22 Eylül 2010 Çarşamba

Hatunlar Şanslı Beyler!

Şanslılar tabii ya! Takmışlar kollarına bizim Fenerbahçemizin "yakışıklılarını" gönül rahatlığıyla poz veriyorlar. Ah seveceksen, öleceksen, böylelerine öl arkadaşım. Futbolcu olsun, futbolcu!

Bakınız, Volkancığımızın düğününden. Fenerbahçe resmi sitesi'nden ç/alıntı fotoğraflar : )




Mutluluklarr! : ))

“Demir-el!”

2010/11 sezonunun ilk derbisini Pazar akşamı oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş maçı ile geride bıraktık. Yani öyle böyle değil, sahiden de geride bıraktık. Berabere biten derbi maçları kısmen de olsa “dostluk” havası yaratır. Gerçi Beşiktaş takımının dillere destan taraftar grubunun dostluktan bihaber olduğunu bir kez daha görmüş olduk ama ben onu es geçiyorum. Maçın değerlendirmesini yapmayacağım, sadece sizlerle biraz Volkan hakkında konuşmak istiyorum. Dün sahada gördüğümüz belki Fenerbahçeli Volkan idi ama onun hiç olmayan bir yanını öğrendim ben akşam, bir taraftar değil, milli futbol takımımızın sevdalısı olarak…


Volkan’a bu soy isminin ne kadar yakıştığını dün bir kez daha anladım. Biliyorsunuz bir süredir sakat olduğu için sahalardan uzak kalmıştı. Derbi maçına çıktı çıkmasına ama bir yandan sakatlanma ihtimaline karşı Serkan Kırıntılı hazırlanıyordu. Direnci ve oynama azminin yanında yüzünden eksik olmayan o acı ifadesi onu daha yakından tanımamızı sağladı. Volkan bize derbi gecesi, forma aşkının ne derece büyük olduğunu gösterdi!

Tabii Volkan’a Fenerbahçe’de durmadan yakındığım ve kötü bulduğum defansın katkısı büyük oldu. Adeta dün sahada devleşti hepsi, 11 dev adamdılar benim gözümde!

Maçta yanlış bulduğum tek şey Volkan’ın penaltıyı getiren hareketiydi, buna hiç lüzum yoktu oysa. Bir de Cüneyt Çakır sarı kart konusunda fazla cimriydi. Bence kartı hak eden daha fazla pozisyon ve futbolcu vardı…

Dedim ya işte, bir derbiyi daha geride bıraktık. Bu maç bana çok manevi açıdan çok şey kazandırdı. Futbolun sadece futbol olmadığını bir kez daha anladım. Sanırım herkes gereğinden fazla stres yapmıştı. Olaylar da çıktı elbet yadırgadığımız, güçlü güçsüz ayrımı yapıldı, sakatlar çoğaldı bir de. Sözü dönüp dolaştırıp önce Aykut hocaya, sonra yine Volkan’a getirip yazımı bitireyim diyorum.

Eğer dün akşamki maç Fenerbahçe’nin 3 puan kaybıyla bitseydi, işler Aykut Kocaman açısından zora girecekti. Gitsin mi kalsın mı konuşması yapılacaktı hatta kulislerde, gizli bir takım hesaplar olacaktı. Ama olmadı. Gole bile sevinemeden, her dakikasını pürdikkatle izlediği maçtan ezilmeden çıktı Aykut hoca. Belki skor kulağa hoş gelmeyebilir ama maçı izleyenler, Fenerbahçe’deki futbolcuların ne derece kaliteli oynadığını zaten anlamışlardır. Tabi eğer geçen sezonlara bakacak olursak, bu maç bir kayıp Fenerbahçe açısından, Beşiktaş’ın seviniyor olması gayet normal. Şimdilik böyle oldu, bir klişeyi kullanarak, önümüzdeki maçlara bakacağız diyorum.

Sözü Volkan’a getireceğim dedim, unutmadım. Salı akşamı düğünü var bizimkinin. Gelin alıyoruz anlayacağınız, baya da güzel hani kızımız. Ne alaka? Diyeceksiniz ama akşamki forma aşkından sonra taraftarından bir kutlamayı hak ettiğini düşünüyorum. Mutluluklar Demir-El!

18 Eylül 2010 Cumartesi

Hatalar Diz Boyu!

“Beşiktaş çok iyi mücadele etti, golü çağırdı ve atak yaptı. Dakika 90, Ernst’in kafa vuruşundan top ağalarda. Beşiktaş zorlu bir mücadelenin ardından maçı 1-0 kazandı ve bizlere söylenecek söz bırakmadı. Herkese benden çay!” mı dememi bekliyorsunuz? Hayır, söylenecek öyle çok söz var ki bu maç için...


Maçı konuşmaya başlamadan önce, sahayı ele alayım diyorum ben. Görünce şoke oldum! Asla küçümsemek için söylemiyorum ama Anadolu takımlarının sahası bile daha güzel bence. Cânım İnönü’nün niye bu durumda olduğunu biliyoruz elbette, ama “yetkililerin” bir an evvel ilgilenmeleri gerek. Sahanın bu halinin futbolu kötü etkilediğine dair iddiaya bile girerim!

Neyse, sahayı bir kenara itersek maçı baştan sona şöyle bir değerlendirelim derim ben.

Kötü saha şartlarına rağmen Beşiktaş’ın maça iyi başladığını söylememek olmaz! Maçın henüz ilk çeyreğinde Beşiktaş önce serbest vuruş, ardından korner kullandı. Neden bunu yazdığıma gelince, sanırım dün akşamki maçta Guti fazla heyecan yaptı. Atışları öyle kötüydü ki, taraftarın ona kızacağı anı bile gözümde canlandırdım.

Johan Cruyff’ın çok sevdiğim bir sözü vardır, “Futbol hatalar oyunudur, en az hata yapan kazanır” diye. İşte dün akşam sahada gördüğümüz tam anlamıyla buydu! İki takımdan biri bile mi isabetli pas yapmaz kardeşim! Bu maç beni sahiden de çıldırttı desem yeridir. Gole giderken yapılan pas hataları, hakemin nedense önemli hiçbir pozisyonda düdük çalmayışı, CSKA’nın sahil havasında oynadığı futboluyla ben çıldırdım işte. İki takımın da taraftarı olmadığım için, gol görmek ve keyifli bir maç izlemek istedim.

Beşiktaş’ın CSKA yarı alanındaki nefis paslaşmalarını görünce, onların pres yapmak için hala neyi beklediklerini inanın çok merak ettim! Hayır, zaten gol pozisyonlarında bile topa vuramıyor ve pasif oynuyorsun. Adamlar gelmiş senin kalenin yakınlarına ve sen hala pres yapmıyorsun! Eğer CSKA kalesini koruyan o “panter” kaleci olmasıydı, dün gece Beşiktaş çift hanelere bile çıkabilirdi. Futbolu berbattı ama en azından oynuyordu! Üstelik koşmayan futbolu nefretliktir arkadaş, nefretlik! Koşan adamlar belli işte, Ekrem’i bizzat ayakta alkışladım! Quaresma’nın oyuna dâhil olmasıyla zaten hareketli olan maç iyice kendini kaybetti. İzleyenler fark etmiştir, maçın özellikle de ikinci devresi tek kaleydi arkadaş. Eğer 90. Dakikada o gol gelmeseydi, yazımın başlığı “Gol Geçirmez Mbolhi” olacaktı. Bizimkilerin topu çok iyi kullandığını söyleyemem ama kaleci adeta devleşti dün sahada, hayran kaldım!

Yaklaşık 70. Dakikadan sonra el düşen maçta gözüm sadece İbrahim Toraman’daydı. Biliyordum yine bir arıza çıkaracağını zira. Beşiktaş taraftarı olmadığım halde söylüyorum, şu Toraman’ın agresifliğinden bıktım! Hakem de topsuz alanda yapılan faulleri görmemeye yemin etmişti zaten! Adamın yaptıkları cezasız kalınca iyice yırtıcı oluyor, kontrolden çıkıyor.

Az biraz göz zevki yaşatan futbolun ardından, Beşiktaş UEFA’da kaldığı gruplardaki ilk galibiyetini aldı. Guti’nin kullandığı serbest vuruş Ernst’in kafasıyla birleşince top kendini ağlarda buldu haliyle. Böylelikle bir maçı daha geride bıraktık işte. Hiç şüphesiz ki taraflı tarafsız herkesin gözü şimdiden, Pazar günü oynanacak olan Fenerbahçe-Beşiktaş debisine kilitlendi. Bekleyip göreceğiz sonucunu…

16 Eylül 2010 Perşembe

"Fenerbahçe'yi Nasıl Yaşıyorsun?"

Kışın nefes kesici zamanları dışında, odamın penceresi açık yatarım ben. Esen rüzgar iyi gelir başta, gece dördü geçti mi üşütür inceden-bilirsiniz. O vakitlerde Fenerbahçeli battaniyeme daha sıkı sarılırım. Sabahları güneş "çat" diye yüzüme vurduğunda Fenerbahçeli nevresimle kaplı yastığımla başımın yerini değiştiririm. Sarı lacivert saatim hiç şaşmaz, 7de çalar yine; ertelemek büyük keyiftir! Varolan sorumluluklar insanı uyurken asla rahat bırakmaz. Güne lanet ederek yataktan kalkıp, Fenerbahçeli terliklerimi giyerim. Üzerinde 6 Kasım hatırası olarak Serhat-Tuncay ikilisinin fotoğrafının bulunduğu kupa bardağımda nescafemi içerim. Ilık bir duş sabahın köründe ancak beni kendime getirir. Bornozum elbette Fenerbahçeli! Ardından üzerimi değiştirip, Fenerbahçeli diş fırçam ile haşır-neşir olurum. Durum okulda da değişmez. Kolumda Fenerbahçeli bilekliklerim, Fenerbahçeli kalemim, silgim ve defterim var, her an yanımda olan. Eve döndüğümde de bu döndü devam eder. Bilgisayar masamın yanındaki duvarın bir tarafında Atatürk ve Fenerbahçe, diğer tarafında bizim fotoğraflarımız vardır. Çalışma masamda da her şey sarı-lacivert. Kalemliğim, içindeki kalemler, sandalyem vs.
Hele mevsim yaz oldu mu, tadından yenmez bir hal alır bu durum! Yazlıktaki odam bir futbol cenneti! Duvarda asılı Barcelona ve imzalı Fenerbahçe formaları, posterleri, futbol topları falan... Güneşi pek sevmem, zaten alerjim var. Fakat yazın denize sarılmadan olmaz, elbette Fenerbahçeli plaj havlum ve çantam yanımda! Öyle alışkınım ki bu renklere, olmazlarsa olamam sanki. Birlikte öleceğimizi tek hissetiğim Fenerbahçe benim. Her yer sarı-lacivert, her şey Fenerbahçe...

Bir arkadaşımın, "Fenerbahçe'yi nasıl yaşıyorsun?" sorusuna cevap olarak yazdım bunu.

Fenerbahçe dünyanın en güzel ve hiç bitmeyecek olan hastalığıdır der ve susarım şimdilik. Aslında anlatılacak öyle çok yanı var ki.. Bunlar yalnızca sevginin somut olan tarafı. Bir de soyutu vardır ki, ah anlatmaya kelimeler yetmez! Eğer olur da bir gün yetiştirirsem, paylaşırım can'larım. :))

Şampiyonlar Ligi Bambaşkadır!

Evet ben oturdum sakinleştim ve Şampiyonlar Ligi'ndeki Bursa değerlendirmesi yaptım. buyrunuz okuyunuz efenim.
Geçen sezonun son maçında Bursaspor’a karşı tarifi imkânsız bir kızgınlık duymaya başlamıştım. Henüz bu durumu aşmış değilim tabii. Ayrıntıya girip geçen sezonu hatırlamak ve hatırlatmak gibi bir niyetim yok elbette. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, Bursa kupayı şahlanaraktan kaldırırken ben bu konuda olur olmaz yorum yapan herkese bunu diyordum: şampiyonlar ligi bambaşkadır! En nihayetinde de öyle oldu tabii, daha başlangıçta rengini belli etti bizimkiler. Tırnak içinde söylüyorum, taraflı tarafsız kimse kızmasın bana, sert eleştireceğim Bursa’yı. Zira Beşiktaş’ın saçma bir şekilde yenilmesiyle kupa kaldırmak, lige iyi başlamak ya da her neyse ile şampiyonlar liginin gemisi yürümez, benden söylemesi! Bakın Fenerbahçe’ye, sizin dilinizden düşmeyip “çerez” dediğiniz Young Boys’a elenerek kendi ayağını kaydırdı. Gerisi kendiliğinden geldi zaten…


Maça dönecek olursam, dün akşam sahada oynayan bir Bursasporlu gören var mıydı? Ah, çok pardon! Volkan dışında tabii ve bir de, kalecileri. Hakkını yemeyelim, adam hayatınız boyunca bir daha asla göremeyeceğiniz kadar basit goller yedi. Devler liginde boy gösteriyor ne de olsa, yeridir!

Valencia’nın da çok iyi oynadığını söyleyemeyeceğim, oldukça vasat futbolla bu maçı aldıkları için şaşkınım sadece. Ama hata bizimkilerde, dakika 80 sen 3-0 gibi bir skorla geridesin ve kendi sahanda pas yapıyorsun. Niye? Daha ne kadar gelir sanıyorsun o futbolcular senin sahana? Hayır, anlamıyorum şunu, zaten geridesin ve beraberlik bile mutlu edecek seni. Öyleyse atak yapsana arkadaşım, en fazla kaç gol yiyebilirsin daha? Dün daha hiç de organize olmamış bir Bursaspor vardı, içten içe üzüldüm aslında… Maçta tek beğendiğim, Bursaspor’a gönül veren taraftarın hoş görüntüsüydü, içimizi açtı, ne güzel oldu…

Bursaspor’a: İşte Şampiyonlar ligi bambaşka bir şeydir, daha yolun en başında bunu görmüş oldunuz. Öyle Ertuğrul hocanın dediği gibi, iki takımın da 11 kişi olmasına bakmaz bu işler. İspanya’nın düzeyi senden düşük bir takımına karşı oynuyorsun ama baskı kurmuyorsun. E o zaman niye çıktın maça? Pardon, hiç mi izlemediniz İspanya futbolunu? Öyleyse söyleyeyim ben size, İspanyollar orta saha adamıdır. Eğer orta sahanızda bir açıklık ve dengesizlik yakalarsalar, vay halinize! Bir de öyle güzel paslaşırlar ki, bu tüm La Liga takımları için geçerlidir. En etkili silahları prestir. Maçı aldıklarını düşündükleri an, bir kopuş sezersiniz; işte o sizin atak yapmanıza imkân tanıyan tek andır! Baskı sizin elinizdedir ve maçı lehinize çevirebilirsiniz. Tabii tüm bunları sizin biliyor olmanız gerekiyordu… Neyse, henüz kaybedilmiş bir şey yok, daha önünüzde oynayacağınız 5 maç var. İzleyip göreceğiz neler olacağını…

Şampiyonlar Ligi’nde Messi Fırtınası!

Evet, fırtına bu adamı tanımlamak için başka bir söz bulamıyorum! Adeta topla oynayıp, rakibi sahaya gömmekten zevk alıyor bu adam! Biz de onun futbolundan tabii. Söz konusu Devler Ligi olurda, Barca’dan bahsetmeden geçebilir miydim •? Dün akşam Barcelona ikisi Messi’den gelen 5 golle Panathinaikos’u 5-1 yenip, şampiyonaya müthiş bir hızla başladı. Barcelona’yı her izlediğimde, futbolun sadece “futbol” olmadığını anlıyorum, bu da büyük bir keyif veriyor doğrusu! : ))

Bir Ümit, Bin Hüzündür.

Sanırım Aziz Yıldırım benim kendi içimde delirerek yazdığım "çözüm yollarımı" dikkate aldı. Ne alaka? diyeceksiniz. Bugün bir haber okudum, doğruluğundan emin değilim elbette ama söylemeden geçemeyeceğim. Demiştim ya hani, Alex'in önümüzdeki sezon sözleşmesi bitiyor diye, hatta yazmıştım 2. Çözüm Yollarımda, ya gitsin-ya idari bir görevi olsun. Heh, işte Aziz Bey de bunu duymuş gibi Alex'e bir teklif yapmış. Yazıma koyduğum başlık da bu yüzden işte.. Demiş ki bizim Aziz Beyciğimiz, gel Alex sana bu sezon sonu, yakışır bir şekilde "jübile" yapalım. Ama gitme bizim kulüpten, bir görevin olsun. Sezon sonu da başla hemen, ne dersin? vs.vs.
Eğer bu haber doğruysa ben gerçekten sevinirim. 6 sezon oldu değil mi, yanlış hatırlamıyorum? İyisiyle kötüsüyle dolu dolu zamanlar yaşadık biz onunla. Saçlı, saçsız, gollü-golsüz her halini sevdik biz onun.. Şimdi Aziz Yıldırım'ın yaptığı iş gerçekten, helal olsun! :))

15 Eylül 2010 Çarşamba

Demedim Mi Ben Sana Bursa?

Demedim mi, demedim mi Aha da burada demiştim! Öyle çok kızıp etrafa küfürler savururken demiştim hem de! Timsah ezmesi olacaksınız diye demiştimmmm! Saçma salak bir şekilde Beşiktaş size "yenildi" üstüne bir de kupa kaldırdınız diye havalandınız ama ben size söylemiştim daha bunun Şampiyonlar Ligi var diye! E ne oldu, geldiniz mi sözüme? Bakiyim, vallahi gelmişşsinizz! Kimse kusura bakmasın, yenildiler diye üzülecek değilim! Şimdi mutluyum, biraz sakinleşeyim Bursaspor-Valencia maçı için yeniden yazacağım. hihi :)))

14 Eylül 2010 Salı

Alex Doğmuş, Ne İyi Olmuş!

Sevgili Alexciğim,


Merhaba,

Nasılsın? Uzun zamandır seni "kişisel" olarak kaleme almadığımı fark ettim. Sanıyorum ki bana çok kızmamışsındır. Ama dayanamadım, kuru bir kutlama yapmayayıp bir de sana mektup yazayım dedim. İyi ettim, biliyorum. Bak ne güzel, samimiyetimizden hiçbir şey kaybetmemişiz.

Doğum günü kutlamamı sonra yapacağım. Önce sana biraz kızıp, sonra gönlünü alacağım-bekle ve gör.

Çok kızgınım sana Alex! Farkında mısın, son iki yılda çok değiştin! Hayır, karakterinde bir değişiklik oldu mu bilmem ama oyunun büyük ölçüde değişti. Orta sahası ne kadar da boş Fenerbahçe'nin! Neredesin oğlum, maçlarda ne yapıyorsun? Yemeden içmeden kesilmiş gibi bir halin var.. Çocuğun olmuştu değil mi, yoksa yanlış mı biliyorum? Aman her neyse.

Benden sana tavsiye, bir an evvel toparla kendini. Geç aynanın karşısına, Fenerbahçe'nin sana verdiği 10 numaralı çubukluyu hakkıyla taşıyıp taşımadığını sorgula! Bak oğlum bu takım diğerlerine benzemez! Bir futbolcuyu sevdi mi, onun da takıma gönül vermesini bekler. Geldiğin günden beri iyi iş çıkardın kabul, ama artık değişimin bizi kötü etkiliyor; üzülüyoruz. Taraftarı üzmeyi sevmezsin sen, bilirim.

Orada burada haberlerini okuyorum hep. Diyormuşsun ki, seneye Brezilya'ya dönüyorum. Seni mutlu edecek buysa, inan dönebilirsin Alex. Zaten önümüzdeki sezon sözleşmende bitiyor bizim takımla. Kabul, gidersen arkandan ağlarım ben.. Taraftarım en nihayetinde, daha ne futbolcular göreceğiz, daha kimleri kimleri yücelteceğiz Saraçoğlu'nda.. Ama senin yerin hepimizde farklıydı, biliyorsun işte, olayı daha fazla dramatikleştirmeye gerek yok..

Ne diyordum? Bugün doğum günün... Kaç oldun, 33 mü? Epey olmuş deyip üzmeyeceğim seni elbette. Biz seni futbolun dehası olarak sevdik, öyle kal gönüllerimizde. Fenerbahçe'yi bırakıp giden "diğerleri" gibi olma e mi, Kaptan :)

Yeni yaşın kutlu olsun, sana sağlık, mutluluk, başarı getirsin. Sen nerede mutlu olacaksan, oraya git diyorum son sözlerimi yazarken. Sadece tek bir tırnak açıyorum yazıma, gittiğin yerde de Fenerbahçe'den geldiğini unutma, olur mu?

"Dur! Daha bir yere gitmiyorum :) " dediğini duyar gibiyim, ön hazırlık yapıyorum Alexsandrocuğum, seni göndermeye çalıştığım falan yok.

He unutmadan. Aykut hoca ile aranı iyi tut, benden sana tavsiye. :)

İyi ki doğdun ve Fenerbahçeli oldun! Nice yaşlara futbol dehası, nice kupalara, sevinçlere!

Beni soracak olursan, burada her şey aynı. Yine sizinle üzülüp sizinle seviniyoruz. Neyse, çok uzatmamak lazım. Haydi, kendine iyi bak. Önümüzde Beşiktaş derbisi var, n'olur bizi daha fazla üzmeden alın bu maçı! Takım arkadaşlarına sevgiler, selamlarımı ilet.. Stoch'a özel selam tabii. hihi :)

Dipnot: Geçen gün bloglar arası gezinti yaparken bir arkadaş sayfasına senin fotoğrafını eklemiş, ismini yazmış: Alex De Souza. Altına eklemiş, Dahi anlamındaki "de" ayrı yazılır. Sen bu'sun oğlum, biz seni böyle seviyorum. Kocaman öptüm, bebişlere sevgiler. :))

Çık Çık!

Basketbol dolu iki haftayı geride bıraktık. 12 Dev Adamımız ilk mağlubiyetini final maçında alarak bir ilke imza attı, Gümüş madalya altı. "Bu benim son dünya şampiyonam" diyen takım kaptanı Hidayet de şampiyonanın en iyi 5 basketçisi arasına girerek ödül aldı. Müthiş duygu dolu anlar yaşattılar bize, tebrik ederim, öperim hepsini!  :))
Ancak benim değinmek istediğim konu bu değildi. Kendimi örnek vererek söze başlayayım: Özel birkaç turnuva ve Fenerbahçe Ülker'in "mühim" maçları dışında basketbol izlemişliğim yok. Zaten itiraf edeyim, çok da sevdiğim bir spor değildir kendisi. Futbolun agresif olduğunu söylerler ama ben, basketbolu futboldan kat be kat agresif bulurum. Neyse, bu benim görüşüm elbette. Bu kadar az basketbol izlemiş olmamla birlikte dlim döndüğünce ve kalemim yettiğince şampiyonayla ilgili bir-iki çiziktirip sizlerle paylaştım, oh çok da iyi yaptım!
O değil de, farkında mısınız bilmem ama, son bir haftadır "herkes" basketbolsever kesildi başımıza. Tamam iyi güzel, buraya kadar bir sorun yok. Ama arkadaşım, hayatında ilk kez bu şampiyonada Türkiye'nin maçlarını izlemiş insanların, sırf bu aralr basketbol popüler NBA vs. gruplara katılmaları doğru mu? Ya da doğruluğunu geçtim, hoş mu? Ben resmen tiksindim bu olaydan! ayıptır, günahtır. He bir karar vermişsindir, bundan böyle takip edeceksindir basketbolu, ona sözüm yok işte-yürü derim arkandayım. Eğer görüşün bu yönde değilse de, yıllardır basketbola gönül vermiş insanlara yapılan bir ayıptır bu! Yol yakınken dönün çocuklar, ilgi alanlarınıza doğru.. Arabalarınızı sağa çektirtmek durumunda bırakmayın beni, ona göre!

13 Eylül 2010 Pazartesi

Çözüm Yolları II

Kayıpların bol olduğu bir dönem bu Fenerbahçe takımı için. Elbette bu durumda Aykut hocaya yükleneceğimi düşünüyorsunuzdur. Fakat bu kez gerçekten susma taraftarıyım ben, zamanı geldiğinde sözlerimi esirgemeden konuşabilmek için.


10 Numara Alex-Kaptan Alex- Vazgeçilmez Alex:

Alex Fenerbahçe için bir sorun mu, sorumsuzluk mu, önce bunun cevabını bulmalı… Geldiği günden beri canla başla futbol oynadı, oynuyor, es geçmeyelim. Çoğu kez eleştiri yağmurunda şemsiyesiz kaldı, bazen de çubuklunun hakkını vermesiyle övgülere boğuldu. Uzun yıllardır takıma emeği geçen Alex’in seneye sözleşmesi bitiyor… İşte diyorum ki ben, belki de artık onunla yolları ayırmanın zamanı geldi. Ya da idari açıdan bir destek olarak kullanılabilir. Fenerbahçe için büyük bir çöküş olmayacağını düşünmemle birlikte, içten içe üzüleceğimi de not olarak ekleyeyim…


Rakiplere Göre Oynamak:

Bu durum neredeyse tüm takımlar için sorun oluşturuyor. Bana göre oldukça yanlış bir taktik bu. Hele de Türk futbolu için! Zira artık Anadolu takımlarının hiç de hafife alınmayacağını biliyoruz. Bu taktikten bir an evvel vazgeçilmezse, durum olduğundan kötüye gidecek, benden söylemesi! En güzel örnek Fenerbahçe… Kayseri’yi önemsemeyerek gitti belki de deplasmana, bu konuda bir bilgim yok. Ama sonuç gayet açık. Her takım bizim için bir rakiptir ve her rakip şampiyonluk yolundan önemlidir!


Az Biraz Sabır! :

Geleni geldiği gibi gönderememek adedimizdir bizim. Ne umutlarla transferini yapar, bir-iki tökezlemesinde hemen yollama girişimlerinde bulunuruz! Üstelik ardından söylemediğini bırakmayız. Bence biraz sabretmeli, gelenin de ortama alışmasını beklemeliyiz. He gördün ki olmuyor, fazla vakit kaybetmeden harekete geçmeli. Unutmadan, söz konusu futbol dahi olsa, herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır!


“Önümüzdeki Maçlara Bakacağız” :

İşte futbolun klişesi, kırılma noktasıdır bu söz! Her yenilgiden sonra tekrarlanır, dilden dile dolaşır. Futbolcular onu, taraftarlar, “yense de yenilse de…” sözünü tekrarlar. Tamam, buraya kadar bir sorun yok. Gayet umut dolu, takıma güven veren sözlerdir bunlar. Fakat önümüzdeki maçlara pembe gözlüklerle değil de, çıplak gözle bakmayı tavsiye ederim ben! Hata yaptıkça bu söz değerini yitiriyor!


Deplasman Kaderimiz Olmamalı! : Lig başlayalı 4 hafta oldu, ikisi kendi evimizde “sessiz sedasız” oynadığımız, ikisi de deplasmanda olan 4 maçı geride bıraktık. Peki, bana deplasmandaki maçlarda aldığımız kötü sonuçları açıklayabilecek biri var mı? Sezon boyunca Saraçoğlu’nda oynayacağımız kadar, deplasmanda da maç oynayacağız. Yarısından aldığımız 3 puanlar bizi zirvede tutmaya yetecek mi? Bence bunun garantisi yok! Hata yapmayı alışkanlık haline getirdik, bunun böyle gitmeyeceğinin bir an önce farkına varılması gerekiyor. Eğer hal böyle olursa, futbolcuları bilmem ama taraftarın canının çok yanacağına eminim…
Yine En Başa: Önceki yazımda da belirtmiştim bunu, bir an evvel o eski Fenerbahçe olmamız gerekiyor. Takım ruhunu geri kazanmalı ve yolun başındayken en azından zirveye ortak olmalıyız. Zira bu sezonun başlangıcıyla Fenerbahçe futbol takımından sevinçli hiçbir haber alamadık. Diyorum yine, sessiz sedasız oynadığımız maçları saymamı beklemeyin benden!

Derbi Maçı: Önümüzde Beşiktaş ile oynayacağımız derbi maçı var… Aman diyorum, öncelikle futbolun güzelliklerini kaybetmeyelim. Sadece hücuma yönelik oynayıp, gol bulmaya çalışmayalım. Mesela geçen hafta oynadığımız Kayseri maçında hiç korner kullanmadık, farkında mısınız? Diyorum ki ben, sahayı iyi kullanın, oyunu iyi kurun; bizi daha fazla yıkmayın çocuklar…

Şimdi yazacağım satırları hiçbir başlık altına sığdırmak istemedim. Geçen gün internette dolanırken, bir yazıya rastladım. Başlığı şu idi: “Niang da Guiza gibi olacak!” Niye öyle olsun arkadaşım? Nasıl bu tanıyı koyabiliyorsunuz ya? Öyle kızdım ki! Böyle düşünenler yok değil, elbette bir şekilde moralimizi bozmaya çalışanlar var. Ama bu düşünce çok yanlış! Birini diğerine benzetmek de neymiş! Yapmayın ne olur, insanlara zaman tanımayı öğrenmemiz gerekiyor. Bizim bu adamlarla, birlikte havaya kaldıracağımız çok kupamız var, bekleyin ve görün. Biraz sabır, az biraz sabır arkadaşlar!

Dilerim Fenerbahçe’nin durumu kötüye gitmez. Yol yakınken toparlanmalıyız diyorum ben. canımız daha çok yanmadan, içimiz kan ağlamadan, toparlanmalıyız…

Çözüm yollarımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...