1 Kasım 2011 Salı

10'un Taraftarlığı




Kadıköy’de, Fenerbahçe’nin kendi evinde bir Karabük maçı en fazla ne kadar zor olabilirdi ki? Olamazdı elbet. Daha maçın başlamasına saatler kala, maça gitmeye hazırlanan Tuba Kiraz ile yaptığımız telefon konuşmasında dedik biz bunu: “Lokum gibi maç olacak” diye. Öyle olacaktı evet, eğer sahada elleri titreyen bir yeniyetme olmasaydı. Sahadaki verdiği kararların ardından duran bir maç yöneticisi olsaydı, değil on kişi, dokuz kişi bile kalsak “lokum gibi” maç olacaktı. Ama sahada bir korkak vardı. Verdiği kararların sebebini kendi bile bilmiyordu, bundan eminim. Bir önceki pozisyona çalamadığı düdüğü, iki pozisyon sonra kartla değerlendiren bir hakem vardı sahada. Aytekin Durmaz’dı o hakem ve yaptığı hiçbir hainlik hamlesi ile durduramadı Fenerbahçe’yi.

Dün geceki maçla birlikte anlaşıldı ki Fenerbahçe’nin 10 numarası sahadan “çıkarıldığında”, takım yine de 10 kişi kalmıyordu işte. Alex maçtan çıkmış, 5 Caner, Volkan, Emre, Mehmet Topuz girmişti. Bir de taraftar vardı ki, golün asistini, mücadelenin inancını, vuruşların keskinliğini, savunmanın direncini sağlayan etkenlerin tamamı ondaydı neredeyse.

Yenilmezlik serisi 27’ye çıktı. İster burada kalsın, ister Sivas deplasmanıyla 28’e çıksın. İnanın işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Söylesenize, takımın beyni daha 5. dakikada maçtan atılsa, kaç takım Fenerbahçe gibi dayanabilirdi? Üstelik attığı tek golle yetinmeyip ısrarla gol arardı? Ah, doğru! Aziz Başkan içeriden de iyi çalışıyordu değil mi?

Öyle ya da böyle, artık kabul etme vaktiniz geldi. 27 maçtır hiç yenilmemek bir tesadüf olamaz. Ekinler yeşillenip, tarlalar biçilince olmuyor. Siz Fenerbahçe’nin önüne engeller çıkardıkça o hepsinden bir bir kurtuluyor işte, farkında değil misiniz?

Sonuçta Fenerbahçe yine lider kapadı işte haftayı. Ve haksız yere maçtan atılan gerçek taraftarın Alex olduğunu anlamış olduk böylece. Verilen kararın haklı olduğundan değil, takım arkadaşlarının maçtan kopmaması adına sustu, sakinleştirmeye çalıştı hepsini. Bir adam’a, kaptana, lidere yakışanı yaptı. Fenerbahçe’nin 10 numarası böyle olur işte! Seninle aynı sahada bulunmaya bile layık olmayanların verdiği kararlar bizi etkilemez Kaptan.

12 numaranın taraftarlığından sonra, bir de içi içini yese de takım arkadaşlarını yalnız bırakmak zorunda kalan 10’un taraftarlığıyla kazanıldı bu maç…

31 Ekim 2011 Pazartesi

Acil Yardım!

Umarım başlık yeterince dikkat çekmiştir çünkü sahiden de S.O.S. veriyorum an itibariyle!


Hani böyle futbol seven, yani baya baya seven, ilgilenen, "anlayan", kalemi güçlü ve İstanbul'da oturan hatunlarımız var mıdır acaba? Tanıdık vs de olur. Bilen, duyan olursa bana ulaşsın bence.
En kısa zamanda üstelik!

İletişim: arzubicakci@hotmail.com

29 Ekim 2011 Cumartesi

Küçük Adamların Büyük Futbolu

Eğer futbolun, sadece top peşinde koşmaktan ibaret olduğunu düşünüyorsanız, daha ilk satırdan bırakabilirsiniz bu yazıyı okumayı. Yok, eğer futbol topunun peşinde koşmaktan öte umutların da peşinde koşmak olduğuna inanıyorsanız evet, doğru yerdesiniz.

Futbolun ne olduğunu önce kendi içimde tartışıp sonra uzun uzadıya buraya yazmayacağım. Olaya direkt şuradan gireyim diyorum, ülkelerin süper liglerinden başka futbolları da var. “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Durun biraz, hemen açıklıyorum.

 Bizim o çok sevip dilimizden eksik etmediğimiz futbol sadece süper lige çıkan A takımların oynadığı bir şey değil. Yani dünya üzerinde sadece bu adamların futbolu yok, bunu hepimiz biliyoruz. Öncelikle bu konuda anlaşalım. Asıl demek istediğim, var olan A2, U19, U17 gibi taptaze futbol takımlarına verilen önem ve değerin azlığı. “Koskoca lig, bu ligin de koskoca adamları dururken gidip onları mı izleyeceğiz!” diyebilirsiniz, haklısınız. Ama bu söylediğiniz, o tertemiz futbollu çocukların oynadıkları oyuna vakit ayıramayacağınızı kanıtlamaz. “Niye izleyelim?” kısmına gelecek olursak ise, asıl mesele o zaten. Bu çocukların futbolunu izleyin, sevin, değer verin. Çünkü onlar futbolu gerektiği gibi, layığıyla oynuyorlar. Bu adamlar futbolu seviyor, kirletmeden, çamur bulaştırmadan oynuyorlar.

Yazılarımın çoğunda bundan hep bahsettim aslında. Bana göre “Türk futbolunun kanayan yarası” alt yapıdır. Son iki-üç yıldır düzelme göstermeye başladı, kabul ediyorum ama hala gereken ilgiyi göremediklerini düşünüyorum. Bu “küçük adamlar” inanın bana, sahanın yeşilini paranın yeşiline değişen “büyük adamlar”dan daha fazla emek harcıyorlar. Umutları var bir kere ki bu bence her şeyden önemli. Futbola umutla bakmak ne demek, biliyor musunuz? Hayalinde yatan takıma ulaşabilmek, geceleri yattığında A takımda olduğunu düşlemek falan. İşte bunlar, sadece top peşinde koşuyor gözükmekten çok daha önemli şeyler. Bakın, futbol sevgisi diyorum. Yeteneği besleyen en büyük güçtür sevgi. Sonra çalışmak, inanmak bir de.

A2 Takımlarından yükselmiş, bugün bayıla bayıla izlediğimiz adamlar var. Geçmişte adını bile duymadığımız adamlar bunlar üstelik. Şimdi aynılarını bir başka futbolcular yaşıyor işte. Diyorum ki ben de, yaşatmayın. Önem verin, izleyin.

Mesela Fenerbahçe A2 takımından bir Eren Hoş var ki, o “büyük yıldız” dediğimiz ve milyonlarca para harcanan adamlardan çok daha temiz futbolu var. Daha önce hiç izlediniz mi onu? Ben izledim. “bunun burada ne işi var?” diye kendi kendime sorarak, defalarca izledim üstelik. Ardından uzun uzun araştırdım Eren’i. Biliyorsunuz, Fenerbahçe’nin yeni transferi. Tamam, düzeltiyorum bilmiyor olabilirsiniz. Küçük adamların futboluyla ilgilenmediğinizi unutmuşum. Ama bilmelisiniz. Bu adamın futbol kalitesini, onun direncini, takımını, formasını, futbolu sevmesini görmelisiniz. Sonra bizler de Eren ve onun gibi diğer kaliteli gençlerimizin yavaş yavaş A takımlara yükselişini görmeliyiz. Gelecekte Eren hangi takıma gider, hangi formaları sever bilmiyorum. Şimdilik tek bildiğim yaşıtlarından üstün futbol oynadığı ve daha uzun süre Fenerbahçe’de kalacağı.

Sadece Fenerbahçe değil elbet. Galatasaray’da mesela, bir Emre Çolak bana göre her şeyin üstünde. Öyle güzel dirençli bir futbolu var ki! Tüm ligi bırakıp sadece onu izlemek bile size futbolu sevdirebilir.

Daha önce bahsettiğim U19 Milli Takımımızdaki diğer gençler ve daha adlarını buraya yazmakla 
bitiremeyeceğim kadar genç futbolcu var. Genç ve kaliteli. Onların oynadıkları futbol değil sadece. Adeta ders veriyorlar abilerine. Futbolcu öyle değil, “böyle” olur diyorlar; centilmence hareket ediyorlar.

Futbol topunun eşliğinde hayallerinin de peşinden koşan küçük adamların büyük futbollarını takip edin. Pişman olmaz, sadece hayran kalırsınız.

28 Ekim 2011 Cuma

Yenilmez Sahada!


Yenilmez sahadaydı dün gece.  Engelleri aşıp gelen, inancını yitirmeyip maçın bitimine iki dakika kala hala gol arayan futbolcusuna destek olan taraftarıyla, yenilmez yine yenilmez, hep yenilmez.

Bir deplasman maçı ancak böyle olabilirdi. Bakın, derbi demiyorum, deplasman. Alacağımız üç puanla ilgilendiğim falan yoktu. Benim tek derdim, TFF’nin bu maçta beklediğini alamamasıydı. Şimdi en başa dönmeliyim aslında.

Tüm heybetiyle karşında duran İnönü’ye karşı koyabilir misin? Üstelik bir “derbi” gecesinde, ani kararların eşiği ve bilinmezliğin çirkinliğinde… Koyamazsın tabii. Ama yenik de düşmezsin. Sen Fenerbahçesin!
En nihayetinde de öyle oldu zaten. Ne yapmamızı bekliyorlardı ki bizden? Çocuk oyuncağına çevirdikleri karar alıp verme aşamalarını ortasında sıkışıp kalmıştık. Çaresiz değildik elbet. Biz, kaldırıma tribün kuracak kadar takımımızı çok seven o taraftardık. Ama “bu duruma” düşmemizin tek sebebi aciz yönetimden başkası değildir. Bana ne derseniz deyin, asla güvenim olmayacak TFF’ye.

Maç kararlarını irdelemeyi bırakacak olursam, harika bir maçtı. Yoksa harika az mı oldu? “Türk tribün tarihi” diye bir şey var mı emin değilim ama yoksa bile dün gece Fenerbahçeli taraftar olarak bu yarattığımıza eminim. Müzeden stada bir sevgi taşmasıydı bizimkisi. Şimdi taraftarın azılı katil gibi gösterilmesinin ne manası var? Sen “koskoca takım elbise futbol adamı” kararını verememiş, başkanlık sıfat ve heyecanına yenik düşmüşken o taraftarın ne yapmasını bekliyordun? Bir de olayı orada yaşamayıp, kargaşa içinde bayılanları görmeden yazıp çizenler var. Müze kapısının Beşiktaş için, “kapalı” olmayacak kadar mühim olmadığını bilmiyordunuz değil mi? Boşverin, bilmeyin. Müzede bir şey yoktu zaten. Ama bizim, müzeden girip tribüne çıkmamızda her şey vardı. İnanç, sevgi, güven, “özgürlük”, takımını yalnız bırakmama düşüncesi falan…

Tam olarak bir dostluk maçı diyemem elbette, ama zaten derbi sonları dostluk beklenen bir şey değildir. Hemen yanlış anlamayın! Maç sonu ya da başı, rakip takım taraftarları arasında en ufacık bir gerginlik olmadı. Ama saha için, dışı kadar “dost canlısı” değildi. Savaş vardı sahada. İnat ve inanç aynı anda savaşıyordu. Galip gelen olmadı. Ama bir Baroni vardı mesela, “taraftar müzedense ben de füzeden” dedi ve beraberlik golümüzü attı. Gece rüyama giren, sabah kalktığımda ilk aklıma gelen ve boğazımda düğüm olarak kalan golün sahibi, bence gecenin galibiydi.

Bir de Caner, Fenerbahçe’deki varlığı boyunca en iyi maçını çıkardı. Hatta inanmayacaksınız, maç sonunda alkışladım bile onu!

Beşiktaş’a değinecek olursam, “pahalı yıldızlar”ın ufaktan sönmeye başladığına canlı canlı şahit oldum işte. Ama bir Necip Uysal, artık elinden tutup Hiddink’e teslim etme zamanı gelmiş bir “mini yıldız”, üstelik kimse bunun farkında olmasa bile…

Şimdi inandınız mı Fenerbahçe’nin büyüklüğüne? “Eğer sen TFF, hakkımızı vermezsen, gelir alırız!” dedi ve öylece, kimseye, o çok değerli müze kapınıza ve taraftarınıza zarar vermeden girdi maça.

Gönül rahatlığıyla bunu söyleyebiliriz sanırım: “Dünya yansa biz buradayız, asla yalnız olmayacaksın!”


23 Eylül 2011 Cuma

Galatasaray Kime Emanet?



Tam 106 yıllık geçmişe sahip bir takım. Tarihine büyük zaferler, aynı büyüklükte yenilgiler, dualar, gözyaşları ve umut bekleyişleri sığdırmış bir takım: Galatasaray.

Futbola adım atışı hangi topraklar üzerinde oldu bilmiyorum ama taraftarın hafızalarından silinmeyecek her bir anı, Sami Yen topraklarında soludu Galatasaray. Diyorum ya, acısıyla tatlısıyla tam 106 yılı geride bıraktı.
Bu süreçte, başta Sami Yen topraklarında olmak üzere taraftarın “mabet” kabul ettiği her yere sayısız futbolcu geldi. Kucak açtı taraftar birçoğuna, istenmeyip yuhalananlar da azımsanmayacak sayıya ulaştı zamanla. Ama bir şekilde buralara gelindi ve asıl duraklama noktası, 2010 yılına denk geldi. Nasıl olmuştu? Teknik direktör kazasına uğradı diyebiliriz aslında, yüzeysel olarak geçmek istersek.

Bir takımı kuran teknik direktördür, ama hiç kimse, asla bir takımı tek başına oluşturamaz. Yani diyorum ki ben sizlere, Galatasaray’ın taraftarına yaşattığı kötü dönemde, defansından forvetine kadar herkesin etkisi oldu.

Şimdi geldik yeni sezona, güzel transferler ve bin bir umut eşliğinde. Değişiklikler hakkında konuşmak için oldukça erken. Ama futbolun sarsılarak ve geride hasar bırakarak geçtiği “şike” döneminde, Galatasaray olayların en uzağında gibi göründüğü halde, bu sarsılmaya ortak olmuş durumda. Sahaya çıktıklarındaki heyecan, maçın otuzuncu dakikasından sonra kayboluyor diyebilirim. Peki neden? Tüm bunlar yalnızca Arda gitti diye olmuyor elbette. Ki bana kalırsa, Arda gitmekle en doğrusunu yaptı. Bu transferden Galatasaray’ı uzak tutarak söylüyorum, tamamen kendi geleceği ve futbolu için en doğru seçimdi İspanya.

Sanırım artık sorumu sorabilirim. Sahiden de, Galatasaray kime emanet? Övüp bitiremediğimiz Muslera’ya mı, yoksa iki maçtır üst üste maçı tek başına göğüsleyen Melo’ya mı? İhtimaller arasında bu ikisi var elbet, ama 2000 ruhunun Terim’le birlikte sahalara dönüp geleceği yok. Beklemek yorucu ve zamanla hayal kırıcı olabilir. En başta da dediğim gibi, nice futbolcular gördü sarı-kırmızı forma ve yine nice kalecilere emanet etti yurdunu, yuvasını, takımını. Bir takımın bel kemiğidir kaleci, bunu da ekleyeyim. Ama şimdi, rakip futbolcuyla “gereksiz” heyecan yüzünden tekme tokat golü engelleme savaşına giren bir Muslera’ya emanet olamaz bu takım.

En azından şimdilik Galatasaray, onun eldivenlerinde yükselecek kadar basit rakiplerle çıkmıyor sahaya ve Spor Toto Süper Lig’de asla basit rakipler olmayacak. Diyorum ya, en doğrusunu zaman gösterecek bize…

22 Eylül 2011 Perşembe

Mabedin Hatunları!



Başlıktan da anlaşılacağı gibi, herkesin konuştuğu şeyi yazacağım şimdi.

Birini sevmek başlı başına zor bir eylemken, sevdiğin yüz yılı aşkın tarihe sahip bir takımsa, durum daha da zorlaşıyor. An geliyor sevgin için sınırları aşıyor, bazen de ona çok yakınken kavuşamamanın acısını yaşıyorsun. Ligin ilk maçında, nefeslerimiz tükenircesine, uzaktan uzağa desteklerken takımımızı tam olarak bu acıyı yaşıyorduk. Kavuşmaya daha çok vardı ve muhtemelen bu acı da gittikçe büyüyecekti. Tam da bu esnada hepimizin bildiği, şaşırtmayı çok seven TFF kararı çıktı. Ligin üçüncü maçı, ikinci haftasına denk gelen Manisaspor maçı için tüm Fenerbahçeli hatunlar “kuşandık sarı-laci, Saraçoğlu yokuşlarında”

İtiraf edeyim, tribün olarak büyük ama futbol açısından oldukça az umutlarla gittim maça. Kadınların tamamından aynı futbol ve tribün bilgisini beklemiyordum ama gördüklerim karşısında büyük hayal kırıklığına uğradım… Bir tek, “bedava yaptık koş koş” sloganı eksikti. Korkum başlayacağı yönündeydi bir de… Tribünün adabımuaşeretini bilmeyen her hatun çoluğunu çocuğunu kapıp gelmişti. Tamam, belki asıl amaç ve mantık buydu ama dilimize yapışan tezahüratlar yerine stada konser havası veren “bir daha, bir daha!” tezahüratını yapmak hiç hoş olmadı…

Fakat her şeye rağmen, işini gücünü bırakıp gelmiş yaklaşık 40 bin kadın vardı statta. Bu ne demek biliyor musunuz? Manisa maçının tam olarak karşılığı, “aşk” oluyor işte. Hayatında belki de ilk kez maça gelen kadınlar vardı tribünde, hatta çoğu öyleydi. Belki de tek geldiler, şehrin bir diğer ucundan. Ama her şeye rağmen, sadece kalpten dile dökülen ve aşkı en iyi anlatan amaç için, yani Fenerbahçe için oradaydılar…

Maça dönecek olursam, beklediğim futbolun aynısıydı. En fazla ne olabilirdi ki zaten? Başta Aykut hocanın Stoch ve Bienvenu kararını anlamakta güçlük çektiğimi belirteyim. Bir de sorum olacak hemen ardından, bu Caner’in futbolu hiç mi düzelmeyecek? Adamsız yerlere top atma olayı ya da… Futbolundan hiç hoşlanmadığım diğer iki isim olan Bekir ve Bilica’nın da sahada geniş yer kaplamasıyla maçta tat tuz kalmamıştı bana göre. Böyle kötü futbolun sebebi elbette fiziki yorgunluk. Biraz daha böyle giderse, lig bitimine bir ay kala tüm maçları oynamış olacağız zaten. Bunun, futbolcular için ne kadar zor olduğunu tahmin etsem de, Semih’in oyununa şaşırdığımı söylemeden geçemeyeceğim. Uzun ve yorucu günlerin kötü izlerini silmeye çalışan futbolcuların omuzlarındaki yük arttıkça, futbolları o oranda kötüleşecek korkusu yaşıyorum. Ama biliyorum ki, benim futbolcum kendini toparlama yollarına gidecektir.

Kaptan Alex için söyleyecek pek sözüm yok aslında. Evet, akşamki maçta iyi değildi. Ancak 42 bin küsur kadın aynı anda sizin de isminizi bağırsa, bu kadar bile “iyi” olamazdınız.

Tezahüratlar dışında Dişi Kanaryaların içtenliğinin yanında, bir başkası daha vardı. Yine yedek kulübesinin kenarında, oturmasıyla kalkması bir olan, Güzel bir adam vardı. Samet Güzel’den bahsediyorum elbette. Samet’ten ve kaçan gollerde, yedek kulübesinden güç alarak sinirlerine hâkim olmasının verdiği güven ve içtenlikten bahsediyorum. En başından beri söylüyorum, futbol bu adamlar ve futbolu seven, onu yaşayan kadınlarla güzel…

İki puan rakip takımların cılız puan tablosu karşısında büyük bir kayıp değil, ancak olmaması gereken bir şeydi. Deplasman dönüşü, mabedin kadınları yerini Saraçoğlu’nun çocuklarına bırakacak. Maça “ücretsiz” olduğundan değil, sadece destek için gelen hatunlarla birlikte, hep bir ağızdan en güzel tezahüratlar sıralanacak…

Ve mabedin gerçek sahipleri söyleyecek son sözü: “Haklıyız kazanacağız” diye…

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kötü Günlerin İzi Geçer Mi?

Yeni fark ettim, takvimim Temmuz'da kalmış. Ayın üçüncü günü yuvarlak içine alınmış, bir de not düşülmüş kenarına: "Fenerbahçe düşmanlarını yeneceğiz" diye...

Aklım kalbimi zorlayıp, "önce içerideki hainleri temizlemeli!" diyor. Haksız da sayılmaz...

Her şey geçip gider de, bu kötü günlerin izleri geçer mi?


Hadi şimdi geçeceğine, unutulacağına inandırın bizi...

13 Eylül 2011 Salı

Alex Doğmuş, Ne İyi Olmuş! -2




Alex’i en son “kişisel” olarak kaleme alışım, yine doğum gününe denk geliyor. Geçen seneki doğum gününde, her şey kötüye giderken bahsetmiştim ondan uzun uzun.
“Gidecek” diyordu birileri onun için, ben de geldiği günü hatırlayıp soluksuz iç çekişlerimi gözyaşlarımla birleştirip, lanet ediyordum gidişlere. Ama olaylar beklediğim kadar kötü olmadı. Başta, çok kızdığım ve sahada göremediğimi söyleyip düzelmesini istediğim futbolu kendi geldi. Hem de nasıl bir gelişti o öyle… Türk futboluna adını yazdıran, hatta düzeltiyorum adını yazmakla kalmayıp heykelini diktirtecek kadar sevilen ve sayılan bir adam, futbolcu, baba, kaptan olduğunu herkese yeniden kanıtladı. İçimizdeki Alex sevgisi büyüdü, kalbimizden ve tribünlerden taşıp sahaya dar geldi…
Öyle zor zamanlardan geçtik ki Fenerbahçe olarak. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi ve en başından beri varlığını bildiğimiz Alex, yokluğuna katlanma fikrini bile sildi hafızalarımızdan. Biliyorsunuz işte, tekrardan uzunca bahsetmeye gerek yok. Şikesiydi, teşviğiydi derken biz Fenerbahçeliler birbirine daha çok bağlanıp, gerçek anlamda “bizden” olmayanları ayıklarken, aslında bizi bizden çok sevenin Alex olduğunu anladık…
Şimdi ben ne diyeyim ki senin için Alex? Gitsen de kalsan da sen benim için hep “en iyisi” olacaksın. Taraftarız en nihayetinde, daha ne futbolcular göreceğiz, daha kimleri kimleri yücelteceğiz Saraçoğlu'nda.  Ama senin yerin hepimizde farklı, biliyorsun işte, olayı daha fazla dramatikleştirmeye gerek yok.
Boğazların düğümlenip, kelimelerin cümlelere eşlik edemediği yerdesin Kaptan. Öyle çoksun ki içimizde. Her şeyinle benimseyip, fazla sahiplendik sanırım seni. Bir gün gidersen ne olur? Yerin doldurulamaz, bu bir gerçek. Stoch yetişiyor, senden sonra kaptan olacak, senin futbolunu izletecek bize diyorum, ama kimse senin gibi olamaz. Kabul, gidersen çok ağlarım. Ardından bakar dururuz belki uzunca bir süre. Biliyorum, sen de dayanamazsan Fenersiz kalmaya, döner gelirsin belki de bambaşka sıfatlarla. Şimdi okuyanlar, Alex’in gitme niyetinde olduğunu falan düşünmesinler. Bizi “zor” zamanımızda bırakıp gitmeyen adam, iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir “adam” sıfatlıdan kat be kat iyidir.
Kaptan Alex, 10 numara Alex, Kralex… İsmine eklenen sıfatlar sadece bunlar. Biz onu, saçlı saçsız, gollü golsüz, keyifli keyifsiz her haliyle sevdik. Yedek kulübesinde otururken izlediği maçlarda aradı gözlerimiz onu… Oturduğu yerden kaçan pozisyonlara lanet eden, taraftar ve futbolcu Alex… O bizim en değerlimiz, en eskimiz… Futbolumuzun beyni Alex, futbolumuzun dehası, örneği, asili. 20 numarayla sevdik biz onu, 10 numarayla çıkardığımız göğe heykelini diktik… Kim ne derse desin, isteyen kabul etmesin, x futbolcu Alex’e bin basar desin ve hatta o x futbolcu bassın Alex’e bin. İnanın Fenerbahçeli taraftarlar olarak söylenenlerle zerre kadar ilgilenmiyoruz. Şimdi bu satırları, onları temsilen yazıyorum… Zamanı geldiğinde diğerleri gibi gideceğini bildiğim halde yazıyorum. Hiç bıkmadan ve usanmadan, Saraçoğlu’nda Alex nidaları atmaya devam edeceğiz!
Ne diyordum? Bugün doğum günün... Kaç oldun, 34 mü? Epey olmuş deyip üzmeyeceğim seni elbette. Biz seni futbolun dehası olarak sevdik, öyle kal gönüllerimizde. Fenerbahçe'yi bırakıp giden "diğerleri" gibi olma e mi, Kaptan? “Bunu söylemene bile gerek yok!” dediğini duyar gibiyim, ama olsun. Gidişini düşündükçe içim rahat etmiyor 10 numara…
Sözü çok da uzatmamalı aslında. İyi ki doğdun ve Fenerbahçeli oldun! Nice yaşlara futbol dehası, nice kupalara, sevinçlere!

10 Eylül 2011 Cumartesi

Nasıl Bir"Lig" Olacak?

2011/2012 Spor Toto Süper Lig bugün başlıyor.
Evet, olay aynen bu. Bir üst satırdaki kadar ciddi, soğuk ve altında kimselerin tahmin edemeyeceği kadar büyük anlamlar barındırıyor.

Diyerek sözlerime başladım ve devamını Maraton'da uzun uzun anlattım.

Okumak isteyenler için adres.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman Acıtıyor!






Hayat koşuşturmasında en önemlisidir belki zaman. Zamanla düzelecek olanlar, zamanla bozulacak, zamanla alışacak, sevecek, anlaşılacak, anlatılacak, kaybedilecek olanlar… Zamana bırakılmış o kadar çok şey var ki. Üstelik hangisinin önem sırasında zirveye oynayacağını düşünmeden bırakılmıştır hepsi.
Normalde olsa, futbol izlemeye, tribünleri doldurup taparcasına takımlarımızı desteklemeye gün sayıyor olurduk. Ama hep söylediğim gibi, o “normal” günlerimizi geride bırakalı çok oldu… Sahi, en son ne zaman adam akıllı, kalbimiz sıkışmadan, geçmiş hafızamızı yoklamadan futbol izlemiştik? Tarihini hatırlamıyorum bile…

Geçmişe bir şekilde hükmedebilir de insan, “gelecek” öyle elde avuçta tutulacak kadar katı olmuyordu her zaman. Yarın ne olacak? Bilmiyoruz.. O çok sevdiğimiz futbolumuz yeni bir darbe daha alacak mı? Lig eski tadında olacak mı? Bunların hiçbirinin garantisi yok ne yazık ki.
Yarın hayata gözlerini ilk kez açacak olan çocuk, belki de asla sevmeyecek Türk futbolunu. Korkacak sevmekten, sevip de kaybetmekten. Sevse bile, bir yanı hep güvensiz, hep tedirgin kalacak. Hafızasını “acabalar” zorlayacak, yeniden bağlanmayı asla bilmeyecek. Taraftarı olduğu takım, “acaba” kendi hakkıyla mı aldı bu maçı? Yarın, dün oynanan maç için biri çıkıp “şike” diyecek mi? Savunmanın göbeğinde, Avrupa’nın ağzı bir karış açık izlediği futbolcusu, sakatlanma pahasına takımını yalnız bırakmamak adına sahayı terk etmediğinde, bir “acaba” daha geçecek zihninden. Milli takımı sırtında taşıyan kalecisine inanmayacak artık belki de. Maçlarda oynamayan futbolculara “farklı bir göz” ile bakacak hep. Paranın konuşulduğu her yerde futbol eşitliği olacak zamanla; tribünde tek yürek olup ağlayan adamları göremeyecek.

Çünkü kimse, bir daha asla “eskisi gibi” sevmeyecek futbolu! Çünkü siz, bilmediğim isimlerinizi adıma ekleyip yeni tanımlar oluşturdunuz zihnimde. Kara lekeli sabahlara uyanmamak adına, uykusuz gecelerim oldunuz. Hayatta sevdiğim, tutunduğum ve inandığım tek şeyi, gözünüzü bile kırpmadan lekelediniz. Çünkü siz, Aykut Kocaman’ın maç öncesi endişesini, Mehmet Topuz’un saha içi mücadelesini, Gökhan Gönül’ün alnından akan teri, Egemen Korkmaz’ın istemeden ayağının altından kaçan topları, Arda Turan’ın kaybettiği her maç sonundaki acısını, Burak Yılmaz’ın kimsenin kirli oyununa alet olmadan oynadığı tertemiz futbolu bilmeyeceksiniz!

Çünkü siz sadece siyaseti yakıştırıyorsunuz bu ülkeye. Her şeyin üstünü çiziyor, kalpten beyne giden o uzun yolda soluksuz adımlara sebep oluyorsunuz. Çıkar uğruna futbolunu satan bir milletin, masum taraftarlarıyız hepimiz. Yüreklerdeki acı dinmeden, “dalga” sesleri kulakta dinmeden bir yenileri ekleniyor isim dağarcığımıza. Asla unutulmayacak anılarımız oluyor böylece,  “zamanla” geçecek hissine bile kapılmaya vaktimiz olmuyor…

Belki de, bir daha asla “normal” yaşantımıza dönemeyeceğiz hiçbirimiz. İşimiz gücümüz, aşkımız sevdamız futbolken; derdimiz tasamız, hayalimiz kırgınlığımız oldu…

Zaman futbol zamanı değil ne yazık ki. Zaman, Aziz Yıldırım’ı “bitirme”, Fenerbahçe’yi “düşürme”, kirli oyunlara ev sahipliği yapma ve yürekleri kanatma zamanı. Zaman bizim değil, “birilerinin” zamanı…

Fakat şunu da unutmamalı. Bugün senin canını acıtıp uykularını bölen, birkaç “zaman” sonra diğerlerinin kâbusu olacak…

Söylesenize, bir çınarı yıkmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? Cevabı evetse, yanıldığınızı göreceğiniz zamanlar da gelecek, bilmiyorsunuz…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...