Aziz Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2014 Cumartesi

19. Şampiyonluk



Üç yılı aşkın bir süredir Fenerbahçeliler olarak, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir süreçten geçtik, belki de hala geçmekteyiz. Son dakika yıkımları, kayıplar, ani ve vedasız gidişler ile dahası, bizde mutsuzluğun sürekliliğini oluşturdu.

Ve yıllar sonra ilk kez şimdi bu denli rahat ve mutluyuz. Güvendeyiz daha doğrusu. 

Biz psikolojisi bozuk Fenerbahçeliler bu yıl ki şampiyonluğu en çok Caner Erkin'e, ruhunu sahada bırakırcasına oynayan Kuyt'a, gol sonraları secdeye yatan Sow'a, görünmez kahraman Mert'e, bizi daima ama daima uzaktan da olsa desteksiz bırakmayan Alex'e, yokluğu her defasında büyük boşluk yaratan Mehmet Topal'a, diğer yarımız olan Selçuk Şahin, Gökhan Gönül'e ve geldiği ilk günden son güne şampiyonluk yemini eden Ersun Yanal'a ve bu yolda daima dimdik duran Aziz Yıldırım'a borçluyuz.
Biz bunu çok hak ettik ve büyük ihtimalle yarın ilanını yapacağız.

Sesimiz kesilene dek tribünde yaşattığımız Ali İsmail Korkmaz'a armağan olsun en başta.

Sonra...

Sonra biz deli Fenerliler sevinelim, sokaklara dökülelim, ağlayalım, zırlayalım, kutlayalım. Çok hak ettik, tadını doyasıya çıkaralım.
19. şampiyonluğun kutlu olsun Fenerbahçem!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Bildiğin Vardır Azizim!



Tarih, 1 Ekim 2012.

Bir öğle vakti, kulüp binasından ayrılıyor Fenerbahçe’nin kaptanı. Adımını dışarı attıktan birkaç dakika sonra, belki ufak bir nefes çekiyor içine. Bazen bilirsiniz ya, son nefesinizdir o. Muhtemelen o da biliyordu bunu yaparken. Sonra telefonundan, milyonlara ulaşacak bir tweet atıyor. “Fenerbahçe bir futbolcu kaybetti ama bir taraftar kazandı” diye. Sonra o milyonlar, sel olup akıyor evinin önüne, kulüp binası ve daha birçok yere.

Ardı arkası gelmeden devam ediyor ayrılıklar.

Kaç ay olmuş? Tam olarak sekiz. O süre boyunca ağladık durduk biz. Alexbahçeli olduk önce, hemen ardından hain.

Daha ilk gün, Kaptan Alex de Souza’nın bu kulüpten ayrıldığı ilk gün, “Aziz Yıldırım’ın bir bildiği vardır” diyordu herkes. Bizler ağlarken gülenler, gidenin ardından yas tutulmaz diyenler.

Tarih, 29 Mayıs 2013.

Bir öğle vakti, bu kez kulüp binasından ayrılan Aykut Kocaman.

Belki de ilk kez, Fenerbahçe için bu kadar huzurluyum. İlk kez, bizim aylar önce yaşadığımızı, şimdi bizi kınayanlar yaşayacak diye, garip bir hal içindeyim.

Fenerbahçe ceza alacak, yerine Şampiyonlar Ligine Beşiktaş gidecek diyorlar. Şimdi bunların hepsi dedikodu.

Yapılacak tek şey, sekiz ay önce göğsünü gere gere “bir bildiğin vardır Aziz Yıldırım!” diyenlerin, şimdi de aynısını demesini beklemek.

Diyebilirler mi, o ayrı mesele.

He bir de merak ettiğim, hocası için taraftarı ve birçok kişiyi karşısına alan futbolcuların, şimdi aynı tavrı başkanlarına karşı da yapabilecekler mi?

Bırakın bu gece uyuyalım. Huzurla ve bir yeni büyük istifayı bekleyerek.


Sana gelince, iyi kötü yaşattığın şeyler için teşekkürler Aykut Kocaman. Keşke yönetilmeyi değil, yönetmeyi seçseydin. 

1 Temmuz 2012 Pazar

Ben İtaatsiz Fenerli


Şimdi hepinizin karşısına geçsem, o koskoca bir yıl nasıl geçti diye sorsam. “Neden inandınız?” desem mesela, “neye güvendiniz” ya da “nasıl dayandınız” da bir başka soru belki de. Bunların hepsinin mantıklı birer cevabı var elbette.  Ama o bir yılın nasıl geçtiği sorusuna sanıyorum ki hiçbirimiz aynı cevabı vermeyiz. Siz belki tek kelime ile ‘zor’ diyeceksiniz. Uzatmadan, geçen bir yılı tekrar hatırlamak istemeden, kalbinizi daha çok yormadan belki de. Başka türlü cevaplar da gelecek muhtemelen.

Sahi, o bir yıl gerçekten de geçti mi? İçimizde 3 Temmuz Pazar sabahı yok mu hala?

Var elbette. Attığımız her adımda o sabah var. Atılan gollerde, kazanılan voleybol kupasında, taraftar kartlarımızda, kaçırılan şampiyonlukta, sayılmayan gollerde, gidemediğimiz maçlarda, kazandığımız Türkiye kupasında, aldığımız yeni sezon kombinesinde, yepyeni futbolcularda, şampiyonlar liginde… Her şeyde 3 Temmuz Pazar sabahının bir çeşidi var. Kimisinde o sabahın hırsı, bazısında acının öfkeye dönüşmesi var.

Daha ne çok şey yaşadık biz bu bir yılda. Kim olduğumuzu, niye savaştığımızı unuttukları bile oldu, biz hiç bıkmadan yine hatırlattık hepsine.

Ben Arzu Bıçakçı. Fenerbahçe Dergisi spor yazarı olmaktan başka bir sıfatım, manevi gücüm yok. Bunun ötesinde ben kim miyim?

Atatürk’ün kızıyım ben, Reto’nun Süper Final’de Galatasaray’a attığı golüm, Çağlayan’ım ben, gecenin bir yarısı yakılan meşaleyim. Trabzon’da sahaya atılan çakı değilim mesela,  durmadan kupa isteyen bir başkan da değilim. Aziz Yıldırım mı diyeceksiniz şimdi bana? Ben O da değilim. Olamam ki zaten, böylesine dik duramam ki ben. Tuana Ekşioğlu diyemezsiniz mesela bana, çünkü o kadar güçlü de değilim. Şırnak’taki bir çatışmada vurulan gaziyim ben, evime topallayarak dönen. Tunceli’deki şehidim. Kardeşinin tabutuna Fenerbahçe bayrağını saran ablayım. Üniformasına güvenen bir polis değilim. Zabıta olamam, jandarma asla. Aksine, maç dönüşlerinde biber gazı yiyen taraftarım ben. 3 Temmuz doğumlu bir kadının dediği “serseriyim” ben. Başbakanın dağda değil, şehirde aradığı teröristim. GFB’nin derin sevgisiyim. Giden Tota değilim belki ama Emre’yim ben, Guiza’nın gözyaşlarıyım. Bağdat Caddesiyim yahu ben, hiç görmediniz mi beni asılan bayraklarda?
Lefter’im ben, Lefter! Bilmem ben şike falan, anlamam etmem. Gördüğüme inanırım sadece, ıslanan formaları gördüğüm sahalara inanırım. Mahkeme salonlarından hastane bahçelerine koşanım. Evim sadece Saracoğlu bile değil benim, düşünsene, adım her yerde!

Zor günleri atlattım atlatmasına da, nasıl geçtiğini bir ben bilirim. Boğazım her düğümlendiğinde, uykusuz geceler geçirdiğimi, kaçan gollerin acısını avuçlarımdan çıkardığımı bir ben bilirim.

3 Temmuz 2011’de başlayan, 2 Temmuz 2012’de resmiyette bitecek belki  de. Ama kalplerimizdeki bu yangın yanmaya hep devam edecek. Kaçan şampiyonluk sonlarında hep bunu hatırlatacağız kendimize. Düşmeyeceğiz artık, birbirimize tutunup yeniden devam etmeyi iyi bileceğiz.

Şimdi ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın. Vakit 4 Temmuz’a gelmedikçe, içimdeki acı asla dinmeyecek. Bu acı dinmedikçe de, teslim olmadan savaşmaya devam edeceğim.

Ben itaatsiz Fenerli, size asla yenilmeyeceğim!

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Sevda Ki, Kocaman



Ne kadar çok severse, o kadar çok canı acıyormuş insanın. Ve ne kadar inanırsan, o kadar çok kanarmışsın işte.
Bir gözümün kapandığı anı hatırlıyorum, bir de bunları yazmak için açtığım anı.
Bu öyle garip bir histi ki. İlk kez gerçek anlamda öldüğümü hissettim.

Stat çıkışındaki kalabalık, yalpalayarak yürümeye çalışmam, Reto'nun gözyaşları, Volkan'ın orta sahada atak başlatması, etrafımda ağlayan binlerce Fenerbahçeli, insanları iterek arabaya ulaşma çabam, Alex'in kulübedeki korkusu ve bir ses. Tek bir ses, aşina olduğum bir koku ve tüm tanımlarından, duruşundan, tarihinden sıyrılan şampiyonluk maçı...

Yere düşüyorum. Türk polisi dediğiniz üniformalı kurşun sıkıyor havaya. Bana isabet eden biber gazı...
Sonra hastanede açıyorum gözlerimi. Uyandığımda hala ağlıyorum.

İlk kez şampiyonluğu kaybetmiyoruz, ama ben ilk kez ülkeme olan sevgimi kaybediyorum. 


3 Temmuz'dan acı mı derseniz, elbette değil.
Önceden kurgulanmış şampiyonluklar acıttı mı diye sorarsanız, asla.
Ben hala, her gün 3 Temmuz 2011 Pazarının sabahına uyanırken, canımı feda etsem çok mu Fener yolunda?

Bunları yazdıktan az bir vakit sonra hastaneden çıkıyorum. Saat sabah üçe geliyor. Üzerimde hala Çubuklu formam var. Biraz tozlanmış, ama bir şey olmaz. Buradan çıkıp gittiğimde başım dimdik oluyor yine. Senin de öyle olsun Fenerbahçeli! Biz ne şampiyonluklar gördü varsın bu da gitsin. Onurumuza, rengimize ve sevdamıza zarar gelmesin yeter.

Zaten o malum günden bu yana, hangi sevincimizi dolu dolu yaşayabildik ki?
Deplasmandan defalarca galibiyetlerle dönen takımımızı karşılarken, kimin aklında başkanımız yoktu ki?

Çok zor günlerden geçtik. Adım adım zafere koştuk, pes etmeden, yılmadan, daima savaşmaya devam ettik.
Düştüğümüz de oldu üstelik. Saha içinde 30 milyonun dizine dikiş atıldığı, 20 milyonun ayağına kramp girerken, geri kalan 10 milyonun onları tedavi ettiği de oldu.


Gözlerimizi sislerle kapattıklarında dahi, karanlığın ardındaki ışığı, doğan güneşi görebildik.

Sazlı sözlü karşılamalar, halaylar türküler, kupalar şampiyonluklar değildi beklediğimiz. Bize şimdi şuanda Başkanımızı verseler, hepsinden daha değerli aslında...

Ne diyorsuk?

"Bazen hüzün vardır, bazen mutluluk. Fener sevgisinin adı konamaz! Ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk..."

16 Nisan 2012 Pazartesi

Fenerbahçe Sensin!




Kiminin 1907’de başladı aşkı, Siyah Çoraplılar ile yeniden doğdu bir kısmı, aslında çoğu da milenyum başlangıçlıydı.

Fenerbahçe Spor Kulübü kurulduğunda, gökyüzü halka verilmişti. Uçurtma onların elindeydi. Ya onu iplerinden yaratıp bir dünya kulübüne çevirecek ya da gökyüzünü karalara bırakacaktı.
Savaşmayı seçti halk. Bir kulüp doğurmayı ve doğurduğu bu kulübe sahip çıkmayı seçti. Tüm bu sebeplerden Fenerbahçe halkın takımıdır.

Aslında şimdi durum çok da farklı sayılmaz. Belki devlet değil, ama halk hala Fenerbahçe. Zaten ne zaman bir güce ihtiyacın olsa devleti değil, halkı ararsın yanında.
Halk verir oyunu, halk dolar ipi boynuna, isyanı halk eder, savaşta barışta halk hep vardır.

Şimdi sen halksın, Fenerbahçe’sin yani.

Zeminden ısıtmalı dev binalar, bozulmayan çim sahalar, tribündeki koltuklar, formaların satıldığı mağazalar değil, Fenerbahçe sensin! Taraftar sensin. İnanan, her zorluğa dayanan, güvenen, bildiğinin ardında durup bilmediğini araştıran, savunan sensin.

Giden futbolcunun ardından bakan da, yenilerini aynı yerde karşılayan da sensin.

Kalesin sen. Yıkılmayan son kale üstelik… Potasın, filesin, ringsin, yelkensin. Fenerbahçe sensin!


Dışarıda Semih’sin sen, bir taraftarsın. Formayı üzerine giyip, armayı tam kalbine koyduğunda Semih Şentürk’sün.

“1 Volkan Demirel”sin o forma altında. Saha kenarında bir taraftar, kulübede saç baş yolan bir kaptansın.

Formayı giydiğinde bir futbolcu, bir voleybolcu, bir basketçisin. Damarların kalbine kan pompaladığında bir taraftarsın sen de bizim gibi. Fenerbahçe sensin!

Kuruluşunda sen yoktun belki, ilk adımlarını görmedin. Ama geleceğe dair yeminler eden yine sendin. Aldığı her nefesi kulübüyle paylaşan, sırf sahaya çıkan o 11 dev yürek biraz daha motive olsun diye canını ortaya koyan, 11 çubuklunun yanındaki Kocaman adamsın. Fenerbahçe sensin!

Yağmurda çamurda, sıcağın en yoğununda, takımını yalnız bırakmayansın sen.

Siyahların ötesinde yatan devlet büyükleri için bile yerinden kıpırdamayanlara, başkanını destekleyerek örnek olansın. Bayrağı gururla sallayıp, atkıyı omzundan düşürmeyensin. Fenerbahçe sensin!

Gücünü göster 12 Numara! 
Düşmanlarının farkına var! Bir değil bin tane olsalar, topla tüfekle gelseler, yeri yerinden oynatsalar da yıkamayacaklar.
Gücünün farkında ol 12 Numara!

Aylardır içeride olansın sen, demir parmaklıklar ardında yatan, Aziz adamsın. Değil sahaya adım atmadan gönderilen futbolcular, başkanının yanında olmaması bile yıkmadı seni. Yıkamaz hiçbir güç. Çünkü sen Fenerbahçe’sin!

Yıkılmayan son kale, aşılamayan tek engel sensin. Soğuk binalar, gizli hesaplaşmalar, yazılı iddianameler değil. Fenerbahçe sensin!

27 Mart 2012 Salı

Yine Omuz Omuza



Bir başkadır derbi sabahlarına uyanmak. Şehrin bambaşka bir yanını daha tanıyıp, bambaşka havasını solumak ve sarıyla laciverde yeniden âşık olmak gibidir.

05.25
Sabaha karşı, bir rüyadan uyanıyorum; Aykut’un attığı gollere çığlık çığlığa sevinirken, aniden uyanıyorum hem de. Beni uyandıran neydi? Düşünmüyorum bile. Giyiyorum Çubuklu formamı üzerime, kapıyı ardına dek açıp gidiyorum. Fenerbahçe’me, Fenerbahçeliliğin asla ölmeyeceği Kadıköy’e gidiyorum.

14.00
Boğa’nın çevresine toplanmış binlerce Fenerbahçeli var. Havada derbi, havada bahar, kalplerde heyecan… Boynumdaki sarı lacivert atkıya sarılıyorum sıkıca, tüm gücümü ondan alıyorum adeta. Boğa’dan stada giden yolu, bana göre asırlar süren bir vakit yürüyorum. İçimden galibiyet duaları ediyorum, aklımı kalbime taşıyor: “Kadıköy’den çıkış yok” diyorum. Kadıköy’den çıkış olmuyor yine.

19.07
Adım adım stada giriş yapıyoruz. Elimde Fenerium Alt biletim var, yanımdaki babama bakıyorum. O benden daha çok inanıyor yine.
Maça ilk kez annemin kucağında gelmişim. Onu değil ama ilk derbi maçımı iyi hatırlıyorum. Stada girdiğimizde babam beni kucağına alıp, parmağıyla uzak bir yeri gösteriyor. Aziz Yıldırım duruyor parmağının gösterdiği yerde. Kulağıma yaklaşıp, “Aziz Baba” diyor. O günden sonra da, benim bir diğer yarım da o oluyor işte, Aziz Baba diyorum. Dakikalar sonra gol oluyor, annem ağlıyor.

20.00
Kanınızın içinize aktığı oldu mu hiç? Avuçlarınızdan başlayıp evvela, damarlarınızdan geri aktığı… Hücrelerinizde dolaşıp gözlerinizden yaş, kalplerinizden inanç ve dudaklarınızdan tezahürat olarak çıktığı ya da…
Sahi, kanınızın son damlasını Saracoğlu’nda bırakmak istediğiniz oldu mu hiç? Benim oldu. Hem de her defasında. Stada adım attığım her maç, sanki ilk kez giriyormuşçasına heyecanlanmam bundandır. Bir daha asla çıkmak istemeyişim sonra. Burada, kutsal topraklarda, dilimde Fenerbahçeliliğime şükürlerle ömrümü geçirmek istediğim.
Fenerbahçe’me geldim yine. Ellerimde çiçeklerin olduğu yok elbet. Bayraklar var ama dört bir yanımda, omuz omuza dakikalarca mücadele verdiğimiz, sevdamızın bir olduğu Fenerbahçe âşıkları var…

20.10
Derbinin onuncu dakikasında gol oluyor. Babam parmağıyla uzakları gösteriyor yine. Aziz Başkan’ın dev posterine bakıyoruz gol sevincini yaşarken. “Büyük Başkan’ın eseri bunlar” diyor babam; bense içimden varlığına şükürler ediyorum.
Fenerium Alt B bloktan, on altıncı dakikada gelen Alex’in golünü görüyorum. Golü görüyorum da, sesim yetmiyor artık bağırmaya. Gözyaşlarım tezahüratlarımla buluşuyor. İçimden taşan anılarım oluyor, hiç durmadan dualar ediyorum…

22.05
Goller atıp, goller kaçıran Galatasaray’dan sonra içim sızlıyor bir vakit. Bir şekilde olmuyor, galibiyet getirmiyor bu maç.
Ağır adımlarla gidiyorum Kadıköy’den. Babam kolumdan tutup durduruyor, dön ve bir kez ardına bak diyor. Arkama bakıyorum. Nasıl gelmiştik biz bu günlere? Hangi şampiyonlukları kutlayıp, alın terimizle hangi kupaları kaldırmıştık?
Biliyorum işte, benim Fenerbahçe’m her şeyden ve herkesten büyük!

00.44
Sonradan fark ediyorum en büyük galibiyetin omuz omuza yıllar tüketmek ve bu yüce birliği Kocaman sevdayla harmanlayıp, Aziz Fenerbahçe’nin bir parçası olmak olduğunu…

02.52
Bir rüyadan uyanır gibiyim yine. Dilimde aynı şeyler. “Şampiyonun dostu olmaz” diyorum ve biliyorum, bizim bizden başka dostumuz yok Fenerbahçe’m. Olması da gerekli değil zaten.

4 Mart 2012 Pazar

Şike Yaptım



Açık itirafımdır buradan herkese, şikeyi ben yaptım.

2010-11 sezonunun ilk yarısında ve her maçta, an be an çöküşü yaşadım. İçim acıdı, içimi yine Fener acıttı. Sonra vakit geldi ikinci yarıya ve her şey, adım adım renk değiştirmeye başladı.

Sebebi bendim bu değişimin, şikeyi ben yapmıştım.

Gaziantep maçıydı.

Muazzam bir oyun golle sonuçlanmadığında ne olur bilirsiniz. İnanamazsınız gol olmadığına, lanet edersiniz belki de şanssızlığınıza. Ama beklenen gol gelmez olur.

Şampiyonluğa giden son maçlar tehlikelidir. Antep maçında, o tehlikeyi tribünde yaşadım ben.

Dakika doksandı, uzatma yeni verilmişti. Migros Üst’ten Stoch takıldı gözüme. Bana göre asırlar süren bir vakit Stoch’a baktım. “Yaparsın be oğlum” dedim. Yapamadı. Sonra dayanamadım, şike yaptım. Farkında olmadan ağlıyordum. Gözlerimi kapattım, “Geleceğimi al ama bu maçı bize ver” dedim. Bir dakika geçti ya da geçmedi; tamı tamına 90+4’te Andre haykırdı. Goldü. Yanımda kim olduğunu hatırlamıyorum. Ağlayıp bağırıyordum sadece. Bir de sarılıyordum adını bile bilmediğim, sevdamızın bir olduğu tribün kardeşlerime.

Sonra vakit geldi Bucaspor maçına. Maç öncesi takımdan bir arkadaşımla konuştum. “Buca kolaydır, alır gelirsiniz” dedim; çok güvendim en başından.

Bu kez her zamanki deplasman geleneğimden vazgeçip dışarıda izledim maçı. Goller oldu ilk yarı, ardı arkası kesilmeden geldi. Bucaspor atıyor, Bucaspor alıyordu. Avuçlarım acıyordu, biraz daha zorlasam kanayacaktı belki de.

Durup düşünecek vakit yoktu. Devre arasında oturduğum mekândan kalkıp eve gittim. Karar vermiştim işte, şike yapacaktım yine. Eve girdiğimde dakika altmıştı, babam inancını kaybetmemişti. Oturdum yine camın yanına, bu kez avuçlarımı değil, atkımı sıkıyordum. Tüm gücümle… Biliyordum işte alacaktık maçı. Ben bunları düşünürken gol olmuştu. Bir tane daha ardından. Yetmiyordu ama.

Ya yeterince bağırmıyordum ya da bağırmaktan artık sesim çıkmıyordu. Biraz nefes almamı söylüyordu babam, o inanıyordu, alacaktık bu maçı. Sahi, nefes nasıl alınıyordu? Ellerimin titremesine sebep olan gol Guiza’dan geldi. Bambaşka bir şikeyle daha, maçın alınmasını sağlamıştım. Uyuyamıyordum heyecandan, ellerim titriyordu hala; avuçlarım yanıyordu. Ne vakit sonra fark ettim, yeniden nefes alabiliyordum.

Öyle zor anlarda, öyle güzel kurtarışlar yapmıştım ki. Evet, artık emindim. Şampiyonluğu ben kazandırmıştım.

Tribünden sahaya ulaşan sesimle, akıttığım gözyaşlarımla, ettiğim dualarla, pankart hazırlamak için uykusuz geçirdiğim gecelerimle, maç dönüşü geçirdiğim hastalıklarla, hiç durmadan sayıkladığım ismi ve daha nicesiyle, şampiyonluk için en büyük şikeyi ben tribünde, ben evde, ben Fenerium’da, ben deplasmanda, ben Samandıra’da yaptım.

Şimdi bırakın Aziz başkanı bir kenara, gerçeğin farkına varın.

Asıl şikeyi 30 milyon taraftar, omuz omuza biz yaptık!


7 Şubat 2012 Salı

Söylenemeyenleri Anlatma Vakti



Bazen söylenmeyenler, söylenenlerden daha gerçektir.

Daha katı, kesin ve yeri geldiğinde daha acıdır.

Sessizlik, sesi ikiye böldüğünden beri bu böyle.

Sesini kısmaya, susturmaya çalışılan her şey aslında daha çok yayılıyor.

“Cebren ve hile ile” diyor mesela satırda. Sen onu okuyamıyorsun, türlü sebeplerden dolayı.

Ama biliyorsun. Hile yapanı, haini biliyorsun.

İnsan, sessiz kalmaya zorlandığında daha da hırçınlaşıyor aslında.

Bir çeşit patlama noktası oluyor.

Ancak gerçek anlamda dibe vurduğunda patlama gerçekleşiyor.

Böylece çıkıyor hainler ortaya.

Bundan bilmem kaç sene önce, adı geçen kulüp başkanlar görevlerini bıraksaydı, belki çoğu şey farklı olurdu.

Mesela ben bir Fenerbahçe taraftarı olarak, Daum ile ikinci bir hayal kırıklığı yaşamazdım.

Böylesine çok özlemezdim Zico’yu.

Tarihler hafıza zorlamazdı çoğu zaman.

Son dakikalarda kaçan gollerim olurdu belki de, şampiyonluklarım değil.

Nefretle karşılayıp sevgiyle kucaklamazdım Aykut Kocaman’ı.

Ama an geliyor, “bunları yaşadığımız iyi oldu” diyorum.

Sadece ben mi, çoğumuz söylüyoruz bunu. İyi oldu çünkü kanayan yaralarımız çoğaldı. Yaralar çoğaldıkça, daha çok bağlandık birbirimize. Yaraya merhem olmayı öğrendik.

Böylece gelen her başarı, hepsinden daha kıymetli oldu.

Büyük acılardan ve büyük sınavlardan geçerek geldik bu günlere.

18. şampiyonluğa kadar, 18 bin kez acı çektik. Ağladık, karalandık, yorulduk, durulduk. Ama pes etmedik. Biz hep savaştık.

Şimdi vakit 14 Şubat’a geldi. Sevdiğimize bir kez daha sarılacağız. Bu kez hiç bırakmadan ve olduğumuzdan daha güçlü…

Üç kişinin bildiği sır değildir Başkanım. Canımızı acıtanın canını acıtma vakti sendedir.

Sessizliğin süresi doldu, konuşma vaktidir artık.

6 Aralık 2011 Salı

Hesap Lütfen!



Yarın büyük gün, birçoğumuz için.

Derbi var. “Dünyanın gözü” üzerimizde değil elbet, büyütmeyelim. Homojen bir El Clasico belki, ama sözcük manası tam olarak bu da değil.

“Ezeli rakip ebedi dost” dediğimiz o iki takım var ya hani; biri “şikenin” batağında, diğeri “temizliğin” bahar kokusunda… İşte onların, yasak derbisi var yarın. Bir hafta içi derbisi üstelik. Kulağa ne kadar alışılmadık geliyor, değil mi?

Tartışılması, sorgulanması ve yasaklanması gereken öyle çok şey varken, hepimiz futbolla bozmuşuz kafayı. Yemeyip içmeyip yasaklar koydunuz önce taraftara. “Hafta içi derbi mi olur?” sorusunu sormamıza bile fırsat vermeden kararlar aldınız. Kısacası ne mi bu işin? Sizin yazdığınız defterlerin tarihine uygun şartlarda, yani sizin düzeninizde bir lig. “Birlik” demiyorum bakın, diyemiyorum. Bir lig sadece bu. Başı sonu belli olmayan, gideceği adresin düzenin adamlarında saklı olduğu bir lig üstelik.

Mahallede bir hırsız vardır, bilirsiniz onun neler çaldığını ve çalacağını; garantide değildir hayatınız. Bu yüzden ne yaparsınız? Onu mahalleden bir şekilde uzaklaştırırsınız. Peki, madem sizin gözünüzde ve “kanıtlarınızda” Fenerbahçe şike yapmış, öyleyse neden hala ligde? Tertemiz liginizi ardı arkası kesilmeyecek şikelerle dolduracağından korkmuyor musunuz? A yoksa “ne kadar kalırsa kardır” gözüyle mi bakıyorsunuz bu işe?

İnanmam. Siz ki, “haksız ekonomik kazancın” karşısında duran, ekmeğini hakkıyla yiyen, dimdik ve gururlu adamlarsınız.

Bu, Fenerbahçe’nin “başsız” geçireceği ikinci derbi. Şehit annesine gösteremediğiniz “haksızlığa karşı çıkan” yanınızı, rakip takımlara gösteriyorsunuz her seferinde. Zaten askerimi öldüren de “rakip takım” olmuyor mu?
Bu adam tam yedi aydır taraftar yüzü görmedi. Tribünlerde tek bir boş koltuğun olmadığını bilmiyor. Ocağında yemeğini, beşikte bebeği bırakıp stada koşan kadınları tanımadı. Gözyaşıyla bölünen konuşmaları, gece yarısı kaçan uykuları bilmedi. Bu taraftarın coşkusunu, inancını ve günden güne büyüyen sevgisini tam yedi aydır görmedi!

Herkesin yalnızca tezahürat sandığı sözleri hayata uyguladı Fenerbahçe taraftarı. Korkmadı kimseden. Yılmadı, yitirmedi inancını.

Olaya bu açıdan baktığımızda yarın Galatasaray için önemli bir gün, evet. Geçtiğimiz yıllarda sadece Fenerbahçeli futbolcular ile oynuyordu maçlarını. Şimdi işi çok daha zor. Artık Fenerbahçe ile oynayacak. Ve bu adam, artık Fenerbahçeli değil, milyonların Fenerbahçe olduğunu da bilmiyor.

Ve sizin, tüm bu yaşananlardan sonra Fenerbahçe’nin gözünden akan her damla yaş için verecek hesabınız var!

Ama o zaman yalnız kalacaksınız muhtemelen. Yandaşlarınız olmayacak yanınızda. Bitti sandığınızda asıl görev başlayacak. Arma’ya leke sürmek isteyen her canlının, canını almak için savaşacak Fenerbahçe; öğreneceksiniz!

Yarın büyük gün, birçoğumuz için. Benim için sadece bileğimdeki Galatasaray-Fenerbahçe derbisinden kalma izin derinleşeceği bir gün. Susacağım, hesap gününün geleceğine olan inancımı tetikleyeceğim bir gün, o kadar.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Doğum Günleri


Canım Başkanım! Sana inanmayanlara, Fenerbahçe düşmanlarına ve yapılan haksızlıklara rağmen her zaman yanındayız ve hiç ayrılmayacağız. Biliyoruz, sen de bizimlesin. Kalbin hala bizim için atıyor. Onca zorluğu Fenerbahçe sevgini kaldıramayanlar yüzünden çekiyorsun. Varsın olsun, hepsi geçecek. Sen yine dimdik oradan çıktığında, hepimiz seni bekliyor olacağız.

Büyük Başkan, sana yakışmayanları yaşatanlara bunun bedelini ödeteceğiz bir bir. Sen, iyi ki varsın! Nice "onurlu" ve Fenerbahçeli yıllara!

Önemli olan kimin ne kadar darbe aldığı değil, kimin ayakta kaldığıdır. Unutma, biz hala ayaktayız!




Ruhu hala Fenerbahçeli olan hırçın çocuk! Bizden uzaklardasın belki ama biliyoruz, bir gün dönüp geleceksin. Nice mutlu senelere! Çubuklu'nun ruhu aklından hiç çıkmasın!

1 Kasım 2011 Salı

10'un Taraftarlığı




Kadıköy’de, Fenerbahçe’nin kendi evinde bir Karabük maçı en fazla ne kadar zor olabilirdi ki? Olamazdı elbet. Daha maçın başlamasına saatler kala, maça gitmeye hazırlanan Tuba Kiraz ile yaptığımız telefon konuşmasında dedik biz bunu: “Lokum gibi maç olacak” diye. Öyle olacaktı evet, eğer sahada elleri titreyen bir yeniyetme olmasaydı. Sahadaki verdiği kararların ardından duran bir maç yöneticisi olsaydı, değil on kişi, dokuz kişi bile kalsak “lokum gibi” maç olacaktı. Ama sahada bir korkak vardı. Verdiği kararların sebebini kendi bile bilmiyordu, bundan eminim. Bir önceki pozisyona çalamadığı düdüğü, iki pozisyon sonra kartla değerlendiren bir hakem vardı sahada. Aytekin Durmaz’dı o hakem ve yaptığı hiçbir hainlik hamlesi ile durduramadı Fenerbahçe’yi.

Dün geceki maçla birlikte anlaşıldı ki Fenerbahçe’nin 10 numarası sahadan “çıkarıldığında”, takım yine de 10 kişi kalmıyordu işte. Alex maçtan çıkmış, 5 Caner, Volkan, Emre, Mehmet Topuz girmişti. Bir de taraftar vardı ki, golün asistini, mücadelenin inancını, vuruşların keskinliğini, savunmanın direncini sağlayan etkenlerin tamamı ondaydı neredeyse.

Yenilmezlik serisi 27’ye çıktı. İster burada kalsın, ister Sivas deplasmanıyla 28’e çıksın. İnanın işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Söylesenize, takımın beyni daha 5. dakikada maçtan atılsa, kaç takım Fenerbahçe gibi dayanabilirdi? Üstelik attığı tek golle yetinmeyip ısrarla gol arardı? Ah, doğru! Aziz Başkan içeriden de iyi çalışıyordu değil mi?

Öyle ya da böyle, artık kabul etme vaktiniz geldi. 27 maçtır hiç yenilmemek bir tesadüf olamaz. Ekinler yeşillenip, tarlalar biçilince olmuyor. Siz Fenerbahçe’nin önüne engeller çıkardıkça o hepsinden bir bir kurtuluyor işte, farkında değil misiniz?

Sonuçta Fenerbahçe yine lider kapadı işte haftayı. Ve haksız yere maçtan atılan gerçek taraftarın Alex olduğunu anlamış olduk böylece. Verilen kararın haklı olduğundan değil, takım arkadaşlarının maçtan kopmaması adına sustu, sakinleştirmeye çalıştı hepsini. Bir adam’a, kaptana, lidere yakışanı yaptı. Fenerbahçe’nin 10 numarası böyle olur işte! Seninle aynı sahada bulunmaya bile layık olmayanların verdiği kararlar bizi etkilemez Kaptan.

12 numaranın taraftarlığından sonra, bir de içi içini yese de takım arkadaşlarını yalnız bırakmak zorunda kalan 10’un taraftarlığıyla kazanıldı bu maç…

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman Acıtıyor!






Hayat koşuşturmasında en önemlisidir belki zaman. Zamanla düzelecek olanlar, zamanla bozulacak, zamanla alışacak, sevecek, anlaşılacak, anlatılacak, kaybedilecek olanlar… Zamana bırakılmış o kadar çok şey var ki. Üstelik hangisinin önem sırasında zirveye oynayacağını düşünmeden bırakılmıştır hepsi.
Normalde olsa, futbol izlemeye, tribünleri doldurup taparcasına takımlarımızı desteklemeye gün sayıyor olurduk. Ama hep söylediğim gibi, o “normal” günlerimizi geride bırakalı çok oldu… Sahi, en son ne zaman adam akıllı, kalbimiz sıkışmadan, geçmiş hafızamızı yoklamadan futbol izlemiştik? Tarihini hatırlamıyorum bile…

Geçmişe bir şekilde hükmedebilir de insan, “gelecek” öyle elde avuçta tutulacak kadar katı olmuyordu her zaman. Yarın ne olacak? Bilmiyoruz.. O çok sevdiğimiz futbolumuz yeni bir darbe daha alacak mı? Lig eski tadında olacak mı? Bunların hiçbirinin garantisi yok ne yazık ki.
Yarın hayata gözlerini ilk kez açacak olan çocuk, belki de asla sevmeyecek Türk futbolunu. Korkacak sevmekten, sevip de kaybetmekten. Sevse bile, bir yanı hep güvensiz, hep tedirgin kalacak. Hafızasını “acabalar” zorlayacak, yeniden bağlanmayı asla bilmeyecek. Taraftarı olduğu takım, “acaba” kendi hakkıyla mı aldı bu maçı? Yarın, dün oynanan maç için biri çıkıp “şike” diyecek mi? Savunmanın göbeğinde, Avrupa’nın ağzı bir karış açık izlediği futbolcusu, sakatlanma pahasına takımını yalnız bırakmamak adına sahayı terk etmediğinde, bir “acaba” daha geçecek zihninden. Milli takımı sırtında taşıyan kalecisine inanmayacak artık belki de. Maçlarda oynamayan futbolculara “farklı bir göz” ile bakacak hep. Paranın konuşulduğu her yerde futbol eşitliği olacak zamanla; tribünde tek yürek olup ağlayan adamları göremeyecek.

Çünkü kimse, bir daha asla “eskisi gibi” sevmeyecek futbolu! Çünkü siz, bilmediğim isimlerinizi adıma ekleyip yeni tanımlar oluşturdunuz zihnimde. Kara lekeli sabahlara uyanmamak adına, uykusuz gecelerim oldunuz. Hayatta sevdiğim, tutunduğum ve inandığım tek şeyi, gözünüzü bile kırpmadan lekelediniz. Çünkü siz, Aykut Kocaman’ın maç öncesi endişesini, Mehmet Topuz’un saha içi mücadelesini, Gökhan Gönül’ün alnından akan teri, Egemen Korkmaz’ın istemeden ayağının altından kaçan topları, Arda Turan’ın kaybettiği her maç sonundaki acısını, Burak Yılmaz’ın kimsenin kirli oyununa alet olmadan oynadığı tertemiz futbolu bilmeyeceksiniz!

Çünkü siz sadece siyaseti yakıştırıyorsunuz bu ülkeye. Her şeyin üstünü çiziyor, kalpten beyne giden o uzun yolda soluksuz adımlara sebep oluyorsunuz. Çıkar uğruna futbolunu satan bir milletin, masum taraftarlarıyız hepimiz. Yüreklerdeki acı dinmeden, “dalga” sesleri kulakta dinmeden bir yenileri ekleniyor isim dağarcığımıza. Asla unutulmayacak anılarımız oluyor böylece,  “zamanla” geçecek hissine bile kapılmaya vaktimiz olmuyor…

Belki de, bir daha asla “normal” yaşantımıza dönemeyeceğiz hiçbirimiz. İşimiz gücümüz, aşkımız sevdamız futbolken; derdimiz tasamız, hayalimiz kırgınlığımız oldu…

Zaman futbol zamanı değil ne yazık ki. Zaman, Aziz Yıldırım’ı “bitirme”, Fenerbahçe’yi “düşürme”, kirli oyunlara ev sahipliği yapma ve yürekleri kanatma zamanı. Zaman bizim değil, “birilerinin” zamanı…

Fakat şunu da unutmamalı. Bugün senin canını acıtıp uykularını bölen, birkaç “zaman” sonra diğerlerinin kâbusu olacak…

Söylesenize, bir çınarı yıkmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? Cevabı evetse, yanıldığınızı göreceğiniz zamanlar da gelecek, bilmiyorsunuz…

6 Ekim 2010 Çarşamba

Aziz Yıldırım Beni Okuyor!

"Yok artık, Lebron..." diyebilirsiniz bu yazının başlığı için. Ancak önce biraz sakinlik rica ediyorum, her şeyi açıklayacağım.
Kalemim yettiğince futbolun özellikle de Fenerbahçe'nin kanayan yaralarından bahsedip duruyorum. Eksikleri tespit edip, not alıyor sizlerle paylaşıyorum bir de. Bu eksikleri görenin yalnızca ben olmadığımın bilincindeyim. Ancak bizim köklü başkanımız Aziz Yıldırım'ın bunları görebildiği konusunda belirli bir inanca sahip değildim. Ta ki, bu sebebi belli eksikliklerin çözüm arayışlarına girilinceye dek. Başlığıma eklediğim "Ben" Fenerbahçe'nin düşünen taraftar kesimini kapsıyor. Anlaştık?

Ben, burada Birinci Çözüm Yollarımı anlatırken, özellikle "yıldız transfer" ve "savunmasızlığa"dikkat çekmiştim. Henüz transfer döneminin göbeğinde bile değilken üstelik. Zaman geçip günler birbirini kovaladıktan sonra gördük ki, Fenerbahçe "yıldız avından" vazgeçerek, yapılması gereken en önemli şeyi yapmıştı! (Ters cümle.) Yerinde ve "işe yarar" transferler yaparak uygun hamleyi doğru zamanda kullanmıştı.
Savunmanın dengsizliği başta Lugano karmaşasının çözülmesiyle ayağını oturttu. Ardından "Yeter ulan!" dedirten Bilica Aykut hocanın da gözüne güvenirlikten uza ve agresif gelmeye başladı. Siyahi futbolculara kafayı takan yönetim, Yobo'yu savunmanın can alıcı noktasına alarak, hatasız bir defans oluşturdu.
Bitmedi tabii.
burada bambaşka Çözüm Yolları ürettim.
Alex dedim, idari görev falan. Seneye sözleşmesi bitecek olan Alex için bi jübile planladığını ve onun takımda bir görevi olmasını istediğini açıkladı Aziz Yıldırım. "Ağzından bal damlıyor!" dedim sonra.
Deplasmanı kaderimiz olmaktan, Kasımpaşa maçı ile çıkarmış olduk. Ağır bir espri yaparak, "Kasımpaşa'nın suçu yok, biz onu Cimbom sandık.." bile dedik.
Bir an evvel eski Fenerbahçe olmamı gerekiyor dedim, en azından bu uğurda bir-iki emin adım attık.
Sonra burada, rakibe göre oynamanın tehlikesini ele aldım, tüm takımların bu tehlike içinde olduğunu söyledim. Son iki maçtır bu durum Fenerbahçe için değişti diyebilirim.
Az biraz sabır falan derken, kaleci eksikliğinden çok söz ettik. Hoop Serkan Kırıntılı geldi. Daha bahsettiğimiz ama şimdilik atladığımız konular var elbet.
Fenerbahçe'yi okuyan (ruhunu) taraftar ve yönetim, sorunların çözümü için elele bile vermeli gerektiğinde.
Şimdilik söz sizde. Aslında söz hep bizde, biz hep.. Aman, neyse ne canım!

16 Eylül 2010 Perşembe

Bir Ümit, Bin Hüzündür.

Sanırım Aziz Yıldırım benim kendi içimde delirerek yazdığım "çözüm yollarımı" dikkate aldı. Ne alaka? diyeceksiniz. Bugün bir haber okudum, doğruluğundan emin değilim elbette ama söylemeden geçemeyeceğim. Demiştim ya hani, Alex'in önümüzdeki sezon sözleşmesi bitiyor diye, hatta yazmıştım 2. Çözüm Yollarımda, ya gitsin-ya idari bir görevi olsun. Heh, işte Aziz Bey de bunu duymuş gibi Alex'e bir teklif yapmış. Yazıma koyduğum başlık da bu yüzden işte.. Demiş ki bizim Aziz Beyciğimiz, gel Alex sana bu sezon sonu, yakışır bir şekilde "jübile" yapalım. Ama gitme bizim kulüpten, bir görevin olsun. Sezon sonu da başla hemen, ne dersin? vs.vs.
Eğer bu haber doğruysa ben gerçekten sevinirim. 6 sezon oldu değil mi, yanlış hatırlamıyorum? İyisiyle kötüsüyle dolu dolu zamanlar yaşadık biz onunla. Saçlı, saçsız, gollü-golsüz her halini sevdik biz onun.. Şimdi Aziz Yıldırım'ın yaptığı iş gerçekten, helal olsun! :))

1 Ağustos 2010 Pazar

İstenmediği Yere Yapışan Guiza

Daha şurda kaç gün önce Guiza gidiyor diye haberler yapıldı, hoop sevindim hepimiz, kurtuluyoruz dedik. Üstelik sadece biz değil, İspanyol forvet de aynı şekilde sevinmiş, "kurtarın beni bu cehennemden" demişti. Şimdi ise Guiza'nın menejeri basına açıklama yapmış. Guiza İstanbul'u ve kulübünü seviyormuş. Formdaymış, çalışmalara da katılıyormuş, ilk 11de yer almaması Aykut Kocaman'ın bileceği işmiş.
Sanıyorum ki Guiza İspanya'ya dönüş yolunu unuttu ve geldiği gibi gidemedi. Oysa 2 sene öncesinde ne çok sevinmiştim geldi diye. Ama adam haklı aslında. Güzel iş; oturduğu yerden para kazanacak. Avrupa'ya gitse kim verecek sanki ona bu kadar parayı. Bırak para vermeyi, oynatmazlar bile. Anca tribünden izler maçları..
Ooof Aziz Yıldırım, of! Yani bugükü maçta Washington 2 gol attı. Bizse adamın kalp sorunu var dedik yolladık. Sence de, çok hızlı hareket etmiyor muyuz?
Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Adam La Liga'da gol kralıydı. Bizim ülkemize geldi, kilitlendi mubarek! Başta Fener'e ayak uyduramadı zaten. Ne diye şansını zorluyor anlamadım..
Daha ısrar ederse burada kalmaya, hasretle çok bakar sahaya. Kariyerini çürütme be adam! Gelmişsin 30 yaşına, git oynayabileceğin bir klübe, yazık etme bize de kendine de...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...