16 Kasım 2010 Salı
Sevgilim Piqué.
Sevgili'm Pique,
Nasıl sıkılıyor canım bilsen! Bugün bayram. Mutlu mu olmam gerekiyor, hiç de değil! Hayvan kesip bayram yapamıyorum ne yazık ki. Et yemedim hiç, bu saatten sonra da yemem zaten. Bilirsin beni, başıyla sonu bir olacak adımlar atarım.
Ne olacak bu kart cezaların? Dünya liglerinde beğendiğim tek futbolcu sensin, seni de sahada görememek üzüyor beni.
Uzatmayacağım sevgili, sadece seni görmeyi özlediğimi bil diye yazıyorum bunları. En sevdiğim fotoğraflarından birkaç tanesini paylaşacağım. Herkes sevsin seni.
Kocaman öpüyorum, bacaklarına iyi bak.
Hasta la vista :)
15 Kasım 2010 Pazartesi
Messi Attı Gol Oldu!
Gelelim günü güzel kapatmamı sağlayan Barcelona’ya. Diyorum ya, iyi ki futbol, Barça ve Messi var. İyi ki!
Lig de oldukça sevimsiz bulduğum Real Madrid liderlik koltuğundayken, benim Barça’m hemen ardından takibe geçmişti. Nou Camp’ta, ligin üçüncü sırasında bulunan Villareal ile oynanan maçta, yine sahnede Messi vardı. Sahaya değil ilk 11, hiç çıkmayan bir de Pique vardı.
Maça hızlı başlayan taraf Barcelona oldu. Alışılmış futbolunu yaşatıp, rakibe top geçirtmediler. İlk yarda orta sahanın rakip yarı alanına bakan bölümün ilk metrelerine anca saniyeyle belirlenecek sürelerde geçip top kaybeden Villareal, 22. Dakika da Barçalı Davil Villa’nın golüyle kendilere geldiler. Bu dakikadan sonra neredeyse eşitlenen maç, 26. Dakikada Nilmar’ın Villa’ya cevabı ile 1-1 oldu.
İkinci yarıda maç hâkimiyetini yine eline alan Barcelona’da, direksiyona geçen Messi oldu. Tek toplarına, çalımlarına ve sert şutlarına hayran olduğumuz “bit”, 58. Dakikada takımını 2-1 öne geçirdi. Öne geçen Barcelona’nın futbol taktiğini biliyoruz, uzun uzun anlatmaya gerek görmüyorum o yüzden. Derin, kısa ve isabetli paslarla rakibi boğan Barça, kalesine yaklaşan tehlikeleri uzaklaştırıp, 83. Dakikada yine Messi’den gelen golle maçı 3-1 tamamladı. Böylece puanı 28’e çıkan Barcelona, maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturdu.
Her attığı gol olan Messi ve futbolun asıl ismi olan Barcelona, yer neresi ve rakip kim olursa olsun izlenmeye değer…
Ne diyordum? FC Barcelona: més que un club. “Bir Kulüpten Daha Fazlası”
1 Ekim 2010 Cuma
Bojan Krkic Perez
Bizim Bojan diyorum ben ona son birkaç haftadır, gayet de bizden görüyorum onu. Ufaktan bahsedeyim size ondan; tanıyanlarınız, sevenleriniz hatta hayranı olanlarınız vardır elbet.
20 yaşında olduğuna inanabiliyor musunuz? Ben inanıyorum, hayret de etmiyorum :)) Zira Barça'nın kadrosunda genç isimlerin yeri çok. En iyi iki örnek Pique ve Messi benim için. (Onları sevdiğin için yazdın. Hadi Hadi.)
1990 doğum bizim Bojan. Bakmayın sürekli Messi ve Pique ile "takıldığına". Gelecek de Messi'nin yerini alacağı söylentiler var, hak vermiyor da değilim hani. Çok büyük olmasa da bir şeyler bekliyorum o çocuktan.
Futbolunu seviyorum. Serii ve kaliteli oynuyor. Pasları kuvvetli, isabetli çoğu. (Yok artık, saymadın herhalde?)
Geçen gün ki Şampiyonlar Ligi maçında fark ettim onu yazmam gerektiğini. Kısa da olsa, konu edeyim dedim, çok da iyi yaptım.
Baya da bir sevimli bizim Bojan. Ama resmi bir ilişkisi var, aman he! : ))
Bakalım, dediğim gibi bu çocuktan fazla şey bekliyorum, özellikle yakın takibe aldım haberiniz olsun. Arada not düşeceğim Bojan ile ilgili, şimdilik bu yeter.
Dipnot: Messi'nin yerini alacak dedik, ispatımız da var tabii. O daha Barcelona ile ilk resmi maçına çıktığınd ismini bile bilmiyordum. Zamanla öğrendim. Nasıl mı? Maç performansıyla falan değil, bizzat attığı gollerle. Barca altyapısında 7 yılda 889 gol atmışlığı var, azımsanacak bir rakam değil bence.
Devler Ligi’nde Bir Cüneyt Çakır
“Cüneyt Çakır” ve “Avrupa maçları” aynı cümlede kullanıldığında çok da tezatlık yaratmaz aslında. Avrupa takımlarının kulak aşinalığı var ona, bayat gelmiyor bu yüzden göze de… Ama elbette şampiyonlar ligi bir ilk oldu Cüneyt için.
Devler Ligi’nde grupların ikinci maç hakemleri açıklandığında herkes de bir , “n’oluyor ya?!” havası vardı. Bizim, eli de gönlü kadar kart zengini olan hakemimiz Rubin Kazan-Barcelona maçını yönetecekti; haydi hayırlısı dedim duyunca, Pique kart görmese’ler falan gerdi ardından…
Maçın bitiş düdüğü, başlangıcın ki kadar saniyelikti bunu söyleyeyim önce. Cüneyt Çakır’ın maçı nasıl yönettiğini ele alacağım ama maçı ekran bakışıyla yazmamak da olmaz hani.
Çarşamba akşamı sahada gördüğümüz Barca, her ne kadar telaşlı oynamış olsa da, gözümü futbola doyurdu! Bu zaten hep böyle oluyor. “Barcelona futbolu keyif vermez!” diyenlere hep karşı çıkarım kendi içimde, zira Barca futbolun da ötesinde benim gözümde.
Dün maça ilk 11’de başlayamayan Messi’nin sakat olduğunu biliyorduk. Bizim cânım hakemimiz Cüneyt’in Rubin’e penaltı vermesiyle bin bir telaş aldı Katalanları. Kulübede yerinde duramayan bir Guardiola, sahada net vuruşlar yapamayan Barcalılar ve Gökdeniz vardı. Ne kadar istekli oynadı akşam, oysa futbolunu çok da sevdiğimi söyleyemem. Aslına bakarsanız Messi’nin oynamadığı her maçta, Messili ve Messisiz Barca arasındaki farkları da görüyoruz. Rubin’deki defansın kalitesini de es geçmeyeyim, etten kemikten değil, demirdendi hepsi sanki. Geçebilene aşk olsun!
Penaltı Maçı
Evet, evet yine aynı şeyi söyleyerek söze başlayacağım. Penaltıyı sevmiyorum, penaltıdan atılan golleri takdir etmiyorum, eğer kader değiştirici ve beraberlik sonucu atışı şeklinde de değilse, atılan penaltılara saygı duymuyorum. Buyurun, istediğinizi söyleyebilirsiniz ama kesinlikle futbol zevkimi dibe vuruyor benim bu atışlar. “zekâ işi” diyor bir arkadaşım penaltı atışları için, ben de tamamen ona katılıyorum ama bir eksik belki de bir fazlayla. Durağan topların müthiş önemi vardır bende, hele orta sahanın biraz ilerisinden atılan serbest vuruşların tadından yenmez! Ama işte diyorum ki, zekânı kullanacaksan penaltıda değil, orada kullan kardeşim. Neyse, bu konudaki görüşlerimi gayet iyi biliyorsunuz artık, maça dönelim.
Demiştim ya, bol kartlıdır bizim hakemimiz diye. Türk futbolcuları yalnız değil artık, Barcalılar’ın da ağzı yandı onun kartlarından! Maçı iyinin üstünde yönetti, ona sözüm yok. Kartların bir kısmı yerindeydi, penaltılar da öyle. Ama ne yazık ki talihsiz bir maça denk geldi, tam tadını çıkaramadık. Cüneyt Çakır’ı daha iyi, burada iyiden kast büyük turnuvalardır, maçlarda görecek miyiz, sanıyorum bunu bize zaman gösterecek ama kendisinden ümidim var açıkçası.
Berberliğe sevinen bir Rubin Kazan teknik adamı, kendini paralayan bir Guardiola, sakat halde takımına destek verip yararlı olabilmek için maça giren Messi, anlık kayıplarla serbest vuruşlardan gol kaçıran bir Pique vardı dün sahada.
Şampiyonlar ligi gruplarda ilk maçı 5-1 alan Barcelona, bu maçta berabere kalarak 1 puan ile evine döndü. Beraberliği ise, Rubin Kazan’dı.
Unutmadan, en üst paragrafta maç öncesinde söylemiş olduğum, “Pique kart görmese bari…” dileğim gerçekleşmedi, o da Cüneyt’ten nasibini alarak en azından sarı kart görerek maçı tamamladı.
Not: maçta kırmızı kart gören olmadı. Bu iyi bir şey!
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Bak Sen Piqué'ye :)

Maçı nasıl yöneteceğim derdine düşmüş Japon hakem sadece bakıyor olanlara. Piqué skorun ve boyunun verdiği rahatlıkla yüzde büyük ihtimal dalgasını geçiyor karşı takımın kaptanıyla. Ölümlüksün-

Burdaki amacı çözemedim ama Iniesta'yı güneşten korumaya çalışıyor olabilir. Xabi de şaşmış anlaşılan, ne yapıyor bunlar diye bakıyor :) Yemeliksin adamım-

Ooohh. Kaptınız tabii Dünya Kupası'nı. Transferle de işin yok, yerin yurdun belli. Sevgilin ve pembe şortunla birlikte gidersin tatillere, yüzersin böyle. Taparım ben de sana. Tapmalıksın-
ps: oğlum Piqué, hastayım sana.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
İspanya Tarih Yazdı !
Güney Afrika'da yapılan 2010 Dünya Kupası'nda İspanya ile Hollanda final maçında karşı karşıya geldi. Johannesburg'daki 88 bin seyirci kapasiteli Soccer City Stadyumundaki karşılaşmayı, İngiliz hakem Howard Webb yönetti.Karşılaşmaya iki takım da istekli başladı. Ve maç bir süre daha öyle gitti. Boğaların karşısına ilk kez hücum yapan ve pas trafiğini yıkmaya çalışan bir takım çıkınca, haliyle şaşırdılar. Birebir press yapan ve yakın oynayan Portakallar ne yaptılarsa maçı ellerinde tutmayı başaramadılar.
Tam da bu dakikadan sonra Iniesta'nın attığı golle bütün İspanyollar ayaklandı. Sesimi dün geceki maçta kaybettim diyebilirim. Sanki kendi ülkemmişçesine ağladım üstelik kupayı alınca. Totemimiz de işte yaradı. Ah, dün geceki sevincimi anlatamam! Darısı Türkiyemizin başına (!)

En çok gol atan takım: Almanya (16 gol)
En az gol yiyen takım: Portekiz ve İsviçre (1 gol)
Kendi kalesine atılan gol: 2
Gol olan penaltı: 9
Kaçan penaltı: 6
Gösterilen sarı kart: 258
Gösterilen kırmızı kart: 10
FIFA'ya göre kupanın en iyi kalecisi İspanyol Iker Casillas oldu ve Altın Eldiven ödülüne layık görüldü.*
İspanya Dünya Şampiyonluğu ile birlikte FIFA tarafından Fair Play ödülü ile ödüllendirildi. Vicente Del Bosque'nin öğrencileri toplamda 8 sarı kart görerek en centilmen takım oldular.
2010 Dünya Kupası Güney Afrika
Kupa boyunca öne çıkanlar beklendiği gibi başta hakemler, bekleneni veremeyen futbolcular oldu. Ardından yeni tanıştıklarımız tabii. Jabulani, Vuvuzela, Alman kahin ahtapot Paul, Shakira ile DK şarkısı Waka Waka vs.
Kısacası bir Dünya Kupası'nın daha sonuna geldik. Ve bundan kesinlikle eminim ki, harika bir 1 ay geçirdik. Ağladığım, sevinçten deliler gibi bağırdığım, küfürler ettiğim, hırçınlaştığım, izleyemediğim için bulunduğum alanda gün boyunca surat astığım, formalara, biralara, iddaa kuponlarına bonkörce para yatırdığım ve seyir zevkinin doruklarda olduğu bi dünya Kupasıydı. Dilerim gelecek seferkini, bizzat yerinden, Bebimle izleyebiliriz. :)
Ev sahipliğini Güney Afrika'nın yaptığı 2010 Dünya Kupası'nın final maçında şampiyon, Hollanda'yı Iniesta'nın 116. dakikada attığı golle 1-0 yenen İspanya oldu. Tarih yazdı ve üstüne bir de manşetlere oturdu. Ee ne diyelim, bunu zaten hak etmişti! Kupanın tadını çıkar İspanya!
Dünya Kupası resmi olarak bitmiş olabilir, ama daha onunla ilgili yazamadığım çok şey var! İlerleyen günlerde hepsini buradan okuyabileceksiniz!
Sevgiler, saygılar, futbol dolu günler!
Hasta la vista!

11 Temmuz 2010 Pazar
Dünya Kupası
*


ps: akşam için susmaya devam ediyorum!
8 Temmuz 2010 Perşembe
Finalin Adı " İspanya - Hollanda "



















