Her zaman Fenerbahçeli olduğum için şükretmişimdir. Beni kızdırıp küfrettirdiği için, sevinçten gözyaşlarına boğup, haksız olduğunu yüzüne vurduğumda sırtını dönmediği, renklerin en güzellerini doğduğumdan an daha kucağıma bıraktığı ve oynadığı futbol, gelip giden futbolcular, aldığı ve alamadığı; kısacası başına gelen her şeyde Fenerbahçeli olduğum için şükrettim. Şimdi, artık bir sebebim daha var.
Lige başlangıcımız kötü oldu, Avrupa’ya daha giderken dönüş biletlerini bavullarımızda bulduk. Toparlandık, kendi çöplüğümüze döndük hızlıca. Hemen ardımızdan Galatasaray, Trabzonspor ve sözde beşinci şampiyon olan Bursaspor geldi. Avrupa sadece kartal kanadımız kalmıştı. Yıkıldık, çöküşün eşiğine geldik haliyle. Aslanlarda patlak veren mağlubiyet serisi dur durak bilmeyince, “istifa” sesleri yükselmeye başladı, bir ivmeyle kaldırıp konduruldu, yönetimde garip haller gerçekleşti. Galatasaray’ın adamı Hagi oturdu koltuğa, değişen hiçbir şey olmadı: Türkiye’ye kazandırılan muazzam bir stat dışında.
Karadeniz fırtınası Avrupa utancını ligde unutturmaya kararlıydı, istikrarlı futbolunu göz dolduran gollerle taçlandırıp liderlik safhasına ulaştı, kalkmaya niyeti yok falan da denildiği oldu tabii.
Bursa iyi geldi, hiç anlamadığım bir anda çöküşe ortak oldu sonra.
Beşiktaş nerede mi? Ona gelecek olursam, dört çarpı dört devam ediyor yoluna. Avrupa’da sekizlik serisinden kurtulup, kendi futbolunu ikiye bölerek dörder dörder filesini doldurmaya başladı. Guti’nin düşmanlığını sezdim mesela geçtiğimiz maçta, öylesine kızdım ki ona.
Şimdilerde düşüş hikayesinin en hazin karakterleri Galatasaray ve Beşiktaş. Hangisi daha kötü, hangisinin futbolu diğerini dibe vuracak ve Kartalın Avrupa diye övündüğü futbol bundan ibaret mi, görüyoruz işte.
Fenerbahçe ise yakasını bu düşüşten zor da olsa kurtarmayı başardı. Son yedi maçtır aldığı galibiyetle yüzümüzü güldürmenin ötesinde, kırık kalplerimizi tamir edip, hayallerimizdeki şampiyonluğa ulaşmanın aslında o kadar da zor olmadığını gösterdi.
Volkan Demirel: Panter Kaleci
Kısaca Fenerbahçe-Kasımpaşa maçına değinmek istiyorum.
Kendi sahasında oynuyor olmanın verdiği rahatlıkla fazla baskı kurmayan Fenerbahçe, maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturdu. 2-0 biten maçın gollerini Alex ve Dia attı. Bu yazdığım, sadece maç sonundan bahsediyor bizlere. Oysa maç esnasında kalede bir panter vardı ki, nasıl anlatsam, hangi kelimeleri kullansam az gelecek gibi duruyor.
Kasımpaşa’ya çok fazla pozisyon vermeyen sarı-lacivertli ekip savunması kendini açığa aldığı anda, ceza sahasında gördüğü futbolcularla baş etme görevini Volkan’a devretmişti. Görevini hakkıyla yerine getiren Volkan Demirel, yine kalede panter kesildi. Kurtarılması imkansız pozisyonlardan tutun da, büyük bir güçlükle gol olmasına izin vermediği penaltıya kadar…
Volkan dışında sahada aktif olan, görevini istekle yerine getiren bir futbolcu göremedim açıkçası. Özer, yerlere inen performansıyla tüm haykırışlarımızı hak etti.
Baştan sona yüreğiyle oynayan Volkan ve düşüşe teslim olmayan Fenerbahçe, yine kalplerimizi fethetmeyi başardı.
Teşekkürler Fenerbahçe, kendini bir an önce toparla Türk futbolu!
26 Şubat 2011 Cumartesi
Bir Düşüş Hikayesi
Neler Var:
Alex,
Beşiktaş,
Bursaspor,
Dia,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
Kasımpaşa,
Özer Hurmacı,
Trabzonspor,
Volkan Demirel
23 Şubat 2011 Çarşamba
Vefat Haberi - 2
Fenerbahçe kalecilerinde bir acı dizisidir bu, gidiyor... Geçtiğimiz aylarda Volkan Demirel'den aldığımız haberin bir benzerini genç kalecimiz Mert Günok'tan aldık şimdi...
Mert'in 46 yaşındaki annesi Necmiye Günok, aylardır yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak bugün hayata gözlerini yumdu.
Mert'e ve ailesine baş sağlığı, sabır diliyoruz.. Mekanı cennet olsun..
Bir Fenerbahçe..
Futbolcusu, hakemi, sahası, taraftarı, kale çizgisi, ceza yayı, forması, bayrağı ve kırmızı kartıyla bir sanattır futbol. Yetenektir ve aşktır en nihayetinde. Bir yerde hırs, yetişme inancı, geçme umudu varsa, o yer orta sahadır. Futbolcuların terini formasına kazıdığı, sahanın çimini ezip geçtiği, amacına ulaştığı ya da ulaşamadığı bir sanattır işte futbol. Bu sanatın içinde bir Barcelona vardır mesela, bir de Fenerbahçe. Futbol Fenerbahçe’dir dememim en büyük sebebi de bu aslında.
Lige iyi ya da kötü başlar Fenerbahçe, bunun ortası yoktur. Ya üst üste maçlar alarak kendi rekorunu kırmaya çalışır ya da onca umutla getirilen futbolcularını Saraçoğlu’na gömerek dibe vurma yolunda emin adımlar atar. Derbi maçları kesin ve nettir , hiçbir yanlış olmaz. Eğer sizler de birer taraftar olarak totemin uğuruna inanıyorsanız, derbiler sizin için de artık dert olmayacaktır. Ve unutmadan, Fenerbahçe’nin ne zaman ne yapacağı asla belli olmaz. Tamam, eminsinizdir. X takımla oynayacağınız maçı kesin alacaksınızdır. Ama futbol bu, tek bir futbolcunun sıkıntılı gününe denk geldi mi, iş hiç tahmin etmediğiniz boyutlara sürüklenebilir.
Bu senenin başına dönecek olursak, üst üste çöküşe doğru giden, zaman zaman yükselip “olacak” sinyali veren ve en nihayetinde son altı maçtır galibiyetle oynadığı futbol sanatını taçlandıran bir Fenerbahçe görüyoruz, izliyoruz, tapıyoruz ona bir de.
Derbinin ardından üstünde çok düşündüm bu sanatın. Nasıl oluyor da, hiç beklenmedik bir anda yükselişe geçebiliyor diye. İşin garip tarafı, o yükselirken ezeli rakipleri aynı hızda düşüşe geçiyor. Yıkılmayacak bir liderlik ruhuyla ligin birinci sırasında oturan Trabzon’un da bir futbol sanatı var elbet. Ve bu sanat, önümüzdeki maçlarda ona ne getirecek hep birlikte göreceğiz.
Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim, benim bildiğim Fenerbahçe buralara kadar gelmişken bırakmaz, bırakmamalı! Futbol bir sanatsa, Fenerbahçe bu sanatı uygulayan yegâne takımdır benim gözümde. Yıldız futbolcularla beslenmekten vazgeçip kendi gökyüzünün değerleri taşlarını oluşturmaya başladığı günden bu yana, görmek ve izlemek istediğim Fenerbahçe olacağının sinyalini verdi ve hatta o sinyali vermekle kalmayıp, liderlik yarışında Karadeniz’in fırtınasını hafiften titretmeye başladı.
14 Şubat 2011 Pazartesi
1 Şubat 2011 Salı
Miralem Pjanic
Yepyeni ve taptaze futboluyla, 21 yaşında Fransız Ligini alt üst eden adam: Miralem Pjanic.
İsmini ilk kez duyuyor olabilirsiniz. Ben kalemim yettiğince anlatacak kadar iyi tanıyorum onu. Misimiovic'in veliahtı diyeceğim ama henüz o bile genç! Bu çocuğu anlamak için çıktığı maçlardan birini izlemek yeter aslında.
Futbolu temiz ve güzel. Mevkii orta saha yani, takımın beyni. Oyun kurucu ve sistemli. Bosna-Hersekli futbolcu acemi futbolculuk yaşantısını üstünden kısa sürede atıp yetenekleriyle diğerlerine fark atmış. Yaklaşık 3 yıldır da Fransa'nın Lyon takımında 18 sırt numarası ile forma giyiyor.
Nasıl olur bilmem ama, ben bu adamın ayağının İspanya'ya kaymasını istiyorum. O hiç sevmediğim Real Madrid ya da taptığım Barcelona formasını üstünde gördüm, "böyle olacağını biliyordum" demek istiyorum. Bu çocuk, bence Fransa liginde harcanmamalı. El üstünde tutulup, iyi bakılmalı.
Not düşülsün, Pique'den sonra dünya futbolunda hem tipini hem de futbolunu beğendiğim ikinci bir adam çıktı ortaya: Miralem Pjanic.
Neler Var:
barcelona,
Fransa Ligi,
Miralem Pjanic,
Misimoviç,
Real Madrid,
Xavi
Futbol Extra Dergisi Şubat Sayısı!
Futbol Extra Dergisi'nde futbol blogları seriisi Şubat ayı itibariyle başladı! Her ay blog yazarları dergimize konuk olacak, tükenmeden alın!
Bu ay dergimizin incelediği bloglar ve yazarları:
- Aslı Aker: http://www.cezasahasinindisi.blogspot.com/
- Göksel Sert: http://www.uzunpaslar.com/
...- Hayatım Fenerbahçe: http://www.hayatimfenerbahce.com/
- Adem Yiğit: http://www.cezasahasi.net/
- Yağız Gönüler: http://romanistabukowski.blogspot.com/
Mart ayı sayısında bambaşka bloglar olacak! : ))
Mart sayısında kendi blogunuzun olmasını isterseniz, mail atabilirsiniz!
adres: arzubicakci@hotmail.com
Bu ay dergimizin incelediği bloglar ve yazarları:
- Aslı Aker: http://www.cezasahasinindisi.blogspot.com/
- Göksel Sert: http://www.uzunpaslar.com/
...- Hayatım Fenerbahçe: http://www.hayatimfenerbahce.com/
- Adem Yiğit: http://www.cezasahasi.net/
- Yağız Gönüler: http://romanistabukowski.blogspot.com/
Mart ayı sayısında bambaşka bloglar olacak! : ))
Mart sayısında kendi blogunuzun olmasını isterseniz, mail atabilirsiniz!
adres: arzubicakci@hotmail.com
Neler Var:
Futbol Blogları,
Futbol Extra,
Şubat Sayısı
31 Ocak 2011 Pazartesi
Kadıköy'de Kolbastı Oynanmaz!
Bu maçı almaya, üç puan kazanmaya ve liderlik yolunda yürüdüğümüzü unutturmamaya çok ihtiyacımız vardı. Futbolculardan tutun da, taraftar dahil herkes pür dikkat maç saatine kilitlenmiş, gol çığlıklarının atılacağı anı bekliyordu. Bu durumu iyi değerlendiremeyen Trabzonspor, hiçbir atak ve pres yapamayıp isteksiz bir futbol sergileyerek maçı avuçlarından akıttı. Maça istekli ve hızlı başlayan taraf olan Fenerbahçe ise oynadığı umut verici futbolun meyvesi olarak liderle arasında olan puan farkını dörde indirdi.
Futbolcuların oyunlarını özellikle inceleyecek olursam, kalecilerin hakkını bir numaraya taşıma konusunda ısrarlı olduğumu belirtmeliyim. Bana göre Onur, hiç itirazsın Türkiye’nin gelecek vadeden en iyi kalecisi. Hatta biraz daha deneyimi olsa, Volkan yerine milli takımın birinci kalecisi olmayı hak ediyor bile diyeceğim yani; öyle çok beğeniyorum onun futbolunu! Volkan’a geçerken aradaki ince ayrıntıyı da kaçırmamalıyım. İyi, güven verici, güçlü ve dikkatli bir kaleci o: panterimiz bizim. Ama bir kaleci asla tek başına yeterli değildir. Futbol, takım oyunudur ve Trabzonspor’un buralara kadar gelmesinde kalecilerin katkısı büyüktür. Fenerbahçe ise, defans ve kaleci arasındaki uyumun en temiz örneğidir.
Trabzonspor hiçbir atak yapamadı dedim, zira maçın başından sonuna dek istekli ve hırslı oynayan taraf Fenerbahçe idi. Doksanıncı dakikaya kadar pres yapan bir Emre vardı sahada, oyun zekasını yine konuşturan Kaptan, maç öncesi yürekleri ağızlara getirip maç başladığında attığı golle “ben iyiyim” mesajı veren Niang, “en iyi futbolcu mevkii defans olup golü atandır” deyimimi hep en iyi şekilde gösteren Lugano, savunmada her zamanki gibi üstüne düşenin en iyisini yapan Yobo ve kısacası iyi hazırlanmış bir Fenerbahçe ile kazanmaya odaklanmış futbolcular vardı sahada.
Bilirsiniz, hakemlerden konuşmayı çok sevmem. Ve yine bilmelisiniz ki, Bünyamin Gezer’in maç yönetme şeklinden de hiç hoşlanmam. Bu maça yine o sert mizacını takınıp geçmişti. Maçta on sarı kart ve tam üç tane kırmızı kart göstererek, saha içerisinde gerilim yaşanmasına sebep oldu.
Bir taraftar olarak, bu satırları yazarken duyduğum sevinci az çok tahmin edersiniz. Öyle huzurlu ve öyle keyifliyim ki, değil şampiyonluk, dibe vurmak dahi umurumda değil. Bu maçla hepiniz bir kez daha gördünüz, Fenerbahçe ölmedi ve adım adım yükselmeye devam ediyor. Bundan sonra ne olur, kazanmaya devam eder miyiz maçları, yoksa tıkanıp kalır mıyız bilmiyorum. Şuan için tek bildiğim, iyi futbolun umut verdiği. Yendiğimiz için değil, gerçekten inanarak ve isteyerek oynadığımız için bu kadar huzur doluyum.
Son olarak maçı toparlamam gerekirse, Trabzonlulara sözlerim olacak…
Birincisi, Kadıköy’de kolbastı oynanmaz, Fenerbahçe evine gelen misafirini golsüz yollamaz diyerek geçtiğimiz sezon aldığımız ağır Trabzon yenilgisinin yaralarını sarmış olduk.
Ve unutmayın, size her yer Trabzon olabilir ama burası Kadıköy!
Neler Var:
Alex,
Bünyamin Gezer,
Emre,
Fenerbahçe,
kırmızı kart,
Lugano,
Mamadou Niang,
Onur,
sarı kart,
Spor Toto Süper Lig,
Trabzonspor,
Volkan Demirel,
Yobo
21 Ocak 2011 Cuma
Eski Yeniyi Öldürüyor
“Elimizden geleni yaptık” sözü futbola çok da yakışmıyor aslında. Önemli olan elinden geleni yapmak değil, ayağından geleni (!) yapıp hırsla futbolunu oynamaktır. Bir Galatasaray örneği var mesela sadece futbolcuları değil, taraftarlarının da çöküşün göbeğinde olduğu en sağlam örnek üstelik.
Geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan yeni statlarında ilk maçlarını oynadılar. İzleyenler bilir, inanın bana Sami Yen’deki o son eziliş maçından hiçbir farkı yoktu. Böylesine sıkıcı bir futbol ve üstüne eklenen taraftar olaylarıyla iyice düştüler gözümden. Bir de sürekli bahsettiğim o konu var; taraftar olmak. Yok, taraftar olunmaz doğulur! Bunu hiç bıkmadan söylemeye devam edeceğim. Açılış, ilk maç, kötü oyun, istikrarsız futbolcular dedik… Tüm bunların içinde, kötü futbol taraftarları vardı bir de. Kendini taraftar zanneden bir grup da diyebiliriz aslında.
Maça ve dolayısıyla açılışa dönecek olursam hiç hoş olmayan olaylar gerçekleşti. Çirkin, üzücü ve sıkıcıydı. Ele almak istediğim konu elbette Galatasaray’ın sıkıcı futbolu değil. Asıl bahsetmek istediğim şey, İstanbul takımlarının futbolundaki çöküş. Hani öyle böyle değil, bildiğin tadsız, keyifsiz bir futbol oldu… Hali vakti yerinde top koşturan bir Beşiktaş kaldı, onun da geleceği hakkında bir yorumda bulunamayacağım. Hele Fenerbahçe! Utanç perdesinin yıkılışının simgesi! Bir taraftar olarak, oynadıklarına futbol bile diyemiyorum ben! Nasıl kızgınım bilseniz… Geçen yıllar, alamadığımız kupalar zerrece ilgilendirmiyor beni. Bir taraftar olarak, yenilip yenilmemeleriyle ya da attıkları gollerle hiç ilgilenmiyorum. Adam akıllı, ayakları yere basan, çimleri ezip geçen, yan ağları yalayan, direkleri sıyıran ama inat ve hırsla düşe kalka, üstündeki forma için oynayan futbolcular görmek istiyorum. Artık uzak ve itici geliyor futbolunuz; buna üzülüyorum…
Toparlayacak olursam, Sami Yen futbolunun Aslantepe’ye bulaşmasından korkuyorum. Korku dediysem, kişisel olarak beni etkileyen bir durum değil elbet. Ama bu bizim için yapılmış bir stat olsaydı, böyle futbol karşısında içim kan ağlardı; eminim. Stada değinecek olursam iyi, güzel, hoş olmuş. Umarım oynanacak futbola değer ve dilerim ki Sami Yen’in eskisi, Aslantepe’nin yenisini öldürmez…
Geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan yeni statlarında ilk maçlarını oynadılar. İzleyenler bilir, inanın bana Sami Yen’deki o son eziliş maçından hiçbir farkı yoktu. Böylesine sıkıcı bir futbol ve üstüne eklenen taraftar olaylarıyla iyice düştüler gözümden. Bir de sürekli bahsettiğim o konu var; taraftar olmak. Yok, taraftar olunmaz doğulur! Bunu hiç bıkmadan söylemeye devam edeceğim. Açılış, ilk maç, kötü oyun, istikrarsız futbolcular dedik… Tüm bunların içinde, kötü futbol taraftarları vardı bir de. Kendini taraftar zanneden bir grup da diyebiliriz aslında.
Maça ve dolayısıyla açılışa dönecek olursam hiç hoş olmayan olaylar gerçekleşti. Çirkin, üzücü ve sıkıcıydı. Ele almak istediğim konu elbette Galatasaray’ın sıkıcı futbolu değil. Asıl bahsetmek istediğim şey, İstanbul takımlarının futbolundaki çöküş. Hani öyle böyle değil, bildiğin tadsız, keyifsiz bir futbol oldu… Hali vakti yerinde top koşturan bir Beşiktaş kaldı, onun da geleceği hakkında bir yorumda bulunamayacağım. Hele Fenerbahçe! Utanç perdesinin yıkılışının simgesi! Bir taraftar olarak, oynadıklarına futbol bile diyemiyorum ben! Nasıl kızgınım bilseniz… Geçen yıllar, alamadığımız kupalar zerrece ilgilendirmiyor beni. Bir taraftar olarak, yenilip yenilmemeleriyle ya da attıkları gollerle hiç ilgilenmiyorum. Adam akıllı, ayakları yere basan, çimleri ezip geçen, yan ağları yalayan, direkleri sıyıran ama inat ve hırsla düşe kalka, üstündeki forma için oynayan futbolcular görmek istiyorum. Artık uzak ve itici geliyor futbolunuz; buna üzülüyorum…
Toparlayacak olursam, Sami Yen futbolunun Aslantepe’ye bulaşmasından korkuyorum. Korku dediysem, kişisel olarak beni etkileyen bir durum değil elbet. Ama bu bizim için yapılmış bir stat olsaydı, böyle futbol karşısında içim kan ağlardı; eminim. Stada değinecek olursam iyi, güzel, hoş olmuş. Umarım oynanacak futbola değer ve dilerim ki Sami Yen’in eskisi, Aslantepe’nin yenisini öldürmez…
Neler Var:
Ali Sami Yen,
Aslantepe,
Beşiktaş,
Fenerbahçe,
Galatasaray
14 Ocak 2011 Cuma
Futbol Extra Ocak'11
Futbol Extra Dergisi yeni yılın ilk sayısıyla bayilerde!
"Yaşayan Efsaneler" adlı başlık altında, iki ayda bir sizlere unutulmaz efsaneleri tanıtacağım!
Keyifli Okumalar! :))
"Yaşayan Efsaneler" adlı başlık altında, iki ayda bir sizlere unutulmaz efsaneleri tanıtacağım!
Keyifli Okumalar! :))
8 Aralık 2010 Çarşamba
Alex İle Sonsuza...
“Futbola başlamak” diye bir anım olmadı benim. “Futbolu sevdiğini ilk ne zaman anladın?” sorusuna verecek bir cevabım da yoktu, zira doğduğum pembe bir kundak değildi. Bildiğin sarısıyla, lacivertiyle Fenerbahçeli doğdum ben. Tıpkı Fenerbahçeli öleceğim gibi hiç değişmeden gün be gün artarak sevgim, aşkım, katlandı.
Onlarca adam geldi şu Saraçoğlu’na. Bin bir ümitle getirip, lanetle gönderdiklerimiz oldu. Bir de yapışıp kalanlar ve bırakamayanlar tabii. Futbol ilahını, Maradona’yı izleyecek zamanım olmadı ne yazık ki. Zidane’ı izledim ben. Onun futbolunu sevdim önce. Sonra yerine yenileri eklendi, tapındıklarım bile oldu! Saraçoğlu’na dönecek olursak, ismini saymakla bitiremeyeceğim on numaralarım vardı. Sırtında yazmayan on numara, taraftarın sevgisiyle kalbine kazınmış Fenerbahçeli futbolcularım oldu. Hepsini bir kenara ayırdığımda, gelecekte çocuklarımıza anlatacağımız zamanın en büyük dâhisi kalıyor bir tek geriye. Alex De Souza. Geçtiğimiz akşam oynanan Karabük maçıyla birlikte ligde gol atmadığı takım kalmadı, en çok asist yapan, gol atan; en zeki, en dirençli futbolcu falan. Tamam, buraya kadar her şey istatistiksel bilgi… Bir taraftar gözüyle Alex, bundan daha fazlası; inanın bana!
Kaptan Alex, 10 numara Alex, Kralex… İsmine eklenen sıfatlar sadece bunlar. Biz onu, saçlı saçsız, gollü golsüz, keyifli keyifsiz her haliyle sevdik. Yedek kulübesinde otururken izlediği maçlarda aradı gözlerimiz onu… Oturduğu yerden kaçan pozisyonlara lanet eden, taraftar ve futbolcu Alex… O bizim en değerlimiz, en eskimiz… Futbolumuzun beyni Alex, futbolumuzun dehası, örneği, asili. 20 numarayla sevdik biz onu, 10 numarayla çıkardığımız göğe heykelini diktik… Kim ne derse desin, isteyen kabul etmesin, x futbolcu Alex’e bin basar desin ve hatta o x futbolcu bassın Alex’e bin. İnanın Fenerbahçeli taraftarlar olarak söylenenlerle zerre kadar ilgilenmiyoruz. Şimdi bu satırları, onları temsilen yazıyorum… Bu sezon çok iyi diye değil, vakti geldi ve sezon sonunda anlaşması bitiyor diyeyse hiç değil. Sadece istediğim ve Alex’e eş değer bir sarı-lacivertli bulamadığım için yazıyorum bunları. Zamanı geldiğinde diğerleri gibi gideceğini bildiğim halde yazıyorum. Hiç bıkmadan ve usanmadan, Saraçoğlu’nda Alex nidaları atmaya devam edeceğiz! Zira bu aşk hiç bitmez…
Transfer olduğun günü dün gibi hatırlıyorum üstelik. Babam, “Alex geliyor!” dediğinde kocaman bir soru işaretiydin benim için… Geçtiğimiz aylarda babama, “Alex gidiyor…” dediğimde gözümden akan yaştın. Şimdi tüm bunları ve geçen zamanı düşündükçe içimdeki minnet artıyor senin için… Saraçoğlu’nda seni izlediğim, golünü izlediğim, senin için ve senin attığın golden sonra akıttığım yaşları düşünüyorum… Teşekkürler Kaptan, Teşekkürler Alex! Bana bu satırları yazdırabildiğin için, teşekkürler 10 numara!
Ne diyorduk?
Dahi anlamındaki “de” ayrı yazılır: Alex De Souza.
Ve Alex ile sonsuza…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









