Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Bir Yanım Rodriguez, Diğer Yanım Neymar


Tabii Mesut'u da unutmamak lazım. Bu adamı seviyorum gerçekten. Futbolunu, zekasını, başarısı ve giydiği her formada "olmazsa olmaz" sıfatını kazanabilmesini seviyorum. Geçenlerde Twitter'da Mesut hakkında yazılanlara bakarken, bir yorum gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam şöyle idi: "Türk olduğu halde Alman milli takımını seçen bir adam gol attı diye neden seviniyorsunuz?"
Bu düşünce bana ters. Şartların gerektirdiği ölçüde yaşıyor Mesut, kendisine ve futboluna en uygun hayatı ve yeri seçerek doğruyu yapanlar arasında bence. Hiç tanımadığımız futbolculara sempati duyup destekleyebiliyoruz da, kendi evladımız Mesut'u mu desteklemeyeceğiz?

Almanya-Fransa maçı içi söyleyebileceğim tek şey, Löw'ün klasik taktiğine dönme işini geçe bıraktığı, ama neyse ki geç kalmadığı... Ben de birçoğunuz gibi, iyi oynayan Fransa'nın, dağınık oynayan Almanya'yı eleyip yarı finale yükseleceğini düşünüyordum lakin, Löw soldan vurmayı başardı bu kez.


Çılgınlar gibi Brezilya'nın kazanmasını istiyor, ancak Kolombiya'nın alacağını düşünüyordum. Yedinci dakikada gelen erken gol ve ikinci yarıda serbest vuruştan harikalar yaratan David Luiz golünden sonra, yarı finale yüklesen benimkiler oldu. Ama sevinemedim. Yine sevinemedim!

Önce Neymar'ın iç kanatan o kıvranmaları, ardından maç bitimiyle çocuk gibi ağlayan Rodriguez beni bitirdi...
İyi oynayan Brezilya karşısında direnememiş olabilir Kolombiya ama turnuvanın en güzel takımlarından biri oldu, bunu göz ardı etmemiz imkansız. 
Neymar için çok üzgünüm. Bu sabah, omur iliğinde kırık olduğunu öğrendiğimizde resmen içim parçalandı. Daha gencecik, futbolun harikası olma yolunda bir futbolcuydu zira. Tez zamanda iyileşmesini diliyorum...



Her futbolcu sakatlandığında üzülüyorum elbette ama bu futbolunu izlemeye bayıldığımız adamlara en ufacık bir şey olduğunda nasıl korkuyorum anlatamam! 

Yani kısacası, ne maçtan bir şey anlayabildim ne de istediğim takımların yarı finale çıkmalarından. Dilerim bu akşam da Arjantin ve Kosta Rika yarı finale, sakatlıksız kartsız çıkarlar da, sevinebilirim!





23 Haziran 2014 Pazartesi

Seyir Takipsizliği ve Dünya Kupası Keyifsizliği


2014 Dünya Kupasını takip ederken, aynı üst fotoğraftaki amca gibiyim. Hani şu, yanağında bayrak olan. Hazırlıklı gelmiş bakarsanız. Forması, bayrağı, her şeyi tamam. Ama yüzündeki o "niye buradayım ki ben?" ifadesi, her şeyi yerle bir ediyor doğrusu.

İşte ben de tıpkı böyleyim. Maçları takip ederken her şey yerli yerinde. Ama bir ruhsuzluk, isteksizlik hakim. "Aa, saat 7 olmuş. E maça bakayım bi..." şeklinde açtığımı düşünürseniz televizyonu, epey 'gönüllü' izlediğimi söyleyebiliriz!

Nedendir bilmiyorum ama. İspanya'nın erken elenişi mi dersiniz, tribündeki Maradona mı, DK'da olan bu takımlara olan zayıf ilgim mi, yoksa maçların yayınlanma saati mi, inanın kararsızım. Ama bir şekilde, beni tamamıyla kupaya bağladığını söyleyemiyorum hiçbir maçın ya da takımın.

Aah, ah! Nerede o Afrika'daki kupa... Tadından yenmiyordu yahu! Ardı arkası kesilmeden, her maç birbirinden heyecanlıydı. 
Eminim benden farklı düşünüp, bu kupayı hepsinden çok sevenler de vardır. Lakin benim gibi hissedip düşünenler varsa, bu eksik hissin sebebini buldukları vakit benimle paylaşmaları önemle rica olunur tarafımdan!

Şu mini 'isyan' yazımı bitirmeden önce, bu akşamki Hollanda-Şili maçı üstünden de, tamamen Dünya Kupası üstünden de, affınıza sığınarak bir sorum olacak:

Pardon da, futbol şöleni dediğiniz şey tam anlamıyla bu muydu yani?


Dipnot: Bir de, bu kupada kırılan ve kırılacak rekorlardan haberdarsınız değil mi? Keyifsiz falan diyorum ama bu da işin başka bir tarafı tabii. 

21 Haziran 2014 Cumartesi

Kazanan da Üzüyor!


Kaybedenlerin iç sıkan ya da kimilerimiz için burkan öykülerine geçmeden evvel, 21 Haziran maç gecesinin kazanan tarafına değinmek istiyorum: Messi!

"Soran olursa Messi attı dersiniz."

Tribünde, klavye başında, stat kenarında, televizyon önü ve karşısında kendisini yuhalayan onlarca kişi vardı taraflı tarafsız. Maç esnasında bu sesleri duyunca, hayli üzüldüm. Elbette ben de herkes gibi, "uzaylı" performansını göstermesini bekliyordum ondan. Yer yer gösterdiği performansı 90 dakika içinde golle tamamlayamayınca, ıslıkların odağı olmaktan öteye gidemedi. Durun, cümleyi toparlıyorum hemen

Gidememişti ki, o muazzam golü geldi. Beni, Dünya Kupasına yeniden bağladı, umutlandırdı, sevdirdi. Tribündeki tosunlar tosunu oğlu da bu etkiyi yaratmış olabilir, bilemiyorum arkadaşlar...


Messi dışında, favori takımlarımdan üçüncüsü olan Arjantin nasıldı?

Vasat. Futbol vasat, istek yok, fazlaca olan kabiliyet kullanılamıyor vs vs... Bir tat eksikliği oldu kesin bu DK takımları arasında. Arjantin, İspanya aksine gruptan çıkarak beni sevindirmeyi, yüzümü güldürmeyi başardı. Lakin bu futbolla, futbolun düşük bütçeli dev takımları karşısında tutunabilmek, hele de final odağına yaklaşabilmek pek mümkünmüş gibi gelmiyor bana.

Erken Ama Haklı Veda: Güle Güle İspanya!


Yılların saygısı vardı içimde İspanya'ya ve onun futboluna karşı. Duyduğum sevgi zaman zaman derinleşerek beni bile şaşırtıyordu. Dile kolay, 6 yılın futbol şampiyonuydu onlar.

2008 Avrupa Kupası şampiyonluğu,
2010 Dünya Kupası şampiyonluğu,
2012 Avrupa Kupası şampiyonluğu,
2014 Dünya Kupası rezaleti.

Sonuç, bir üst paragraftaki fotoğraftaki gibi dramatik oldu işte.
Bana inanır mısınız bilmiyorum ama söylemeden edemeyeceğim. Bana kalırsa, İspanya bu kupayı istemedi. İsteyen adam mücadele etmez mi yahu? Göz göre göre kupaya tutunma şansın ellerinin arasından kayıp giderken, maç çıkışı ağlayarak soyunma odasına gitmenin sana ne faydası olacak sanıyordun?


İspanya, bendeki saygınlığını bir parça da olsa yitirdiği için, çok üzgün ve de kırgınım.
Barcelona'nın çöküşü, ardında milleti takım yıkımını da getirmiş oldu böylece...

Son olarak, yalnızca "devler" ya da favoriler takımları arasından İspanya'nın kaybetmemiş olmasına da sevindim ayrıca. Ona eşliği İngiltere yaptı, çok da güzel oldu.

Ve yine "bana kalırsa" asıl büyüklerin, gerçek Dünya Kupası bu. 
Futbolu seven, az bütçe ve pahalı olmayan isimlerle futbol oynayan, futbola ve emeğe değer veren adamların futbolunu izlemek, birkaç reklam ve markanın arkasına sığınan profesyonelleri izlemekten daha büyük zevk veriyor bana.

Dilerim bundan sonraki günlerde DK daha heyecanlı bir hal alır artık!


Dipnot: Nedense Suarez gol atınca pek bir mutlu oldum. Sormak istediğim şey, gol attıktan sonraki hareketinin anlamı. Bilenlerin paylaşması önemle rica olunur! : )




14 Haziran 2014 Cumartesi

CanliSkor.com'dan Ceplere Dev Hizmet!

Biz futbolseverlerin en çok tıklayıp, an be an gerek gol gerekse maç içi bilgileri tek bir tıkla aldığı www.canliskor.com artık yalnız bilgisayar ekranları ile sınırlı değil.

Ulaşım ağının genişlemesiyle, Canlı Skor bizlere ve de ceplerimize muazzam bir güzellik yaparak, Android uygulamasını geliştirdi. Artık o çok sevdiğimiz siteye, telefonlarımızdan tek tık ile ulaşmamız mümkün ve de çok kolay.

Hazır Dünya Kupası gelmişken, indirmenizde ve de kullanmanızda fayda var derim ben!

CanliSkor.com'un Android uygulamasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://play.google.com/store/apps/details?id=eu.livesport.CanliSkor_com

Burada da kendilerinin, Facebook sayfaları bulunmakta efendim. Tarafımdan hararetle tavsiye olunur!

https://www.facebook.com/CanliSkorF

-

Canlı skorlarla, Dünya Kupası keyfine devam edelim!

Kod Adı: Mıknatıs!

Sizlere takım karmaşamı anlatırken, sempati duyduklarım arasına Brezilya'yı da eklemiştim. Hem 2014 Dünya Kupasının ilk maçı olması sebebiyle hem de sambacılara olan hayranlığımdan, büyük bir heyecan ve de heves ile televizyon karşısına geçtim. Gönül isterdi elbet tribünden izlemeyi. Bu da parantezim olsun, kalsın burada.

Evvela şunu demeden edemeyeceğim, maçın hakkı beraberlikti. Bence birçok futbolsever bu konuda benimle aynı fikirdedir.

Maça geçersem...

Brezilyalı futbolcuların ayağındaki mıknatıs yer yer, kupanın boylarıyla devleşen Hırvatlarına sökmemiş olsa da, içten içe bende hayranlık yarattığını söylemem mümkün. Ancak yine de ne bileyim, bu Brezilya, olmamış sanki yahu... Bir şeyler yarım ve eksik, tatsız...
Her müdahalede yere düşmek, kendini olur olmadık yerlerde bırakmak, olağanüstü bireyselcilik... Daha ilk maç olması sebebiyle erken konuşmak istemesem de, kendinden biraz soğuttu sanırım Brezilya. 

Hırvatistan ise onlara oranla daha takım futbolu, prese ve defansa odaklı oynadılar. Ve dünya devi denilen adamlar karşısında uzun süre ayakta kalmayı başarıp, ezilmeden yenildiler. Puan tablosuna işlemeyecek olsa bile, Hırvatlar için ideal denilebilecek bir başlangıç oldu bu...


Maç içinde özellikle değinmek istediğim iki şey var. Biri hakem, diğeri ise Neymar...

Hakemin vasatlığı konusunda lütfen benimle aynı fikirde olduğunuzu söyleyin! Ya da benim yanlış gördüğüm bir şey varsa, paylaşımlarınızdan esirgemeyin. Zira bana kalırsa, bizler bu DK'da hakemlerden çok söz edeceğiz...
Yahu, o ne penaltıdır? Ne fauldür, düdüktür!

Dünya Kupası ilk maç, iki gol, Neymar. Fena başlamadığını söyleyebiliriz. Lakin ben ondan çok şey bekliyorum. Zira ilk maç için bekleneni zerre kadar karşılamayan Hulk beni yeterince üzdü diyebilirim.


Şöyle bir toparlayacak olursam, ilk maç, ilk maç gibiydi.
Futbolu özlemişim. Sadece futbol konuşan, futbolu futbol için izleyen, gören, seven, sevinen insanları özlemişim.

Çok sevdiğimiz futbol bir ay evlerimize misafir olacak.

Hoş geldi, vallahi de sefalar getirdi!

Dipnot: Ne olur susturun şu Ceyhun'u, gözünüzü seveyim!

2 Nisan 2012 Pazartesi

Baş, Gövde, Bacak




Bir Trabzonspor maçı, Fenerbahçe için en fazla ne kadar zor olabilir?

Bundan bilmem kaç ay öncesinde çıkan, yer yer haklılığını kanıtlayan bir karar doğrultusunda, eğer sen gittiğin deplasmanlara, adı “derbi” olmasa bile taraftarını götüremiyorsan, zor olur elbet.

Zor olur, çünkü tribünde taraftar adını taşıyan kimseyi göremezsin. Söz konusu rakip takım olsa dahi.

Eğer bir yerlerde hata varsa, bu hatanın başını tribün kültürü oluşmamış insanların tribünlere alınması çekiyordur. Futbolu sevmek futbolu bilmek değildir. Ve sen, kendi takımının zarar görmesini göze alarak birtakım eylemlerde bulunuyorsan, bir katilsindir. Futbol katili, futbol teröristi ya da.

Diyelim şimdi can almadı sahaya atılan bıçaklar.

Peki ya sonra?

Bunun bir garantisi var mı?

Benim futbolcumun, sahada oyununu oynarken bir kendini bilmez yüzünden ölmeyeceğinin bir garantisi var mı?
 
Neye göre güveneceğim, nasıl gözüm arkada kalmadan takımımı sizlere emanet edeceğim?

Böyledir işte sizin futbol bilginiz, yemininiz, kültürünüz.

Böyle oyunlar, böyle skorlar hak ettiğiniz.

Türkiye’de ne futbol oynanır ne tribüne destek verilir.

Kadınların tribüne girmesiyle değil, can alma hırsıyla tribüne girenlerin oradan çıkarılmasıyla biter ancak bu şiddet.

Biz size gol atamazsınız demedik, profesyonel olamazsınız dedik. Olsa olsa beyaz atletten, çakıdan ve pet şişesinden futbol olursunuz.


29 Şubat 2012 Çarşamba

Fetih Politikası



Sahalar dar geldiğinden beri farklı şeylerle ilgilenir olduk hepimiz.
Kimi taraftarıyla cebine kuvvet kazandırdı, kimi de takımına sadaka bırakırcasına ardına bakmadan kaçıp gitti.
Bir üst makam uğrunaydı üstelik bu kaçış.
Öyle bir haldeyiz ki, Milli takım futbolu bile uzun süre tartışılmıyor. Kadrosu ya da, yedekleri ve yeni Avcısı.
Bir garip hallerdeyiz futbol olarak, hem de hepimiz.
İyisi ya da kötüsüyle, birtakım fetih politikaları izliyoruz. Sonu nereye varır meçhul elbette.
Yine de bu garip hallerden kendini sıyırmaya çalışanlar var. Ya da sıyrıldığını düşünenler.
Üstelik düşünceleri, tam da geçmişi unutma yönünde.
Bırakalım, unutsun hepsi geçmiş senelerini.
Onlar unutsa da, taraftar unutmaz. Yediği altıları, beşikten çıkıp kalede gördüğü sekizleri, denizlerin kirliliğini unutmaz taraftar. Şimdi gülüp oynadığına, üst sıralarda top koşturuyor diye sessiz kaldığına bakmayın. Unutmadığı gibi, unutturmaz da.
Tüm bu sebeplerden dolayı tavsiyedir ki benden sizlere, yukarılara çok kaptırmayın kendinizi.
Bir yerleri fethetmeden fatih olamazsın çünkü. Olsa olsa, kimliğinde yazılı kalan bir isimdir o.

15 Aralık 2011 Perşembe

Tribünden Sahaya Futbol

Güzel adamlar sahada oldukça güzeldir futbol. Sahayı besleyen tribünse bir artıdır çoğu zaman. Lakin sapla samanı karıştırmadaki ustalığımızı, tezahürat ile maçı karıştırmada da kullandığımızda bir eksiye döner kendileri.
Demek istediğim ne mi? Bir Avrupa maçında, adını dünyanın çeşitli liglerinde öyle ya da böyle duyurmuş milli futbolcuna küfür etmenin çirkinliği. Evet, tam olarak bundan bahsediyorum.

Futbol ne zaman mı izlenir?

Kramponuna tapılası Almeida her çalımında alkış aldığında,
Formanın hakkını vererek her pozisyona giren Pektemek golünü attığında,
İsmail’in saha içi dramını objektif yorumladığında,
Karşı takım kalecisini başarılı bulduğunda- ki bu aslında senin başarındır-,
Veli’nin yaptığı hatalara: “tecrübesiz, düzelir” diyebildiğinde,
“Başındaki” adama iyi ya da kötü sahip çıkabildiğinde izlenir futbol.

Ne zaman mı izlenmez?

Seninle fiilen alakası olmayan bir futbolcuya, “talihsiz” küfürler ettiğinde,
Avrupa’da başarıya koşarken, rakip takım futbolcusuna çakmak attığında,
“Aklan da gel” dediğin adam aklanmadığı halde, sadece o dört duvardan çıktı diye sahiplendiğinde,
Kendi başarına gölge düşürsen bile bir başka takıma laf attığında,
Saha içinde profesyonelliğe aykırı her adımında senin futbolun izlenmez Beşiktaş.

Ne zaman ki güzel adamlarını, kaliteli kadronu haddini bilmez bir avuç insandan soyutlarsın, o zaman tebrik edilir başarıların.

Avrupa’ya, Asya’ya, Amerika’ya… Nereye gidersen git, nerede başarılı olursan ol, üzerinde dalgalanan bayrağa ne zaman ihanet etmez, armanı taşıyan futbolcuyu küfürle beslemezsin, o zaman göklere çıkarsın Kartal.

Ki bu aynen Fenerbahçe, Galatasaray, Bursaspor ve diğerleri için de geçerli. Sizler kendi başarılarınızla anılmayı “başardığınızda” asıl şampiyonluğa ulaşmış olacaksınız.

Zaten futbol bir çeşit siyah çantalara taşınmışken, bir de tribün coşkusunu rezil etmeye hiç lüzum yok.

Biz ki aylardır aynı şeyleri söylüyor, birlik olup savaşmalıyız diyoruz. Ama kime, neye? Birbirine düşman olmuş, dağılmayı çoktan yaşamış “Türk” takımlarına… Değer mi? Asla.

Tezahüratlarla uyuyup uyanıyorum sayenizde. Dilimde benzer şeyler: “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler…”  Esasında pek ihtimal vermesem de…

9 Aralık 2011 Cuma

Hukuk Devleti

Fiilen hiç tanımadığınız birini özlediğiniz oldu mu? Benim oldu. Hep oluyor. Her gün özlüyorum.
Mustafa Kemal Atatürk’ü… Onun yarattığı Türkiye’yi, onun ayak bastığı şehirlerin havasını, bakışlarındaki keskinliği, sözlerindeki güveni ve sadakati. Yarattığı ve devleştirdiği hukuk devletini, öyle çok özlüyorum ki.
Uygulama konusunda belki sıfırız ama çok iyi “örnek” alırız ülkece. X ülkenin ileri teknolojisini örnek alır, çalışmalara başlarız. Sonra beceremez batırırız. Bir süreklilik halinde devam eder bu. Ekonomi, ticaret, ulaşım vs diye…
Sonra sıra neye mi gelir? Türkiye’nin bundan yaklaşık üç-dört sene öncesine kadar “tek yumruk” olmayı başarabildiği yegâne şeye, futbola gelir. Birilerini örnek aldığımızdan ya da uygulamada barısızlığa düştüğümüzden değil bu kez…
Kurulu birtakım düzenleri, yanlış yerden bozmaya başladığımız için. Ne mi olur? Çatırdar futbolun bel kemiği; milli takım. Öznelleşir ülkede futbol adına her şey. Basitleşir, kuru bir “şey” ile ifade edilir sayfa sayfa metinlerde…
Taraftar değil, yandaş olursun sonra. Kendi içinde bile ayrılırsın zamanla. “Çok seven”, sevenden üstün görmeye başlar kendini. Ardı arkası kesilmez bunun.
Sokaklarda, mahalle aralarında bir küçük pet şişesiyle futbol oynayamaz artık çocuklar. “Kaleye sen geç!” tartışmaları ile sonlanmaz günleri. Kırılmaz hiçbir berberin camı. Anneler terlemesinden korkmaz artık çocuklarının…
Türkiye’de futbol biterse, esnaf arası sohbetler sonlanır evvela. Arka sıralarda derbi sonları çekişmeler yaşanmaz bir daha. En başta da dediğim gibi, sen düzenlemeye yanlış yerden başlarsın ve kalplerdeki sıcaklık söner zamanla…
Adalete, polise, savcıya, hâkime, başkana güven yiter gider sonuç olarak.
Ne mi kalır elimizde? Bir çeşit özleme sarılır geçmiş. Heyecanlanmak istersek eski maçları izleriz belki. Bir alt lig daha çekişmeli olabilir pekâlâ. Tribün sözlüklerden silinir, başka “şeyler” doldurur yerini.
Evet, en iyi senaryom bu şimdilik. Hukuk devletimde, adalete olan inancımı yitirmeme çabalarımla, “başımda” olan yöneticilere güvenimi yitirme arasında gidip geliyor, kendimle, kendi içimde, kendime karşı savaşıyorum.
Herkes hayatını yaşıyor. Bense 3 Temmuz’dan beri sadece hayattayım.

4 Aralık 2011 Pazar

“Kocaman” Hatan Olmasın


Sevgi eylem gerektirir, çoğu zaman. Öyle vurdulu kırdılı, gaz bombalı eylemlerden bahsetmiyorum elbette.

Üstünde forma, yüzünde gurur ve kalbinde inanç olacak evvela. Gerisi zaten gelir. Nasıl mı?

Bir gol sevincinin hemen ardından belki, bu kez küfürsüz. Sesin çıktığı ve soluğun yettiğince. Bağırmak yetmez, tezahüratı kalbinde hissetmek lazım. Dört duvarın ardına itilmiş, iyi ve kötü geçmişiyle Türk sporuna damgasını vurmuş o adamın da, senin sesine ihtiyacı olduğunu anımsayarak üstelik.

“Rekabet” sözcüğünün kirine bulanmış, sahanın yeşilini siyaha döndürmüş “günümüz futbol”unun çocuklarıydık biz. Saha içi dostluğu bilmediğimizden bu kadar hırçındık. Böyle öğretmişlerdi bize. Adını bilmediğimiz adamların karşısına yazmıştık açıklamalarını: “Futbol hainleri” diye. Vatan haininin günümüz şekliydi aslında bu. Futbol terörü de geliyordu hemen ardından, üstelik siz farkında bile değilken.

Bir Fenerbahçe-Ankaragücü maçının ardından konuşacak fazla bir şey yoktur düşündüğünde. Maç başı “şike iddianamesi” ve maç sonu “derbisi” taban alınırsa, evet, konuşacak öyle çok şey var ki! Sesimiz yetmiyor lakin konuşmaya. Hatalar yüzme seviyesini aşalı çok olmuş. Şike varken, futbolu konuşmak niye…

Sezon başından, hatta geçtiğimiz sezondan gelen bir uyumsuzluk bu. Aykut Kocaman – Stoch arasında. Çoğu zaman hak verdiğim, ardından satırlarca sövdüğüm Aykut Hocanın Stoch’u oynatmamak için geçerli bir sebebi olabilirdi elbet. Karşı çıkacak değilim. Tek maçın sonunda Stoch’u kahraman ilan edecek ise hiç değilim. Sadece görünenden daha büyük bir yük var bu adamların omuzlarında, fark edin istiyorum. Doğru karar vermenin zorluğu kol gezerken sahalarda, oyuncular üzerine oynamak öyle kolay olmuyor işte.

Stoch genç, Emre hırçın, Bilica kazma, Alex kral.

Kendi “içimizde” bile böyle ayrılıyorduk gruplara. Seveni sevmeyeni, bileni bilmeyeni. Böyleydik işte özetle. Sonra aynı formayı terletip, tek bir armayı yücelttiklerini anladık. Özgürlük savaşçısıydı onlar. Yıllar ve yollar geçse de, hakları ödenmeyecek, Fenerbahçe’nin özgürlük savaşçıları

En nihayetinde 4-2’lik bir skorla üç puanı kucaklayan taraf oldu Fenerbahçe. Hassasiyet ile kullanmak lazım tabii tarafı, es geçmeyelim!

Önümüzde bir Galatasaray derbisi var. Yasak bir derbi üstelik. Olmamış, görülmemiş bir deplasman yasağı taraftara. Çirkinlik ve utanç akarken paçalarınızdan, takımının ardından ölürcesine giden taraftara bir cezadır bu. Ama siz bilmezsiniz, ceza sahası dışından da takımına yol olur bu taraftar. Bilmezsiniz şimdilik. Öğreneceksiniz ama.

Ne diyordum?

Elbet hata yapacaksın Aykut hoca. “Kocaman” bir hatan olmasın ama. Göze batmasın, can acıtmasın yeter.


3 Aralık 2011 Cumartesi

Siyasetçilerin Namlusunda

Takım elbiseli futbol adamları, elinde mikrofonla ülkeyi kurtaracağını düşünen siyaset adamları ya da diğer bir deyişle, işi olmayan yerde her zaman karşımıza çıkan o adamların namlusunda bir futbol izliyoruz, tam yedi aydır. Ya da izlemiyor, sadece konuşuyoruz. Birçoğumuz ne konuştuğunu, niye konuştuğunu bile bilmiyor üstelik.

Bilirsin, eski yeni tüm Türk filmlerinde ve dizilerinde alışıldık replikler vardır. “Açılın, ben doktorum!” mesela en çok kullanılanlardandır. İş, bir şekilde zor durumda olan takımların aleyhinde konuşmalar yapmaya gelince de, bu repliği futbola uyarlamak, ceza hukukunu yalayıp yutmuş adamlara kafa tutarcasına, sırf rakip takımın başarılı geçmişine tahammül edemediği için oldukça kolay oluyor. Başını kaldırıp baktığınızda ya da elinizi boşlukta salladığınızda bunlara fazlaca denk gelebilirsiniz. “Açılın, ben avukatım”cılara tabii ki…

3 Temmuz’dan bu yana, ayağı sahaya sağlam basan bir futbolumuz yok. İşe bunu kabul etmekle başlamalıyız. “Ülkede zaten doğru giden ne var ki?” derseniz, birçoğu çıkıp, “şikeciler” diyebilir. Yanlış okumadınız, “şikeciler”. Kulağa ve göze nasıl da çirkin geliyor değil mi? Ama burada, hangi şikecilerden bahsedildiğine dair bir ayrım yok. “Saman altından su yürüten” mi yoksa “başarısına çelme takılan” mı? Ya da belki, “futbol adamı” olup kendini namlunun parlaklığına adamışlardan bahsediliyordur. Biri de çıkıp der mi acaba, “hepimiz şikeciyiz” diye. Türkiye’nin gerçeği bu, biliyorsunuz. Ölenle ölür, yananla yanar, sevinenle seviniriz. Kaybedenlere sözlüğümüzden en güzel küfürler armağan ederiz. Düşenle düşmeyip tekme atmakta en büyük özelliğimizdir.

Biz ki Türkiye olarak kardeşliği unutmuş, birliği kenara atmış, gerçek suçlularla ilgilenmeyi bırakıp magazine yönelmiş bir ülke olmadık mı? Olduk. Hepimiz avukat, hepimiz savcı, hepimiz hâkimiz. O kadar okumuş ve bilgiliyiz ki, bu yüzden işsiziz hepimiz. Şike var, haksızlık var, uğraşıyoruz işte.

Madem futbol siyasetçilerin namlusunda ve ateş edilmesi için artlarında destek olanlar var, bırakın üzerine toprak atalım futbolun. Ardından “ruhuna” dualar gönderelim. Çiçeklerle süsleyelim bir de mezarını. Sonra gelsin siyaset, gitsin “haksız ekonomik kazançlar.” Gidebilecekse tabii…

29 Ekim 2011 Cumartesi

Küçük Adamların Büyük Futbolu

Eğer futbolun, sadece top peşinde koşmaktan ibaret olduğunu düşünüyorsanız, daha ilk satırdan bırakabilirsiniz bu yazıyı okumayı. Yok, eğer futbol topunun peşinde koşmaktan öte umutların da peşinde koşmak olduğuna inanıyorsanız evet, doğru yerdesiniz.

Futbolun ne olduğunu önce kendi içimde tartışıp sonra uzun uzadıya buraya yazmayacağım. Olaya direkt şuradan gireyim diyorum, ülkelerin süper liglerinden başka futbolları da var. “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Durun biraz, hemen açıklıyorum.

 Bizim o çok sevip dilimizden eksik etmediğimiz futbol sadece süper lige çıkan A takımların oynadığı bir şey değil. Yani dünya üzerinde sadece bu adamların futbolu yok, bunu hepimiz biliyoruz. Öncelikle bu konuda anlaşalım. Asıl demek istediğim, var olan A2, U19, U17 gibi taptaze futbol takımlarına verilen önem ve değerin azlığı. “Koskoca lig, bu ligin de koskoca adamları dururken gidip onları mı izleyeceğiz!” diyebilirsiniz, haklısınız. Ama bu söylediğiniz, o tertemiz futbollu çocukların oynadıkları oyuna vakit ayıramayacağınızı kanıtlamaz. “Niye izleyelim?” kısmına gelecek olursak ise, asıl mesele o zaten. Bu çocukların futbolunu izleyin, sevin, değer verin. Çünkü onlar futbolu gerektiği gibi, layığıyla oynuyorlar. Bu adamlar futbolu seviyor, kirletmeden, çamur bulaştırmadan oynuyorlar.

Yazılarımın çoğunda bundan hep bahsettim aslında. Bana göre “Türk futbolunun kanayan yarası” alt yapıdır. Son iki-üç yıldır düzelme göstermeye başladı, kabul ediyorum ama hala gereken ilgiyi göremediklerini düşünüyorum. Bu “küçük adamlar” inanın bana, sahanın yeşilini paranın yeşiline değişen “büyük adamlar”dan daha fazla emek harcıyorlar. Umutları var bir kere ki bu bence her şeyden önemli. Futbola umutla bakmak ne demek, biliyor musunuz? Hayalinde yatan takıma ulaşabilmek, geceleri yattığında A takımda olduğunu düşlemek falan. İşte bunlar, sadece top peşinde koşuyor gözükmekten çok daha önemli şeyler. Bakın, futbol sevgisi diyorum. Yeteneği besleyen en büyük güçtür sevgi. Sonra çalışmak, inanmak bir de.

A2 Takımlarından yükselmiş, bugün bayıla bayıla izlediğimiz adamlar var. Geçmişte adını bile duymadığımız adamlar bunlar üstelik. Şimdi aynılarını bir başka futbolcular yaşıyor işte. Diyorum ki ben de, yaşatmayın. Önem verin, izleyin.

Mesela Fenerbahçe A2 takımından bir Eren Hoş var ki, o “büyük yıldız” dediğimiz ve milyonlarca para harcanan adamlardan çok daha temiz futbolu var. Daha önce hiç izlediniz mi onu? Ben izledim. “bunun burada ne işi var?” diye kendi kendime sorarak, defalarca izledim üstelik. Ardından uzun uzun araştırdım Eren’i. Biliyorsunuz, Fenerbahçe’nin yeni transferi. Tamam, düzeltiyorum bilmiyor olabilirsiniz. Küçük adamların futboluyla ilgilenmediğinizi unutmuşum. Ama bilmelisiniz. Bu adamın futbol kalitesini, onun direncini, takımını, formasını, futbolu sevmesini görmelisiniz. Sonra bizler de Eren ve onun gibi diğer kaliteli gençlerimizin yavaş yavaş A takımlara yükselişini görmeliyiz. Gelecekte Eren hangi takıma gider, hangi formaları sever bilmiyorum. Şimdilik tek bildiğim yaşıtlarından üstün futbol oynadığı ve daha uzun süre Fenerbahçe’de kalacağı.

Sadece Fenerbahçe değil elbet. Galatasaray’da mesela, bir Emre Çolak bana göre her şeyin üstünde. Öyle güzel dirençli bir futbolu var ki! Tüm ligi bırakıp sadece onu izlemek bile size futbolu sevdirebilir.

Daha önce bahsettiğim U19 Milli Takımımızdaki diğer gençler ve daha adlarını buraya yazmakla 
bitiremeyeceğim kadar genç futbolcu var. Genç ve kaliteli. Onların oynadıkları futbol değil sadece. Adeta ders veriyorlar abilerine. Futbolcu öyle değil, “böyle” olur diyorlar; centilmence hareket ediyorlar.

Futbol topunun eşliğinde hayallerinin de peşinden koşan küçük adamların büyük futbollarını takip edin. Pişman olmaz, sadece hayran kalırsınız.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Hiddink: Bizim Kadar Sevinemeyen Adam

2012 Avrupa Şampiyonası eleme maçlarında yazdığım yazıların başkarakteri Hiddink oldu. “Teknik adamlarla sorunu var!” dediğinizi duyar gibiyim… Aslına bakarsanız Türkiye-Belçika maçında millilerimizin attığı 3 golde bir yanım sevinçten kendini kaybederken, diğer yanım baş adamımızın eksikliğini hissetti.


Elbette “futbol” denilen oyun profesyonel, katılmayı hedeflediğimiz şampiyona da bunun en somut örneği. Ancak atılan gollerde içimin yanmasının asıl sebebi, maç boyunca gözlemlediğim teknik adamımızın gollere bizim kadar sevinemeyişiydi. Tabii bu yanlış bir gözlem de olabilir. Bu adam ki, önceden de bahsettiğim gibi futbol hayatını başarılarla doldurmuş biri… Maç içerisinde yaptığı hamleler oldukça yerinde, hatta hayat kurtarıcı deyim yerindeyse. Bizi aldığı yerden daha yükseğe çıkarıp çıkaramayacağını zaman gösterecek elbet. Belçika maçıyla beraber üst üste oynanan 2 maçtan tam galibiyet alamama durumunu da aşmış olduk. Bu bir sevinç, bu bayram öncesi bir hediye bize... Dipnot olarak yazı içerisine ekliyorum; milli basketçilerimizin de bayramdan bir gün önce oynayacakları çeyrek final maçından galibiyetle dönerek bizlere en büyük bayramı yaşatmalarını diliyor ve yazıma kaldığım yerden devam ediyorum…

Maça dönecek olursam, 90 dakika boyunca tabiri caiz ise soğuk ter döktük. Maçtaki %60’ı seyirciden kaynaklanan o büyüleyici atmosferin futbolcuları ne kadar çok etkilediğini de bir kez daha görmüş oldum. Millilerimizin attığı beraberlik golünden sonra, Şükrü Saraçoğlu Stadı adeta ayağa kalktı. O dakikadan maç bitimine dek tezahüratların artarak sürmesi hepimizin keyfini yerine getirdi. Başta Hiddink olmak üzere, Türkiye’de ilk kez maça çıkan ya da ilk maç izleyen herkesin, Türk taraftarına hayran olduğunu söyleyebiliriz.

Ani gelişen atakların ardından gelen golleri bir kenara ayırırsam, futbolun geneline yaydığım gol yeme durumunu defansa bağlı tutarım genelde. Eğer karşı takım “senin” orta sahanda dilediği gibi pas yapıp organize ataklarla kalene golü gönderiyorsa, sorun kalecinde değil, defansındadır. Akşamki maçta da durum aynen buydu. 64. Dakikada 2. Sarı karttan sonra 10 kişi kalan Belçika milli takımı, orta saha hâkimiyetini tamamen kaybetti. Ancak millilerimiz bu fırsatı çok da iyi değerlendiremedi.

İkinci yarıyla birlikte kendine gelen oyunca, Hiddink’in golü çağırıp, gole yönelik değişiklikler yapması, benden artı puanı kapmasını sağladı. Gayet hareketli ve seyir zevkinin yüksek olduğu bir maçtı. Hop oturup, hop kalktık deyim yerindeyse. Hamit, Semih ve Arda’nın golleriyle Belçika’yı kendi yuvamızda 3-2 mağlup ederek 6 puana ulaştık. Puan tablosundan Almanya’dan sonra, 6 puanla ikinci sırada yer alıyoruz. Dip not olarak ekliyorum, Almanya’nın atamadığı golleri biz Belçika’ya attık, iyi mi? Bence gayet iyi!

Milli heyecanlar devam ederken, birlik olmanın mutluluğunu yaşıyoruz işte… Sporu sevmemizin asıl sebebi bu. Öyle değil mi?

Son olarak, 8 Ekim’de Berlin’de Almanya ile vereceğimiz zirve mücadelesinde millilerimize şimdiden güvenimiz tam!




28 Ağustos 2010 Cumartesi

Sözler İyidir.

Hayatım boyunca hiç rap müzik dinlemişliğim yoktur benim. Bugün yan masada oturan gençlerden biri "saygısızca" telefonundan şarkı açmış, uluorta herkes dinlemek zorundaymışçasına çalıyordu. Şarkıyı söyleyen Ceza idi. Sözleri anlaşılır olduğundan duyduğum bi söz oldukça hoşuma gitti, ne yalan söyleyeyim. Futbolda en hoşlanmadığımın penaltı olduğunu herkes bilir, bu söz de tam ona uygundu.

Buyrun, işte o söz:
"Penaltıdan Gol Atınca Tabelaya Bile Koymuyorum "

25 Temmuz 2010 Pazar

Berbat Adamsın Oğlum Ronaldo.


Kayıt başlığından da tahmin edebileceğiniz gibi resmen tiksiniyorum şu C.Ronaldo'dan!
Adından "çapkın" diye söz ederler bir de. Ojeli tırnaklarını hiç görmediler herhalde. Oğlum bak cidden berbatsın. Benden sana tavsiye, çekil git bu futbol işinden. Alem senin kadar kötü bir futbolcu görmedi. Biz Fenerliler olarak Guiza'yı kötü bilirdik ama o en azından oje sürmez, has o...larla takılırdı. Sen de o da yok. Sanki takımı sen kurmuşsun, sen olmazsan bu takım/lar olmayacakmış gibi bakışlar atıp, aptalca çalımlı hareket çekiyorsun. Ojelerini sürerken de kendinden bu kadar emin misin merak ettim. 50m. den kaleye gol atmak yerine takım arkadaşlarına pas atmayı öğrensen diyorum, he?
Tipsiz.Sevemedim gitti seni. Zaten seni kim sever biliyor musun? Futboldan zerre kadar anlamayan, yeni yetme sümüklü kızlar. Ve yanındaki gibi i*nelerden hoşlanan kadınlar.
Futbolu bırak. Git.Kuaför.Aç.Oje.Sür.Öğhk.
Dipnot: Bazen her şey sararıp solar, Ronaldo ojeleriyle hep rengarenk. ihu.d
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...