Alex etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alex etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2014 Perşembe

Geçen Yine Çok İnanmışım...


Bir inanıyorum, bir inanıyorum, öyle bir inanıyorum ki, söz konusu futbol ve desteklediğim takım değil de başka bir şey olsa bu denli inanamazdım herhalde. Zaten daima da bu sebeple üzülüyorum. 

Her ne kadar üst fotoğraftaki amcayı kupacı Sadri'ye benzetenler olmuş olsa da, açıkçası maç akşamı ben de aynen bu amca gibiydim. Maçın hakkında bir şey söylemeden evvel, bizimkilere değinmek istiyorum.
Yahu nasıl oldu da bir anda hepiniz Brezilya düşmanı oldunuz ve dalgalar geçmeye başladınız? Aradaki boşluğu kaçırdım ben epey bi...
Hiç kimse olmasa Zico, Alex, Deivid hatırına inadına Brezilya dedim. Ben dedim de, onlar benim kadar inatçı değillerdi ne yazık ki.

Neymar'ın sakatlığı bu maçın skorunu derinden etkilemedi bence. Milli marşlar okunurken David Luiz'in elindeki Neymar forması, bana ne kadar hırslı olacaklarının kanıtıymış gibi gelmişti. Lakin değilmiş. 

Neden oldu, nasıl oldu bu skor...

Bilemiyorum. Evet, yanlış okumadınız. Hakikatten bilemiyorum. Aklıma gelen tek şey futbol şansı. Evet, Löw'ün Almanya'sı kilit kırıyor, evet iyi oynuyor, evet ayağa sık paslar yapıyor, evet defansı çok güçlü, evet, evet, evet... Ama bu başka bir şeydi! 
Birkaç metre ötende topla buluşan adamı durduramıyorsan, ona engel olamıyorsan zaten sahaya kaybetmek için çıkmışsın demektir sevgili Brezilya defans hattı.

Neyse, uzun lafın kısası, acayip üzüldüm. Hiç de zevkli değildi bana kalırsa maç. Bunu üzgünlüğümden söylemiyorum, futbol seven her adam benim gibi düşünür. 


Ama zevkin kralı, Hollanda-Arjantin maçıydı!
Konuştuğum çoğu kişi bıkkınlıkla izlediğini söyledi bu mücadeleyi. Bana kalırsa tam tersi, penaltılara gidene dek heyecanını koruyan, kontrollü ama bir o kadar da saldırgan bir maçtı.

Turnuvanın başından beri bin bir umut ve hevesle desteklediğim Arjantin, yüzümü kara çıkartmadı, beni utandırmadı. Belki di Maria olsaydı, skor daha hızlı lehimize dönerdi ama önemi yok, penaltı heyecanı da bambaşkaydı.

Ben sıkıldım arkadaşlar Avrupa futbolundan. Messi'nin elinde yükselsin artık o kupa istiyorum!



Herkesin tek söylediği, yıllar yılı kupaya hasret kalan Almanya'nın 2014 Dünya Kupasını alacağı...
Lakin yine o aynı "herkes" Hollanda-Almanya finali olacak diyordu. Fark ettim, mesajı aldınız.

Ben 13 Temmuzu delicesine bi heyecanla bekleyenlerdenim. 
Hatta diyorum ki, var mısınız iddiasına? :)

Dipnot: Cüneyt Çakır DK boyunca çok güzel maç yönetti, kendisini ve ekibini tebrik ederim; gurur duydum. Fakat keşke bizim ligdeki maçları da bu kalitede yönetebilse...


26 Nisan 2014 Cumartesi

19. Şampiyonluk



Üç yılı aşkın bir süredir Fenerbahçeliler olarak, başka hiç kimsenin anlayamayacağı bir süreçten geçtik, belki de hala geçmekteyiz. Son dakika yıkımları, kayıplar, ani ve vedasız gidişler ile dahası, bizde mutsuzluğun sürekliliğini oluşturdu.

Ve yıllar sonra ilk kez şimdi bu denli rahat ve mutluyuz. Güvendeyiz daha doğrusu. 

Biz psikolojisi bozuk Fenerbahçeliler bu yıl ki şampiyonluğu en çok Caner Erkin'e, ruhunu sahada bırakırcasına oynayan Kuyt'a, gol sonraları secdeye yatan Sow'a, görünmez kahraman Mert'e, bizi daima ama daima uzaktan da olsa desteksiz bırakmayan Alex'e, yokluğu her defasında büyük boşluk yaratan Mehmet Topal'a, diğer yarımız olan Selçuk Şahin, Gökhan Gönül'e ve geldiği ilk günden son güne şampiyonluk yemini eden Ersun Yanal'a ve bu yolda daima dimdik duran Aziz Yıldırım'a borçluyuz.
Biz bunu çok hak ettik ve büyük ihtimalle yarın ilanını yapacağız.

Sesimiz kesilene dek tribünde yaşattığımız Ali İsmail Korkmaz'a armağan olsun en başta.

Sonra...

Sonra biz deli Fenerliler sevinelim, sokaklara dökülelim, ağlayalım, zırlayalım, kutlayalım. Çok hak ettik, tadını doyasıya çıkaralım.
19. şampiyonluğun kutlu olsun Fenerbahçem!

1 Ekim 2013 Salı

Bir Yıl


Seni bizden kopardıkları o kara günden bugüne, tam bir yıl geçti Kaptan. Yapılanları asla unutmayacağız.

"Sonsuzluk çok uzak ve biliyorum sen ömrünün yettiği bir vakitte dönüp yine sarılacaksın bize."




29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bir Bildiğin Vardır Azizim!



Tarih, 1 Ekim 2012.

Bir öğle vakti, kulüp binasından ayrılıyor Fenerbahçe’nin kaptanı. Adımını dışarı attıktan birkaç dakika sonra, belki ufak bir nefes çekiyor içine. Bazen bilirsiniz ya, son nefesinizdir o. Muhtemelen o da biliyordu bunu yaparken. Sonra telefonundan, milyonlara ulaşacak bir tweet atıyor. “Fenerbahçe bir futbolcu kaybetti ama bir taraftar kazandı” diye. Sonra o milyonlar, sel olup akıyor evinin önüne, kulüp binası ve daha birçok yere.

Ardı arkası gelmeden devam ediyor ayrılıklar.

Kaç ay olmuş? Tam olarak sekiz. O süre boyunca ağladık durduk biz. Alexbahçeli olduk önce, hemen ardından hain.

Daha ilk gün, Kaptan Alex de Souza’nın bu kulüpten ayrıldığı ilk gün, “Aziz Yıldırım’ın bir bildiği vardır” diyordu herkes. Bizler ağlarken gülenler, gidenin ardından yas tutulmaz diyenler.

Tarih, 29 Mayıs 2013.

Bir öğle vakti, bu kez kulüp binasından ayrılan Aykut Kocaman.

Belki de ilk kez, Fenerbahçe için bu kadar huzurluyum. İlk kez, bizim aylar önce yaşadığımızı, şimdi bizi kınayanlar yaşayacak diye, garip bir hal içindeyim.

Fenerbahçe ceza alacak, yerine Şampiyonlar Ligine Beşiktaş gidecek diyorlar. Şimdi bunların hepsi dedikodu.

Yapılacak tek şey, sekiz ay önce göğsünü gere gere “bir bildiğin vardır Aziz Yıldırım!” diyenlerin, şimdi de aynısını demesini beklemek.

Diyebilirler mi, o ayrı mesele.

He bir de merak ettiğim, hocası için taraftarı ve birçok kişiyi karşısına alan futbolcuların, şimdi aynı tavrı başkanlarına karşı da yapabilecekler mi?

Bırakın bu gece uyuyalım. Huzurla ve bir yeni büyük istifayı bekleyerek.


Sana gelince, iyi kötü yaşattığın şeyler için teşekkürler Aykut Kocaman. Keşke yönetilmeyi değil, yönetmeyi seçseydin. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Kaptan Alex De Souza



Gittiğin günden beri, her an daha çok özlüyoruz seni Kaptan.
Şimdi Coritiba'nın 10 numarası, onların Kaptanısın...
Olsun, sen hala bizim kalbimizde, heykelini diktiğimiz andaki gibisin.
Dönüp geleceğin günü sabırsızlıkla bekliyoruz efsane!

31 Ocak 2013 Perşembe

Sussam Olmuyor, Susmasam Olmaz





Futbol ne garip şey.

An geliyor en büyük tutkun oluyor, an geliyor nefretin. Hüznün de onunla, sevincin de. Farkına varmıyorsun belki ama zamanla hayatın oluyor.

Ya biz taraftarlar olarak çok nankörüz ya da futbol tam anlamıyla bunu gerektiriyor.

Transfer dönemi demek, özellikle son zamanlarda, Fenerbahçeliyseniz dert demek, endişe demek. Geçen koskoca sürenin ardından bence Fenerbahçe takımı adına sorulması gereken tek bir soru var: Bir şeyin yanlış olduğunu görmek için, illa o yanlışı deneyimlemek mi gerekiyor?

He eğer bu sorunun cevabı evet olacaksa, pek sevgili Aykut hoca Alex’imizi gönderirken yaptığı hatayı ne zaman fark edecek? Emre’de yaptığı hatayı fark etmesi çok uzun zaman almadı ama kasadan yüklü miktarda para almış oldu. Gereksiz bir Mehmet Topal transferi özellikle de.

Emre’nin gidişi ve dönüşü arasındaki süre kısa gibi gözükebilir ama bize o kadar çok şey kaybettirdi ki. 
Takımda sesi çıkan, ağırlığı olan futbolcular değiştir. Bu da takımı “Fenerbahçe” kimliğinden uzaklaştırdı.

Garip bir dönem geçirdik anlayacağınız.

Gerçi asıl garipliği şimdi yaşıyoruz. Transferde yönetimin tek yaptığı: Ctrl + Z

Reto’nun gelmesine taraftarın büyük kısmı karşı çıkıyor. Ben bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyorum. Lefter’in cenazesindeki ve Süper Final maçlarındaki Galatasaray’a attığı golden sonraki Reto’yu düşününce, biraz yumuşuyorum.

Geçen zaman bize Salih’i kazandırdı. Beykan için erken konuşmak istemiyorum. Daha nice güzel çocuklarımız var A2 takımımızda. Zamanla hepsi çalıştıkları takdirde A takıma yükseleceklerdir elbette.

Yönetimle taraftarın arası bozuk. Nasıl olmasın ki? Verilen sözler tutulmuyor, yıllardır bile bile bazı şeylere göz yumuluyor ve hala bizlerden sabretmemiz bekleniyor.

Sussan yönetim yalakası, konuşsan Fenerbahçe düşmanı, Alex’i destekleyip sevsen, hain.
Söylenecek öyle çok şey var ki.

Şimdi ben tüm bunları buraya yazsam olmuyor, yazmasam olmaz…

11 Ekim 2012 Perşembe

Vefasız Veda





Şimdi yazmaya, hissettiklerimi anlatmaya, içimden geçenleri sana aktarmaya nereden başlasam eksik kalır Kaptan. Evet, hala Kaptan diyorum sana. Hala 10 numara, hala efsane…

En son sesim konuşmaya yetmediğinde, her cümlem hıçkırıkla bölündüğünde Lefter’e veda ediyordum…

Sekiz sene öncesine dönmek biraz zaman alır. Günümüzü, sana yapılanları unutturur belki. Unutturmasın diye yazmıyorum, söylemiyorum. Ben seni hep güzel hatırlayacağım da, senin gidişine sebep olanlar için aynı şeyi söylemem mümkün değil.

Koskoca sekiz yıl Kaptan. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde, iyisiyle kötüsüyle ve her bir anıyla dolu dolu geçirdiğin sekiz yıl… Neler gizli ardında, çocuklarına anlattığın ne hikâyeler, başarılar, övgüler, hayal kırıklıkları, özlemler… Unutulur mu sanıyorsun Kaptan? Unutulmaz elbet.

Bugün 12 Eki. 12, Cuma. Saat sabaha karşı 3 civarı. Bu satırları yazarken bile boğazım düğümleniyor, engel olamıyorum akan yaşlara. Meğer ne çok sevmişiz biz seni!

Babamdan öğrendim ben, “en çok tribündeki adamı seveceksin”  derdi o hep. Ben de öyle yapmıştım, sen gelene kadar. Sen bizi, bizden çok sahiplendin Kaptan. 30 milyonu yanına aldın, adım adım daha yükseklere çıkardın. Tribündeki adamdın sen benim için. Köşe vuruşlarında elin kalbinle buluştuğunda, parmaklarına değen Türk bayrağındaki kan kadar sevdik seni.

Şimdi sen gidiyorsun ya, artık milyonlarca eksiğiz.

Alex gidince düzelecek diyorlar. Affedemiyorum Kaptan, senin ardından atıp tutuyorlar. Düzelir belki, iyiye gider takım. Maçlar alır, kupalar kazanırız. “Değer mi peki” diye soracak olursan, cevabı İslam Çupi’nin sözlerine bırakırım. Bilirim, beni en iyi sen anlarsın.

İstanbul’a ayak bastığın ilk gün seni karşılamaya gelenler arasında yoktum. Ama yarın orada olacağım. Sadece iyi yolculuklar dileyeceğim ama ötesini bekleme benden. Kısa bir mola, bir iki satırlık ayrılık yalnızca. Bambaşka sıfatlarla dönüp geldiğinde, yanında yine biz olacağız. Sana söz olsun Kaptan, her gün seni bir öncekinden daha çok seveceğiz.

Kulüpten ayrılalı tam 12 gün oldu. Ben on iki gündür ağlıyorum, kabullenemiyorum çünkü. Gidişleri hazmetmek öyle kolay olmuyor.

Daha fazla yazamıyorum Kaptan. Söyleyeceklerim var, söyleyemiyorum.

Ama bil isterim ki, bu bir veda değil. Veda etmek bize yakışmaz. Sonsuzluk çok uzak ve biliyorum sen ömrünün yettiği bir vakitte dönüp yine sarılacaksın bize. Ama bir söz ver Kaptan. Yarın o uçak kalktığında sakın ağlama, olur mu? Çünkü sen ağlarsan biz hissederiz. Sen ağlarsan vefasız vedamız boynumuzda yük kalır.

Çok sevdik be Kaptan. Önce Fenerbahçe dedik, hemen ardına Alex’i ekledik. Böylesi bize yakışmadı, affet.
Daima başarılı ve mutlu ol. Nerede olursan ol,  sen bir “sari” de, biz duyup sana lacivert diyelim.

Dönüp geldiğinde, santrayla beraber omuz omuza olalım Kaptan.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nde aldığın her nefes, attığın her gol, yaptığın her asist, attığın her adım, söylediğin her söz, kazandırdığın her kupa ve kanıtladığın adamlığın için teşekkürler 10 numara. Bu taraftar seni ASLA unutmayacak!

Hoşça kal büyük efsane Alexsandro De Souza…

21 Eylül 2012 Cuma

Ne O'nunla Ne 10'suz



Ne Aykut Kocaman’la oluyor bu takım ne Alex’siz.

Ben sadece bir gece, stattan evime dönerken içim huzurlu ve rahat olsun istedim. Sadece bir hafta boyunca rahat uyuyayım dedim. İsteklerim çok mu Kocaman’dı da olmadı hoca?

Neyi yapamadık, niye yapamadık biz seninle?

Acaba en büyük hatamız bir iki maç sonunda seni omuzlarımıza alıp, “sen bizim Kocaman gururumuzsun” dememiz miydi?

Bilmiyorum ki hoca, cevap bulamıyorum senin hiçbir hamlene.

Sen takımda varken biz şampiyonluğu son maçta kaybediyoruz. Ertesi sene, adını ilk kez duyduğumuz bir takıma Şampiyonlar Ligi’nde yeniliyor ve tepetaklak oluyoruz. Türkiye Kupasından eleniyoruz. Sonra toparlanıyoruz, eyvallah. Hop yine bir dağılma! Trabzon’la aramızda 9 puan fark oluyor. Ardından saklı kapılar ardından dönen konuşmalar tamamlıyor ligi. Son maçta şampiyon oluyoruz bu kez. Oluyoruz olmasına da, sadece 2 ay sürüyor sevincimiz. Şikeci diyorlar adımıza. Sence NİYE? Kriz yaşadığımızı söylüyorlar. Bana sorsalar tanımlama için krizi seçmezdim, çünkü hafif kalıyor benim geçirdiğim günleri anlatmaya. Onu da iyi yönetiyorsun. Yine hiç gülmüyorsun ama ya da ümit verici tek laf etmiyorsun. Silinip gittiğinde her şey fark ediyoruz ki, biz yine şampiyonluğu tek maçta kaybetmişiz. Son maç demiyorum bu kez, tek golle kaybediyoruz.

Sen geldiğinden beri Galatasaray’la oynayacağımız her maçtan korkuyoruz. Onlar çok iyi diye değil, sende bir sıkıntı var diye korkuyoruz hoca. Saygımızdan tek laf etmiyoruz ama. Türkiye kupasını alıyoruz, sesler gitmiş, kalpler buruk, boğazlar düğüm. Ben o maç öncesi hastanede sabahlıyorum mesela, biber gazı yemişiz ya. Sen yine Özer diyorsun bana, ben susuyorum sana.

Bir yeni lig daha seninle. Lig öncesi Galatasaray ile kupa maçı. Kaybediyoruz. Şaşırdık mı? Ne haddimize! Şampiyonlar Ligi’ni ellerinle veriyorsun, konuşamıyoruz yine. Kocaman bir sevgi var ya içimizde, haksızlık yapmak bize yakışmaz.

Ama sen, bizim sana yapmaya cesaret edemediğimiz haksızlığı bize yapıyorsun. Benim efsanemi sahadan silmeye çalışıyorsun. Sen yok etme mücadelesi verdikçe, biz heykelini dikiyoruz 10’un.

Takımın Avrupa Ligi’nde savaşıyor, sen 2-0 öne geçtiğin maçta önce Alex’in golüne sevinmiyorsun, ardından hiç sebep yokken maçtan çıkartıyorsun. Yetmedi mi? 2-2 kalıp grubundaki sıranı zora sokuyorsun.

Sence oturup bunları tek tek düşünmenin vakti gelmedi mi? Neyle açıklayacaksın bunu, bir izahı var mıdır ki?

Söylesene be hoca, ben saygımdan sana ağzımı bile açamazken senin bu yaptığın Kocaman haksızlık beni enayi mi yapıyor?

Öyle ya. Enayiyim ben. Sadece tek bir gece içim rahat uyumak için tribünde 90 dakika hiç susmadan dua eden bir enayi. Şimdi yakıştı mı bu senin KOCAMAN adamlığına?

Burası senin alışık olduğun İstanbulspor ya da Ankaraspor değil hoca, KENDİNE GEL!

2 Ağustos 2012 Perşembe

Gerçekten Egemen Mi?



Eğer bir sonraki gün maç olduğunu bilip gece heyecandan uyuyamıyor ve maç sonu içinizde binbir sıkıntı ile aynı yatağa uykusuz dönüyorsanız, geçmiş olsun.


Siz de Fenerbahçelisiniz.

Kadıköy'de nasıl bıraktıysak Fenerbahçe'yi, dün yine öyle bulduk. Farklılıklar da vardı elbet. Mesela orta saha yoktu dün. Günlerce bas bas bağırıp “Emre'yi göndermeyin” derken bunu bilerek konuşuyorduk işte. Daha ilk resmi maç diye defansa çekilebilirsiniz ama kısa sürede pes edersiniz. Çünkü Mehmet Topal'ı biliyor, tanıyoruz. Ve hepimizin bildiği bir başka şey ise, Emre'nin topal halinin bile Mehmet'ten iyi olacağı...

Sahada güzel şeyler de vardı. Binbir umur Alex vardır mesela. Sanki onuncu sezonunda Fenerbahçe forması giyiyor olan Kuyt vardı sonra. Bekir bir de... Hasan Ali içinse ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Adam o kadar rahat, o kadar iyi oynuyor ki! Onun oyunu karşısında bana sadece bozulmamasını dilemek kalıyor.

Ancak dün sahada öyle çok yanlış vardı ki, güzelliklerin üstü de çabucak örtüldü. Yazının başlığına bakıp, Egemen'den bahsedeceğimi düşündünüz değil mi? Ama hayır, bahsetmeyeceğim. Maç esnasına Egemen kendinden öyle çok bahsetti ki, bana gerek bile kalmadı.

Bizim en büyük sorunumuz ne, biliyor musunuz? Hataları söylemekten kaçınmak. Evet, belki bizler söyleyince ya da yazıp çizince bir şeyler değişmeyecek ama hatanın üstünü tekrar tekrar örtmek, hata yapmaktan daha acımasız.

Bazı kritik maçlar vardır Aykut hoca, ben o maçlarda düzen ve saha futbolu istemem. İyi futbol umurumda bile değildir. Öyle önemlidir ki mesela o maç, ben sadece iyi skor isterim senden. Hoş, bunu ne zaman istesem ikisine de sahip olamıyorum.
En çok da bu geçen iki ay içinde takımın kampta ne yaptığını merak ediyorum hocam. Ateş başı kafası mı?

Son olarak Vaslui takımına değinecek olursam, geçmişi dar bir kulüp olduğundan sanırım, takımın futbolcuları da profesyonellikten oldukça uzaktı. Maçın %40'ını yerde yatarak geçirdiler. Hakem mi? Elbette kart çıkartmadı. Söz konusu Fenerbahçe olunca, rakip hiçbir zaman tek olmuyor ne yazık ki.

Bazen yanlış seçimler ve bu seçimlerin doğurduğu hatalar, bazı horozları kendi çöplüğünde ötmeye mecbur bırakır. Ne diyelim; kendi çöplüğümüzün dar geleceğini anlayıp, ona göre oynayacağınız bir rövanş maçı olsun..



19 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Sevda Ki, Kocaman



Ne kadar çok severse, o kadar çok canı acıyormuş insanın. Ve ne kadar inanırsan, o kadar çok kanarmışsın işte.
Bir gözümün kapandığı anı hatırlıyorum, bir de bunları yazmak için açtığım anı.
Bu öyle garip bir histi ki. İlk kez gerçek anlamda öldüğümü hissettim.

Stat çıkışındaki kalabalık, yalpalayarak yürümeye çalışmam, Reto'nun gözyaşları, Volkan'ın orta sahada atak başlatması, etrafımda ağlayan binlerce Fenerbahçeli, insanları iterek arabaya ulaşma çabam, Alex'in kulübedeki korkusu ve bir ses. Tek bir ses, aşina olduğum bir koku ve tüm tanımlarından, duruşundan, tarihinden sıyrılan şampiyonluk maçı...

Yere düşüyorum. Türk polisi dediğiniz üniformalı kurşun sıkıyor havaya. Bana isabet eden biber gazı...
Sonra hastanede açıyorum gözlerimi. Uyandığımda hala ağlıyorum.

İlk kez şampiyonluğu kaybetmiyoruz, ama ben ilk kez ülkeme olan sevgimi kaybediyorum. 


3 Temmuz'dan acı mı derseniz, elbette değil.
Önceden kurgulanmış şampiyonluklar acıttı mı diye sorarsanız, asla.
Ben hala, her gün 3 Temmuz 2011 Pazarının sabahına uyanırken, canımı feda etsem çok mu Fener yolunda?

Bunları yazdıktan az bir vakit sonra hastaneden çıkıyorum. Saat sabah üçe geliyor. Üzerimde hala Çubuklu formam var. Biraz tozlanmış, ama bir şey olmaz. Buradan çıkıp gittiğimde başım dimdik oluyor yine. Senin de öyle olsun Fenerbahçeli! Biz ne şampiyonluklar gördü varsın bu da gitsin. Onurumuza, rengimize ve sevdamıza zarar gelmesin yeter.

Zaten o malum günden bu yana, hangi sevincimizi dolu dolu yaşayabildik ki?
Deplasmandan defalarca galibiyetlerle dönen takımımızı karşılarken, kimin aklında başkanımız yoktu ki?

Çok zor günlerden geçtik. Adım adım zafere koştuk, pes etmeden, yılmadan, daima savaşmaya devam ettik.
Düştüğümüz de oldu üstelik. Saha içinde 30 milyonun dizine dikiş atıldığı, 20 milyonun ayağına kramp girerken, geri kalan 10 milyonun onları tedavi ettiği de oldu.


Gözlerimizi sislerle kapattıklarında dahi, karanlığın ardındaki ışığı, doğan güneşi görebildik.

Sazlı sözlü karşılamalar, halaylar türküler, kupalar şampiyonluklar değildi beklediğimiz. Bize şimdi şuanda Başkanımızı verseler, hepsinden daha değerli aslında...

Ne diyorsuk?

"Bazen hüzün vardır, bazen mutluluk. Fener sevgisinin adı konamaz! Ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk..."

30 Nisan 2012 Pazartesi

Şampiyon Olma Fener!


Ölümüm kendi topraklarımda olsun istiyorum. Bu, bir insanın isteyebileceği en doğal şey değil mi zaten? 

Bu isteğimin gerçekleşeceğine olan inancım, her şeyden güçlü. Çünkü ben, bir Fenerbahçe taraftarıyım. Benim evim Şükrü Saracoğlu Stadı, Can Bartu Tesisleri, Fenerium Mağazaları; benim toprağım Saracoğlu’nun toprağı. Benim nefesim Volkan Demirel’in acısı, Alex’in eksikliği, Mehmet Topuz’un direnci, Emenike’nin forma giymeden gidişi. 

Varlığı da yokluğu da Fenerbahçe’de öğrendim ben. Sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, inanmayı ve en önemlisi de savaşmayı öğrendim. Öğrettiler. 

Geriden geldiğimiz maçlarda öne geçmeyi öğrendim önce, ağlamadan sevinilmeyeceğini anladım hemen ardından. 
Pazar sabahlarında neşeli Pazar kahvaltıları değil, yürek burkan hapis odalarını gördüm.

Gülmedim ben çoğunlukla, hatta ondan gelen acıyı ölesiye sevdim.

Caddelerde yürüdüm, yollar yaptım, yıllar geçirdim. Adım adım zafere koştuğum da oldu, son maçta kaybedip acımı içime gömdüğüm de…

Bilmediğin şehirlere gitmek gibi, tanımadığım adamlarla, omuz omuza caddelerde, omuz omuza tribünlerde sabahladım. 

Zihnimden bir daha asla silinmeyecek, ömrümün en uzun Temmuz’unu yaşadım. Yetmedi, Çağlayan oldum. Adliye oldum, Metris’ten taştım, bir kucak dolusu aşkla ellerimden kelepçelendim.

An geldi, 20 yaşında bir çocuğun ellerinde, eldivenlerinde parladı şampiyonluk. Maç oldu, sahada ayağına dikiş atılan kalecim kaçması imkânsız golleri kurtardı. 

Bazen saniyelerin geçmesi için dua ettim, bazen de tüm yasakları ve yasaları ihlal edip sevdiğime koştum.

Ben tüm bunları yaparken, bir taraftar olarak canımı Saracoğlu’nda teslim etmenin hayalini kurarken, sizler bambaşka planlar yaptınız. Baktınız Fenerbahçe şampiyonluğa gidiyor, engellemenin her türlü yolunu aradınız. Aradığınızı buldunuz ama yine durduramadınız Fener’i.

Madem tüm Türkiye bizden çekiniyor böylesine ve tek emelleri bizi bitirmek, öyleyse bırak Fenerim. 

Atatürk’ün kurduğu bu ülke ampullerle aydınlanmaya devam etsin.

Yaptığın mücadele, ettiğin yemin, akıttığın gözyaşı, sırtındaki ter, kalbindeki sızı kabulümdür.

Şampiyon olma Fener, bana bu kadarı da yeter!

Hatta düzelteyim,

Şampiyon olma Fener, onlara bu korku da yeter!


27 Mart 2012 Salı

Benim Adım Fenerbahçe



Çok derinlerde, kanamaya devam eden bir yaram var benim. Kırmızı değil bu kez; rengim kadar sarı ve rengim kadar lacivert.

Kan kaybediyorum. Ben düğümlenen boğazıma engel olamadıkça, titreyen ellerim bana hâkim oluyor. Yara alıyorum her gün. Ben yara aldıkça onlar direniyor, onlar direndikçe ben güçleniyorum.

Kaybederken güçlenmek nasıldır, bilir misiniz?
Ben biliyorum.

Sahada futbolumu oynarken, tribünde ellerini açmış dua eden taraftardan biliyorum. Alınan her maçın ardından Allah’ına şükürlerini gönderen Aykut Kocaman’dan biliyorum.

Yürüyemiyorum.

Ben yürüdükçe ayaklarımın bağı çözülüyor, adım atamıyorum. Dolanıyor ipler birbirine. Nefesim ta kalbimden geliyor.Bir ses duyuyorum tribünden, bir dua, bir marş, bir haykırış…
Farklı isimlere farklı sıfatlar ekliyor çoğu. Şükrü Saracoğlu’nun çimen kokusu doluyor burnuma, Alex’in gözlerindeki inancı görüyorum.

Bir adam sadece top takip ediyor, kulübedekiler her pozisyonu ayakta izliyor, 46 bin kadın hiç susmadan tezahürat yapıyor, dünyanın en büyük kupasını bu zor zamanda kazanıyor ve sadece as başkanı dimdik ayakta duruyor diye ağlar mı bir insan? Ben ağladım.

Alex’in topuk pasında ağladım önce, kurtardığı toplara sıkıca sarılan Volkan’ın gözlerinde ateşe takıldı kalbim ardından ve yeniden inandığım her an kesildi nefesim.

Söyleyeceklerim var, söyleyemiyorum. Yazıyorum sadece, yazabiliyorum.

Kötü oynuyorsun diyorlar bana, geçen seneki mücadelemin olmadığını söylüyorlar. Haksız da sayılmazlar aslında. Diyorum ya, o formayı giydiğim her an, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Formadaki çubuklara tutunup, ışıkları kapatıyorum. Fenerbahçe için canını verecek bir başkanın yerine koyuyorum kendimi. Darmadağın oluyor her şey. Kan, gözlerimden geliyor bu kez.

Herkes benim için bir şeyler söylüyor. Şikeci diyor bir kısmı, satılık olma durumlarını yok sayarak, oynamadığımı söylüyor birçoğu da. Başım yastıkla buluştuğunda daha da acıtan, kalbimdeki derin acıyı bilmeden, yokluğu hissetmeden konuşuyor herkes.

Bana yetişemeyecekleri için, kirletmeye çalışıyorlar. Yeni planlar yapıp, uygulamaya koyuyorlar.
Peki, şimdi temizlendiler mi?

Oyun dışı bırakamadıkları için, daha çok hırslandılar belki de.

Ama siz bilmiyor muydunuz?
Benim adım Fenerbahçe. Ben, asla pes etmem!

Yine Omuz Omuza



Bir başkadır derbi sabahlarına uyanmak. Şehrin bambaşka bir yanını daha tanıyıp, bambaşka havasını solumak ve sarıyla laciverde yeniden âşık olmak gibidir.

05.25
Sabaha karşı, bir rüyadan uyanıyorum; Aykut’un attığı gollere çığlık çığlığa sevinirken, aniden uyanıyorum hem de. Beni uyandıran neydi? Düşünmüyorum bile. Giyiyorum Çubuklu formamı üzerime, kapıyı ardına dek açıp gidiyorum. Fenerbahçe’me, Fenerbahçeliliğin asla ölmeyeceği Kadıköy’e gidiyorum.

14.00
Boğa’nın çevresine toplanmış binlerce Fenerbahçeli var. Havada derbi, havada bahar, kalplerde heyecan… Boynumdaki sarı lacivert atkıya sarılıyorum sıkıca, tüm gücümü ondan alıyorum adeta. Boğa’dan stada giden yolu, bana göre asırlar süren bir vakit yürüyorum. İçimden galibiyet duaları ediyorum, aklımı kalbime taşıyor: “Kadıköy’den çıkış yok” diyorum. Kadıköy’den çıkış olmuyor yine.

19.07
Adım adım stada giriş yapıyoruz. Elimde Fenerium Alt biletim var, yanımdaki babama bakıyorum. O benden daha çok inanıyor yine.
Maça ilk kez annemin kucağında gelmişim. Onu değil ama ilk derbi maçımı iyi hatırlıyorum. Stada girdiğimizde babam beni kucağına alıp, parmağıyla uzak bir yeri gösteriyor. Aziz Yıldırım duruyor parmağının gösterdiği yerde. Kulağıma yaklaşıp, “Aziz Baba” diyor. O günden sonra da, benim bir diğer yarım da o oluyor işte, Aziz Baba diyorum. Dakikalar sonra gol oluyor, annem ağlıyor.

20.00
Kanınızın içinize aktığı oldu mu hiç? Avuçlarınızdan başlayıp evvela, damarlarınızdan geri aktığı… Hücrelerinizde dolaşıp gözlerinizden yaş, kalplerinizden inanç ve dudaklarınızdan tezahürat olarak çıktığı ya da…
Sahi, kanınızın son damlasını Saracoğlu’nda bırakmak istediğiniz oldu mu hiç? Benim oldu. Hem de her defasında. Stada adım attığım her maç, sanki ilk kez giriyormuşçasına heyecanlanmam bundandır. Bir daha asla çıkmak istemeyişim sonra. Burada, kutsal topraklarda, dilimde Fenerbahçeliliğime şükürlerle ömrümü geçirmek istediğim.
Fenerbahçe’me geldim yine. Ellerimde çiçeklerin olduğu yok elbet. Bayraklar var ama dört bir yanımda, omuz omuza dakikalarca mücadele verdiğimiz, sevdamızın bir olduğu Fenerbahçe âşıkları var…

20.10
Derbinin onuncu dakikasında gol oluyor. Babam parmağıyla uzakları gösteriyor yine. Aziz Başkan’ın dev posterine bakıyoruz gol sevincini yaşarken. “Büyük Başkan’ın eseri bunlar” diyor babam; bense içimden varlığına şükürler ediyorum.
Fenerium Alt B bloktan, on altıncı dakikada gelen Alex’in golünü görüyorum. Golü görüyorum da, sesim yetmiyor artık bağırmaya. Gözyaşlarım tezahüratlarımla buluşuyor. İçimden taşan anılarım oluyor, hiç durmadan dualar ediyorum…

22.05
Goller atıp, goller kaçıran Galatasaray’dan sonra içim sızlıyor bir vakit. Bir şekilde olmuyor, galibiyet getirmiyor bu maç.
Ağır adımlarla gidiyorum Kadıköy’den. Babam kolumdan tutup durduruyor, dön ve bir kez ardına bak diyor. Arkama bakıyorum. Nasıl gelmiştik biz bu günlere? Hangi şampiyonlukları kutlayıp, alın terimizle hangi kupaları kaldırmıştık?
Biliyorum işte, benim Fenerbahçe’m her şeyden ve herkesten büyük!

00.44
Sonradan fark ediyorum en büyük galibiyetin omuz omuza yıllar tüketmek ve bu yüce birliği Kocaman sevdayla harmanlayıp, Aziz Fenerbahçe’nin bir parçası olmak olduğunu…

02.52
Bir rüyadan uyanır gibiyim yine. Dilimde aynı şeyler. “Şampiyonun dostu olmaz” diyorum ve biliyorum, bizim bizden başka dostumuz yok Fenerbahçe’m. Olması da gerekli değil zaten.

2 Mart 2012 Cuma

Güzel Adamlar

Sol kanattan koptun geldin ne güzel adamsın Stoch.


Hak edenindir dedim ya forma, çok yakışıyorsun o formaya be adam!


Golden sonra taraftara koşan adam candır.


Yerin yurdun hep "biz" olsun Stoch.


Birlik olmaktır Fenerbahçelilik.

Sarı ve Lacivertiyle, en güzel günlere inanmak, en güzel günlere omuz omuza yürümektir.


17 Ocak 2012 Salı

Üzgünüm Manisa

“Sahada Alex yoksa Fenerbahçe bir hiç” diyenler, dün akşamki maçı izlemişler mi acaba?

Tam anlamıyla Alman futbolu denir buna. Son dakikaya, hatta uzatmaya kadar maçı bırakmamak; bitiş düdüğüyle de istediğini almak…

İnanmak lazımmış meğer Caner’e. Futbolunun düzeleceğine ve hiç yılmadan saha içinde savaş vereceğine.
Öyle bir an geliyor ki, siz sadece sahada koşan adamları görüyorsunuz. Yapılan pas hatalarını sonra, kaçan golleri bir de ve ofsayda düşen forvetleri.

Bense bambaşka haller içinde görüyorum o adamları. Islanan formalarını, çoğunun alnındaki teri, Baroni’nin gözlerinde birikmiş inancı, Stoch’un kendinden emin oluşunu ve sahada olmayan o iki 10 numaranın bizi izlediğini görüyorum.

Dakikalarca koşuyorsun. Saniyede bilmem kaç pas yapıyorsun. 55 dakikaya sığan, onlarca şut çekiyorsun kaleye. Herkes bilip bilmeden konuşuyor. Rakip takım tribünleri, ayna karşısına bir kez bile geçmeden, senin aleyhinde tezahüratlar yapıyor. Sonra bir an geliyor, onlarca şutun arasından Caner’in şutu sıyrılıyor ve rakip takım susuyor.

Söz konusu Fenerbahçe ise, mücadele burada bitmez elbet.

 17 rakibe karşı direnmeye devam ediyorsun. 39 dakika geçiyor ardından. Söz dönüp dolaşıp Alex’ geliyor yine. Sonra biri çıkıyor ve 90+5’te, kaleyle birlikte 17 takıma daha gol atıyor; maç bitiyor.
Sararıp soluyor ardından tam 17 kelebek. Sevinçleri sığmıyor ömürlerine.

Alex büyük, Alex kaptan, Alex her şeyimiz; kabul ediyorum. Ama onun yokluğunda Fenerbahçe yıkılmıyor, artık siz de bunu kabul edin.

Bienvenu mü? Çok değil, onun da zamanı gelecek.
Vahşi batıda böyle tipler sağlam kalmaz yoksa.

Üzgünüm Manisa, yine başaramadın.

4 Aralık 2011 Pazar

“Kocaman” Hatan Olmasın


Sevgi eylem gerektirir, çoğu zaman. Öyle vurdulu kırdılı, gaz bombalı eylemlerden bahsetmiyorum elbette.

Üstünde forma, yüzünde gurur ve kalbinde inanç olacak evvela. Gerisi zaten gelir. Nasıl mı?

Bir gol sevincinin hemen ardından belki, bu kez küfürsüz. Sesin çıktığı ve soluğun yettiğince. Bağırmak yetmez, tezahüratı kalbinde hissetmek lazım. Dört duvarın ardına itilmiş, iyi ve kötü geçmişiyle Türk sporuna damgasını vurmuş o adamın da, senin sesine ihtiyacı olduğunu anımsayarak üstelik.

“Rekabet” sözcüğünün kirine bulanmış, sahanın yeşilini siyaha döndürmüş “günümüz futbol”unun çocuklarıydık biz. Saha içi dostluğu bilmediğimizden bu kadar hırçındık. Böyle öğretmişlerdi bize. Adını bilmediğimiz adamların karşısına yazmıştık açıklamalarını: “Futbol hainleri” diye. Vatan haininin günümüz şekliydi aslında bu. Futbol terörü de geliyordu hemen ardından, üstelik siz farkında bile değilken.

Bir Fenerbahçe-Ankaragücü maçının ardından konuşacak fazla bir şey yoktur düşündüğünde. Maç başı “şike iddianamesi” ve maç sonu “derbisi” taban alınırsa, evet, konuşacak öyle çok şey var ki! Sesimiz yetmiyor lakin konuşmaya. Hatalar yüzme seviyesini aşalı çok olmuş. Şike varken, futbolu konuşmak niye…

Sezon başından, hatta geçtiğimiz sezondan gelen bir uyumsuzluk bu. Aykut Kocaman – Stoch arasında. Çoğu zaman hak verdiğim, ardından satırlarca sövdüğüm Aykut Hocanın Stoch’u oynatmamak için geçerli bir sebebi olabilirdi elbet. Karşı çıkacak değilim. Tek maçın sonunda Stoch’u kahraman ilan edecek ise hiç değilim. Sadece görünenden daha büyük bir yük var bu adamların omuzlarında, fark edin istiyorum. Doğru karar vermenin zorluğu kol gezerken sahalarda, oyuncular üzerine oynamak öyle kolay olmuyor işte.

Stoch genç, Emre hırçın, Bilica kazma, Alex kral.

Kendi “içimizde” bile böyle ayrılıyorduk gruplara. Seveni sevmeyeni, bileni bilmeyeni. Böyleydik işte özetle. Sonra aynı formayı terletip, tek bir armayı yücelttiklerini anladık. Özgürlük savaşçısıydı onlar. Yıllar ve yollar geçse de, hakları ödenmeyecek, Fenerbahçe’nin özgürlük savaşçıları

En nihayetinde 4-2’lik bir skorla üç puanı kucaklayan taraf oldu Fenerbahçe. Hassasiyet ile kullanmak lazım tabii tarafı, es geçmeyelim!

Önümüzde bir Galatasaray derbisi var. Yasak bir derbi üstelik. Olmamış, görülmemiş bir deplasman yasağı taraftara. Çirkinlik ve utanç akarken paçalarınızdan, takımının ardından ölürcesine giden taraftara bir cezadır bu. Ama siz bilmezsiniz, ceza sahası dışından da takımına yol olur bu taraftar. Bilmezsiniz şimdilik. Öğreneceksiniz ama.

Ne diyordum?

Elbet hata yapacaksın Aykut hoca. “Kocaman” bir hatan olmasın ama. Göze batmasın, can acıtmasın yeter.


1 Kasım 2011 Salı

10'un Taraftarlığı




Kadıköy’de, Fenerbahçe’nin kendi evinde bir Karabük maçı en fazla ne kadar zor olabilirdi ki? Olamazdı elbet. Daha maçın başlamasına saatler kala, maça gitmeye hazırlanan Tuba Kiraz ile yaptığımız telefon konuşmasında dedik biz bunu: “Lokum gibi maç olacak” diye. Öyle olacaktı evet, eğer sahada elleri titreyen bir yeniyetme olmasaydı. Sahadaki verdiği kararların ardından duran bir maç yöneticisi olsaydı, değil on kişi, dokuz kişi bile kalsak “lokum gibi” maç olacaktı. Ama sahada bir korkak vardı. Verdiği kararların sebebini kendi bile bilmiyordu, bundan eminim. Bir önceki pozisyona çalamadığı düdüğü, iki pozisyon sonra kartla değerlendiren bir hakem vardı sahada. Aytekin Durmaz’dı o hakem ve yaptığı hiçbir hainlik hamlesi ile durduramadı Fenerbahçe’yi.

Dün geceki maçla birlikte anlaşıldı ki Fenerbahçe’nin 10 numarası sahadan “çıkarıldığında”, takım yine de 10 kişi kalmıyordu işte. Alex maçtan çıkmış, 5 Caner, Volkan, Emre, Mehmet Topuz girmişti. Bir de taraftar vardı ki, golün asistini, mücadelenin inancını, vuruşların keskinliğini, savunmanın direncini sağlayan etkenlerin tamamı ondaydı neredeyse.

Yenilmezlik serisi 27’ye çıktı. İster burada kalsın, ister Sivas deplasmanıyla 28’e çıksın. İnanın işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Söylesenize, takımın beyni daha 5. dakikada maçtan atılsa, kaç takım Fenerbahçe gibi dayanabilirdi? Üstelik attığı tek golle yetinmeyip ısrarla gol arardı? Ah, doğru! Aziz Başkan içeriden de iyi çalışıyordu değil mi?

Öyle ya da böyle, artık kabul etme vaktiniz geldi. 27 maçtır hiç yenilmemek bir tesadüf olamaz. Ekinler yeşillenip, tarlalar biçilince olmuyor. Siz Fenerbahçe’nin önüne engeller çıkardıkça o hepsinden bir bir kurtuluyor işte, farkında değil misiniz?

Sonuçta Fenerbahçe yine lider kapadı işte haftayı. Ve haksız yere maçtan atılan gerçek taraftarın Alex olduğunu anlamış olduk böylece. Verilen kararın haklı olduğundan değil, takım arkadaşlarının maçtan kopmaması adına sustu, sakinleştirmeye çalıştı hepsini. Bir adam’a, kaptana, lidere yakışanı yaptı. Fenerbahçe’nin 10 numarası böyle olur işte! Seninle aynı sahada bulunmaya bile layık olmayanların verdiği kararlar bizi etkilemez Kaptan.

12 numaranın taraftarlığından sonra, bir de içi içini yese de takım arkadaşlarını yalnız bırakmak zorunda kalan 10’un taraftarlığıyla kazanıldı bu maç…

13 Eylül 2011 Salı

Alex Doğmuş, Ne İyi Olmuş! -2




Alex’i en son “kişisel” olarak kaleme alışım, yine doğum gününe denk geliyor. Geçen seneki doğum gününde, her şey kötüye giderken bahsetmiştim ondan uzun uzun.
“Gidecek” diyordu birileri onun için, ben de geldiği günü hatırlayıp soluksuz iç çekişlerimi gözyaşlarımla birleştirip, lanet ediyordum gidişlere. Ama olaylar beklediğim kadar kötü olmadı. Başta, çok kızdığım ve sahada göremediğimi söyleyip düzelmesini istediğim futbolu kendi geldi. Hem de nasıl bir gelişti o öyle… Türk futboluna adını yazdıran, hatta düzeltiyorum adını yazmakla kalmayıp heykelini diktirtecek kadar sevilen ve sayılan bir adam, futbolcu, baba, kaptan olduğunu herkese yeniden kanıtladı. İçimizdeki Alex sevgisi büyüdü, kalbimizden ve tribünlerden taşıp sahaya dar geldi…
Öyle zor zamanlardan geçtik ki Fenerbahçe olarak. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi ve en başından beri varlığını bildiğimiz Alex, yokluğuna katlanma fikrini bile sildi hafızalarımızdan. Biliyorsunuz işte, tekrardan uzunca bahsetmeye gerek yok. Şikesiydi, teşviğiydi derken biz Fenerbahçeliler birbirine daha çok bağlanıp, gerçek anlamda “bizden” olmayanları ayıklarken, aslında bizi bizden çok sevenin Alex olduğunu anladık…
Şimdi ben ne diyeyim ki senin için Alex? Gitsen de kalsan da sen benim için hep “en iyisi” olacaksın. Taraftarız en nihayetinde, daha ne futbolcular göreceğiz, daha kimleri kimleri yücelteceğiz Saraçoğlu'nda.  Ama senin yerin hepimizde farklı, biliyorsun işte, olayı daha fazla dramatikleştirmeye gerek yok.
Boğazların düğümlenip, kelimelerin cümlelere eşlik edemediği yerdesin Kaptan. Öyle çoksun ki içimizde. Her şeyinle benimseyip, fazla sahiplendik sanırım seni. Bir gün gidersen ne olur? Yerin doldurulamaz, bu bir gerçek. Stoch yetişiyor, senden sonra kaptan olacak, senin futbolunu izletecek bize diyorum, ama kimse senin gibi olamaz. Kabul, gidersen çok ağlarım. Ardından bakar dururuz belki uzunca bir süre. Biliyorum, sen de dayanamazsan Fenersiz kalmaya, döner gelirsin belki de bambaşka sıfatlarla. Şimdi okuyanlar, Alex’in gitme niyetinde olduğunu falan düşünmesinler. Bizi “zor” zamanımızda bırakıp gitmeyen adam, iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir “adam” sıfatlıdan kat be kat iyidir.
Kaptan Alex, 10 numara Alex, Kralex… İsmine eklenen sıfatlar sadece bunlar. Biz onu, saçlı saçsız, gollü golsüz, keyifli keyifsiz her haliyle sevdik. Yedek kulübesinde otururken izlediği maçlarda aradı gözlerimiz onu… Oturduğu yerden kaçan pozisyonlara lanet eden, taraftar ve futbolcu Alex… O bizim en değerlimiz, en eskimiz… Futbolumuzun beyni Alex, futbolumuzun dehası, örneği, asili. 20 numarayla sevdik biz onu, 10 numarayla çıkardığımız göğe heykelini diktik… Kim ne derse desin, isteyen kabul etmesin, x futbolcu Alex’e bin basar desin ve hatta o x futbolcu bassın Alex’e bin. İnanın Fenerbahçeli taraftarlar olarak söylenenlerle zerre kadar ilgilenmiyoruz. Şimdi bu satırları, onları temsilen yazıyorum… Zamanı geldiğinde diğerleri gibi gideceğini bildiğim halde yazıyorum. Hiç bıkmadan ve usanmadan, Saraçoğlu’nda Alex nidaları atmaya devam edeceğiz!
Ne diyordum? Bugün doğum günün... Kaç oldun, 34 mü? Epey olmuş deyip üzmeyeceğim seni elbette. Biz seni futbolun dehası olarak sevdik, öyle kal gönüllerimizde. Fenerbahçe'yi bırakıp giden "diğerleri" gibi olma e mi, Kaptan? “Bunu söylemene bile gerek yok!” dediğini duyar gibiyim, ama olsun. Gidişini düşündükçe içim rahat etmiyor 10 numara…
Sözü çok da uzatmamalı aslında. İyi ki doğdun ve Fenerbahçeli oldun! Nice yaşlara futbol dehası, nice kupalara, sevinçlere!

6 Haziran 2011 Pazartesi

Belki de Yanlış Tercih



Geçtiğimiz sezon başımıza gelen talihsiz olay, tüm taraftarı yıkılmanın eşiğine getirdi. Futboldan anlamayan zihniyetlerin bile diline dolandı yaşadıklarımız, geçmişi özler olduk. Futbolu sadece yenilen takıma laf söyleme şeklinde bilenler vardı bir de, onlardan bahsetmek bile istemiyorum! Zorlu bir dönemden geçtik, daha da zoru bekliyordu bizi aslında.

Sezon başında en büyük transfer oldu Aykut Kocaman. Fenerbahçe’nin eski golcüsü, yeni golcüler yetiştirmek için geldi geçti takımının başına. Umut var mıydı? Hayır. Nasıl olabilirdi ki? Küsmüştük takımımıza, gözlerde yaş kalmamıştı sayesinde… Bir de yerli hoca rezilliği vardı ki ülkemiz futbolunda, anlatmakla bitecek gibi değil. Peki, bunca karmaşanın arasında nasıl olur da yerli hoca gelir dedik. Ve dediğimiz de yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Hepimiz kabul edelim, sezona berbat başladık! Avrupa’da içimize çektiğimiz havayı İstanbul’a verdik, turumuz o denli kısaydı yani. Uzun bir bocalama döneminin ardından toparlandık, Türkiye Kupasından elenişimize denk geliyor toparlanma dönemimiz. Sonra ne mi oldu? On binlerce insan hep bir ağızdan şükür ve minnet yağdırdı Aykut Kocaman’a. Maç esnasındaki kritik değişikliklerinden tutun da, bugüne dek kimsenin şans vermediği alt yapı oyunlarını oynatmasına kadar, mantığıyla ve duruşuyla Fenerbahçe’ye en çok yakışan adamlardan biri oldu. Ve en nihayetinde kupayı kaldırma sevincini de başta taraftarına, futbolcusuna ve kendisine yaşatmış oldu.

Buraya kadar her şey normal, iyi, güzel… Lakin işin “bundan sonrası” var ki, en zoru o aslında. Bir kere oluşturduğun takımı aynı sağlamlıkta tutmak zorundasın. Futbolcularını korumalı, yeni adamlarla desteklemelisin. Gidecekler listesi isabetli olmalı, zira gitmesi gerek çok futbolcu yok takımımızda. Sonra bir de, aynı istikrar ve azimle yönetmeye devam etmelisin takımını. Buradan bakınca çok zormuş gibi görünebilir. Ama bunlar,  Aykut hocanın yapamayacağı şeyler değildi. En azından ben öyle düşünüyordum. Ta ki Okan Alkan transferine kadar. Uzun zamandır takımda bulunan Okan, Fenerbahçe’nin en genç yeteneklerinden biri. Zaten sizler de kendisini tanıyorsunuzdur. İzlediğiniz kadarıyla da futbolunu hatırlıyorsunuzdur. Ama hala kim olduğunu çıkartamadıysanız, en güzel örneğiyle hatırlatayım size. Alex’e gol asisti yapan adam desem? Hatırladınız değil mi? İşte sen güzel, iyi, akıllı hocam Aykut, git böyle güzel yeteneklere sahip bir çocuğu ver Kayserispor’a. Hem de ne için? Orada biraz pişsin, maçlara ilk 11’de çıksın, daha çok oynasın diyeymiş. Bırakın, yapmayın yahu! Bu adam Alex’le antrenman yapınca mı daha iyi olur, yoksa Kayseri’de kalınca mı? Cevap oldukça açık bence. Sen Bekir’i bırak Gökhan Gönül’ün yedeği diye, hatta yanına Orhan Şam’ı da ekle, ama hepsinden daha iyi bir geleceğe sahip bu çocuğu yolla. Olacak şey mi! Bir de Gökay meselesi var ki, o konuya hiç girmeyeyim. Düşündükçe üzülüyorum zira.

Kocaman hayallerimizin umudu, Kocaman hayallerimizin gururu oldu. Şimdi ben yine oturmuş, senin kararlarını tartışıyorum kendi içimde. Sezon boyunca hangimizin haklı olduğunu göreceğiz. Gönül ister ki, Okan orada büyük işler yapsın. Ama sonu burada olacak o çocuğun, demedi deme! Fenerbahçe’de yetişen bir adamın başka yerlere gitmesinden hiç hoşlanmıyorum, gerçekten!

Belki de yanlış tercih yapıyorsundur Aykut hoca, ne dersin?

24 Nisan 2011 Pazar

Biri Kaybetmek Mi Dedi?


Ligin otuzuncu haftasında, kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım vardı. Ne ezeli rakip onlar, ne de aralarında herhangi bir anlaşmazlık var. Trabzonspor ve Fenerbahçe, ligin otuzuncu haftasında, koskoca Süper Lig’de kazanıp kaybetmeye oynayan iki takım. Evet, diğerleri ligden düştü, tutunma çabası bile gösteremeden tekerlenip gittiler. Galatasaray bir galibiyet ve bir beraberlik ile neredeyse şampiyon olacaktı. Beşiktaş’ın ne yaptığını ya da amacının ne olduğunu anlamıyorum. Bursaspor ise, ah affedersiniz beşinci büyük, beşinci şampiyon diyecektim, bu sezon üçüncü olabilmek için çırpınıyor. Bu yoğun tempolu maratonda, Trabzonspor hayati önem taşıyan bir puanı Eskişehir’in canım toprağında bıraktı. İyi futbol her zaman sonuç getirmiyor, Eskişehir maçında da buna şahit oldu Es-Es taraftarları. Niye böyle söylediğimi, maçı izleyenler daha iyi anlayacaktır. Zira öyle güzel ve öyle inançlı oynadı ki, Eskişehirspor futbolcuları, mutlak galibiyet avuçlarından kaçtı diyebilirim.


Gelelim haftanın ve belki de ligin en önemli maçına. Bakıldığında, Fenerbahçe için sıradan bir deplasman maçı olarak gözükebilir. Ancak Bucaspor maçı, Bursa’yla oynanan maçta kaybedilen iki puanın “artık” bir etkisinin kalmadığını gösterecekti. Kısaca maçtan bahsetmek istiyorum ben.

İnsan canı yandığında daha çok savaşır ya da acısına katlanamayıp pes eder. Bu akşam sahadaki Fenerbahçe, daha fazla savaşmayı seçen taraftı. Eğer bu maçı alamasaydı ve hatta mağlup olsaydı, şampiyonluğu gerçekten istemediğini düşünecektim. Öyle ki bu maçta kaybedilecek puan, tüm lig boyunca koşup ağları bulan gollerimizi hiç değerinin olmadığını düşündürecekti bizlere. Ama öyle olmadı…

Maça iyi başlayan ev sahibi takım oldu. İyi başlangıcının sonucu olarak da maçın henüz on beşinci dakikasında golü buldu. Bu golden yalnızca iki dakika sonra Emre hayatının en güzel golünü atarak skora eşitlik getirdi. Bu golden bilmem kaç dakika sonra, hayatımda ilk kez duyduğum ismi taşıyan Abdülkadir, hiç olmadık bir gol atarak devreye takımının 2-1 önde girmesini sağladı.

İkinci yarının başlangıcında, ilk ikisi kadar basit bir golü yine Abdülkadir ağlara gönderdi. Bu golden sonra Aykut Kocaman kritik bir değişiklik yaparak Caner’i maçtan aldı. Maça giren Stoch, sahanın canlanmasını sağladı. Ve ardından, hiç sevmediğim halde sürekli olarak “hayat kurtaran” konumunda devreye giren penaltı atışı. Alex’in kendine has vuruşuyla, fark bire iniyor. Henüz sahneden inmeye niyeti olmayan Alex, kafa golüyle skora yeniden denge getiriyor. Ancak maç hala bitmemişken Aykut Kocaman belki de yapabileceği en tehlikeli değişikliği yaparak orta sahadan adam alıp, forveti güçlendiriyor. Maça giren kim mi? Bu sezon ilk kez oynayacak olan Guiza. İlk kez sahaya çıktığı sezonda, 7 dakika o sahada kalan Guiza, maça girer girmez belki de Fenerbahçe’yi şampiyon yapacak golü atıyor. Golden sonra kendini kaybedip taraftara koşan Guiza’nın gol sevinci yalnızca onu değil, ekran karşısında çıldıran biz taraftarları da gözyaşına boğdu…

3-1’den 3-4’e gelip, son dakikaların adamı Andre Santos’un müthiş golüyle de maç 3-5 bitiyor ve Fenerbahçe tarihinin belki de en zor maçından galibiyetle ayrılıyor.

Okunu atmaya hasret Guiza, dünyanın en iyi kanat oyuncuları arasındaki Gökhan Gönül, görev yerinde devleşen panter kaleci Volkan Demirel, gemisini kurtaran kaptan Alex, bizi bu yerlere getirip zaferlerle yüzümüzü güldüren Aykut Kocaman ve diğerleriyle birlikte, zorlu ligin zorlu haftasını da galibiyetle geride bıraktık.

Biri kaybetmek mi dedi? O bizim lügatimizde yok beyler!

Önümüzde Trabzonspor’un Antep maçı var. Bu maçta büyük ihtimalle üçüncü kalecisini sahaya sürecek. Yaralarına bir yenisini mi ekleyecek yoksa şampiyonluğun hiç de kolay olmadığını mı gösterecek bilmiyorum. Fenerbahçe maçı alır ya da alamaz. Bu hafta maç kaybetmedik ya, şimdilik fazla bir şey düşünmek istemiyorum.

Bir gün maç izlerken öleceğim. Heyecandan, sevinçten ya da üzüntüden… Bana tüm bunları yaşatan Fenerbahçe’ye nasıl teşekkür etsem azdır, iyi ki varsınız!



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...