ye gelen bir teknik adamın alt yapıdan yetişmiş genç futbolcuları önemsediğini gördüm. İnanılmaz mutluyum. Bu durumda, Aykut hocanın bizim eski “golcümüz” olmasındaki payı büyük elbette, aramızdaki buzlar da eriyor böylece. Sanırım kazandıkça, hataları telafi yolunda yürüdükçe seninle iyi anlaşmaya başlayacağız. Taraftar da bunu istiyor, istiyoruz Aykut hoca!

Maçı kendi evinde 3-0 alan Fenerbahçe 10 olan puanını 13’e yükselterek 7. Haftanın sonunda ezeli rakibi G.Saray’ın önüne geçmeyi başardı.

Son olarak yazımı bitirmeden önce, transfer olayına bir kez daha değinmek istiyorum. Geçtiğimiz sezonlarda” yıldız” avlamaya bayılırdık. Paramız bol ya, faydalı faydasız dağıtırdık işte. Nihayet bu sezon toparlanıp kendimize geldik de, yararlı transferler yapabildik. Şimdi dönüp bakıyorum Beşiktaş’a. Öyle öpe koklaya getirdikleri futbolcuları henüz sahnede göremedim ben, Holosko bile hakkını veriyor geçmişin. Nerede Guti, Q7? Galatasaray sustu dedik transferde, sonra bombayı patlattı Misimoviç ile. Peki, neredeydi geçtiğimiz maçlarda? Fenerbahçe içinse sürekli bir şeyler söylendi, doğru düzgün hiçbir transfer yapmadığını iddia edenler bile oldu! Şimdi, çıksın onlar karşıma, bunu söyleyen siz bay ve bayan olaylara ters açıdan bakanlar dinleyin beni, size sözler hazırladım!

Dipnot: Maç bitiminden bir saat sonra yazılmış olan bu yazının arşivde niye bu kadar çok durduğu hakkında en ufak bi fikrim yok.
 
Dipnot2: Almanya maçı hakkında yazmak istemiyorum açıkçası, sonuç zaten bildiğimiz ve beklediğimiz gibiydi.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Hatunlar Şanslı Beyler!

Şanslılar tabii ya! Takmışlar kollarına bizim Fenerbahçemizin "yakışıklılarını" gönül rahatlığıyla poz veriyorlar. Ah seveceksen, öleceksen, böylelerine öl arkadaşım. Futbolcu olsun, futbolcu!

Bakınız, Volkancığımızın düğününden. Fenerbahçe resmi sitesi'nden ç/alıntı fotoğraflar : )




Mutluluklarr! : ))

“Demir-el!”

2010/11 sezonunun ilk derbisini Pazar akşamı oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile geride bıraktık. Yani öyle böyle değil, sahiden de geride bıraktık. Berabere biten derbi maçları kısmen de olsa “dostluk” havası yaratır. Gerçi Beşiktaş takımının dillere destan taraftar grubunun dostluktan bihaber olduğunu bir kez daha görmüş olduk ama ben onu es geçiyorum. Maçın değerlendirmesini yapmayacağım, sadece sizlerle biraz Volkan hakkında konuşmak istiyorum. Dün sahada gördüğümüz belki Fenerbahçeli Volkan idi ama onun hiç olmayan bir yanını öğrendim ben akşam, bir taraftar değil, milli futbol takımımızın sevdalısı olarak…


Volkan’a bu soy isminin ne kadar yakıştığını dün bir kez daha anladım. Biliyorsunuz bir süredir sakat olduğu için sahalardan uzak kalmıştı. Derbi maçına çıktı çıkmasına ama bir yandan sakatlanma ihtimaline karşı Serkan Kırıntılı hazırlanıyordu. Direnci ve oynama azminin yanında yüzünden eksik olmayan o acı ifadesi onu daha yakından tanımamızı sağladı. Volkan bize derbi gecesi, forma aşkının ne derece büyük olduğunu gösterdi!

Tabii Volkan’a Fenerbahçe’de durmadan yakındığım ve kötü bulduğum defansın katkısı büyük oldu. Adeta dün sahada devleşti hepsi, 11 dev adamdılar benim gözümde!

Maçta yanlış bulduğum tek şey Volkan’ın penaltıyı getiren hareketiydi, buna hiç lüzum yoktu oysa. Bir de Cüneyt Çakır sarı kart konusunda fazla cimriydi. Bence kartı hak eden daha fazla pozisyon ve futbolcu vardı…

Dedim ya işte, bir derbiyi daha geride bıraktık. Bu maç bana çok manevi açıdan çok şey kazandırdı. Futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha anladım. Sanırım herkes gereğinden fazla stres yapmıştı. Olaylar da çıktı elbet yadırgadığımız, güçlü güçsüz ayrımı yapıldı, sakatlar çoğaldı bir de. Sözü dönüp dolaştırıp önce Aykut hocaya, sonra yine Volkan’a getirip yazımı bitireyim diyorum.

Eğer dün akşamki maç Fenerbahçe’nin 3 puan kaybıyla bitseydi, işler Aykut Kocaman açısından zora girecekti. Gitsin mi kalsın mı konuşması yapılacaktı hatta kulislerde, gizli bir takım hesaplar olacaktı. Ama olmadı. Gole bile sevinemeden, her dakikasını pürdikkatle izlediği maçtan ezilmeden çıktı Aykut hoca. Belki skor kulağa hoş gelmeyebilir ama maçı izleyenler, Fenerbahçe’deki futbolcuların ne derece kaliteli oynadığını zaten anlamışlardır. Tabi eğer geçen sezonlara bakacak olursak, bu maç bir kayıp Fenerbahçe açısından, Beşiktaş’ın seviniyor olması gayet normal. Şimdilik böyle oldu, bir klişeyi kullanarak, önümüzdeki maçlara bakacağız diyorum.

Sözü Volkan’a getireceğim dedim, unutmadım. Salı akşamı düğünü var bizimkinin. Gelin alıyoruz anlayacağınız, baya da güzel hani kızımız. Ne alaka? Diyeceksiniz ama akşamki forma aşkından sonra taraftarından bir kutlamayı hak ettiğini düşünüyorum. Mutluluklar Demir-El!

5 Ağustos 2010 Perşembe

Devler Ligi'ne Erken Veda

Fenerbahçe dün sahada, asla yapmaması gereken şeyi yaptı ve daha ligin ilk elemesinde, yenilgiyle veda etti. İnanın dün aldığım tüm güzel haberlerin üstünü örttü bu mağlubiyet.


Şimdi diyorum ki ben, Galatasaray’ı yenmen yetmiyor artık Fener! Avrupa’da da güzel işler yapmanı bekliyoruz senden.

Ne demiştim? Maçlarda 10 kişi kalmayı alışkanlık haline getirmemeliydin. En büyük hatanın bu olduğunu söyleyebilirim. Stoch'un 2 saı kartla oyun dışı kalmasının şoku var hala üzerimde...Sonra bir de savunmanın eksikliği tabi… Bilica’nın yaptığı hataların sınırı yok artık! Orta sahadaki genişlik, Volkan’ın kalede güven verememesi… Hepsinin toplamıyla da, Devler Ligine hiç olmaması gereken, erken bir veda…

Fenerbahçe Avrupa’daki mücadelesine UEFA Avrupa Ligi play-off turundan devam edecek, bunu da not olarak ekleyeyim ve çubuklu formanın aşkına, Fener’in UEFA’da iyi işler yapmasını dileyerek yazıma son vereyim…


Şimdilik şunu söyleyebilirim ki Fenerbahçe'nin en büyük başarısı, başarısızlığı yenmek olacaktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...