10 Eylül 2011 Cumartesi

Nasıl Bir"Lig" Olacak?

2011/2012 Spor Toto Süper Lig bugün başlıyor.
Evet, olay aynen bu. Bir üst satırdaki kadar ciddi, soğuk ve altında kimselerin tahmin edemeyeceği kadar büyük anlamlar barındırıyor.

Diyerek sözlerime başladım ve devamını Maraton'da uzun uzun anlattım.

Okumak isteyenler için adres.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Zaman Acıtıyor!






Hayat koşuşturmasında en önemlisidir belki zaman. Zamanla düzelecek olanlar, zamanla bozulacak, zamanla alışacak, sevecek, anlaşılacak, anlatılacak, kaybedilecek olanlar… Zamana bırakılmış o kadar çok şey var ki. Üstelik hangisinin önem sırasında zirveye oynayacağını düşünmeden bırakılmıştır hepsi.
Normalde olsa, futbol izlemeye, tribünleri doldurup taparcasına takımlarımızı desteklemeye gün sayıyor olurduk. Ama hep söylediğim gibi, o “normal” günlerimizi geride bırakalı çok oldu… Sahi, en son ne zaman adam akıllı, kalbimiz sıkışmadan, geçmiş hafızamızı yoklamadan futbol izlemiştik? Tarihini hatırlamıyorum bile…

Geçmişe bir şekilde hükmedebilir de insan, “gelecek” öyle elde avuçta tutulacak kadar katı olmuyordu her zaman. Yarın ne olacak? Bilmiyoruz.. O çok sevdiğimiz futbolumuz yeni bir darbe daha alacak mı? Lig eski tadında olacak mı? Bunların hiçbirinin garantisi yok ne yazık ki.
Yarın hayata gözlerini ilk kez açacak olan çocuk, belki de asla sevmeyecek Türk futbolunu. Korkacak sevmekten, sevip de kaybetmekten. Sevse bile, bir yanı hep güvensiz, hep tedirgin kalacak. Hafızasını “acabalar” zorlayacak, yeniden bağlanmayı asla bilmeyecek. Taraftarı olduğu takım, “acaba” kendi hakkıyla mı aldı bu maçı? Yarın, dün oynanan maç için biri çıkıp “şike” diyecek mi? Savunmanın göbeğinde, Avrupa’nın ağzı bir karış açık izlediği futbolcusu, sakatlanma pahasına takımını yalnız bırakmamak adına sahayı terk etmediğinde, bir “acaba” daha geçecek zihninden. Milli takımı sırtında taşıyan kalecisine inanmayacak artık belki de. Maçlarda oynamayan futbolculara “farklı bir göz” ile bakacak hep. Paranın konuşulduğu her yerde futbol eşitliği olacak zamanla; tribünde tek yürek olup ağlayan adamları göremeyecek.

Çünkü kimse, bir daha asla “eskisi gibi” sevmeyecek futbolu! Çünkü siz, bilmediğim isimlerinizi adıma ekleyip yeni tanımlar oluşturdunuz zihnimde. Kara lekeli sabahlara uyanmamak adına, uykusuz gecelerim oldunuz. Hayatta sevdiğim, tutunduğum ve inandığım tek şeyi, gözünüzü bile kırpmadan lekelediniz. Çünkü siz, Aykut Kocaman’ın maç öncesi endişesini, Mehmet Topuz’un saha içi mücadelesini, Gökhan Gönül’ün alnından akan teri, Egemen Korkmaz’ın istemeden ayağının altından kaçan topları, Arda Turan’ın kaybettiği her maç sonundaki acısını, Burak Yılmaz’ın kimsenin kirli oyununa alet olmadan oynadığı tertemiz futbolu bilmeyeceksiniz!

Çünkü siz sadece siyaseti yakıştırıyorsunuz bu ülkeye. Her şeyin üstünü çiziyor, kalpten beyne giden o uzun yolda soluksuz adımlara sebep oluyorsunuz. Çıkar uğruna futbolunu satan bir milletin, masum taraftarlarıyız hepimiz. Yüreklerdeki acı dinmeden, “dalga” sesleri kulakta dinmeden bir yenileri ekleniyor isim dağarcığımıza. Asla unutulmayacak anılarımız oluyor böylece,  “zamanla” geçecek hissine bile kapılmaya vaktimiz olmuyor…

Belki de, bir daha asla “normal” yaşantımıza dönemeyeceğiz hiçbirimiz. İşimiz gücümüz, aşkımız sevdamız futbolken; derdimiz tasamız, hayalimiz kırgınlığımız oldu…

Zaman futbol zamanı değil ne yazık ki. Zaman, Aziz Yıldırım’ı “bitirme”, Fenerbahçe’yi “düşürme”, kirli oyunlara ev sahipliği yapma ve yürekleri kanatma zamanı. Zaman bizim değil, “birilerinin” zamanı…

Fakat şunu da unutmamalı. Bugün senin canını acıtıp uykularını bölen, birkaç “zaman” sonra diğerlerinin kâbusu olacak…

Söylesenize, bir çınarı yıkmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? Cevabı evetse, yanıldığınızı göreceğiniz zamanlar da gelecek, bilmiyorsunuz…

28 Temmuz 2011 Perşembe

Gözde Büyütmeyin!

Sabah saatlerinde gündeme oturan, “Fenerbahçe Emenike için gelecek teklifleri değerlendireceğini bildirdi” haberi ortalığı karıştırmaya yetti. Normal zamanda olsaydı, çoğumuz bu haberi okuduğunda farklı bir anlam çıkarmayacaktı belki de. Ama normal zamanlarda yaşamayı 3 Temmuz’dan sonra unutmamış mıydık zaten? Artık gelen her haber bir olay doğuruyor.
Emenike’nin satışa çıkarılmasından çıkarılan birçok sonuç var. Ama Fenerbahçeli taraftara en mantıklı geleni ve canı en çok yakanı, takımın Bank Asya’ya düşeceğini kabullenip hazırlık yapması… Böyle bir şey olabilir mi? Tabii ki de olabilir! Yoksa sahaya adımı atmamış bir adamı neden satmayı düşünsün ki Fenerbahçe? Çok iyi teklif geldiği için mi? Bu da kulağa mantıklı geliyor. Zaten Fenerbahçe bu adamı gecenin bir yarısı ekran karşısına çıkartıp imzasını attırmamış mıydı? Hatta giyecek forma bile bulamamıştı, öyle değil mi?
Diyelim ki sahiden de Fenerbahçe’nin Bank Asya’ya düşeceği kesinleşti. Ee? Ne var bunda? Yani büyük olaylar yaratıp, kişileri yerden yere vurmaya ne gerek var? Taraftar zaten renklerini sevmiyor mu bu takımın? Uğrunda ölüp bittiği, sonsuz sevgisi değil mi? Öyle. O zaman nerede oynadığının ne önemi var? Amaç futbol oynamak değil mi? Bulunduğun ligin ne önemi var?
Eğer böyle bir şey olursa, Fenerbahçeli taraftarlar takımının nerede oynadığını çok da düşünmesin. Zira nerede ve kiminle oynadığın değil, nasıl oynadığındır önemli olan.
Tabii Emenike’nin satışa çıkarılmış olması Fenerbahçe’nin küme düştüğü anlamına falan gelmez. İhtimallerden biri bu olabilir ama duruşma sonuçlanana kadar hiçbir şeyin doğruluğuna güvenmemeli. Duruşma sonuçlanmadan karar verileceği bir gerçek, ama duruşma sonunda aksi bir karar çıkarsa da, takımının üzerine yürüyen taraftar utanır, benden söylemesi. O yüzden hızlı davranmamakta fayda var…

22 Temmuz 2011 Cuma

Seninle Ölmeyi Seçtik Fenerbahçe!




3 Temmuz Pazar gününe dehşet verici bir başlangıçtan bugüne kadar hep aynı şeyi söyleyip durduk. Canı hiç olmadığı kadar çok yanan Fenerbahçe taraftarı, belki de hak etmediği şeyleri yaşayan Fenerbahçe kulüp ve camiası, sevenleri, sevmeyenleriyle öyle ya da böyle “şike soruşturması” başlığı altında ve kimsenin tahmin edemeyeceği ince detaylar eşliğinde uzunca bir dönem geçirdik. Buraya kadar Fenerbahçeli taraftarın tepkisi vardı bir şekilde. Uzun ve inişli çıkışlı bir yola girmiştik Türk futbolu olarak da, bu yola adım atarken canı yanan taraftarın Kadıköy’deki ilk buluşmada vereceği tepkiyi hesaba katmamıştı kimse…

Dün akşam, normal şartlarda sıradan bir hazırlık maçı olarak nitelendirilebilecek o maç, taraftarın isyanı, günlerdir içinde tuttuğu acısının haykırışı, nefesini nefesi yaptığı can takımıyla kucaklaşması oldu… Bu atmosferi içimde yaşayabilmek, tüm bu çirkinliklerden sonra Kadıköy’e ilk kez gelecek takımıma destek olabilmek ve bugüne dek akıttığım gözyaşlarına yanımda benimle aynı duyguları taşıyan on binlerce taraftarla eşlik edebilmek için maça gittim. İçimdeki acı katlandı, nefesler sahaya dar geldi…

Şimdi en başa dönelim.

Futbolcuların taraftarla kucaklaşması o kadar keyifliydi ki. Stada girdiğinden beri hiç susmayan taraftardan tutun da, alkış ve kucaklaşmayla taraftara destek olan futbolcuya kadar her şey harikaydı. En başından beri garip bir sempatiyle birlikte, nefreti içimde barındırdığım Guiza’nın yaptığı hareket ise görülmeye değerdi. Meğer bu adam sahiden canmış. Derler ya hani, kişi zor zamanda kendini belli eder diye. İşte dün akşam Guiza’nın tribüne atlayıp taraftarlara sarılıp gözyaşı dökmesi de, tam olarak bu söze denk geliyor.

Tüm yaşanan bu olayların getirisi olarak büyük bir moralsizlik eşliğinde maça başlayan Fenerbahçe, beklemediğim kadar iyiydi sahada. Futbolcular sahada, taraftar tribünde, hiç durmadı. Özellikle altını çizerek söylüyorum, Dia ve Stoch bu takımın bel kemiği olmaya aday. Ve hatta oldular bile diyebilirim. Caner’in oyunu ise hala düzelme göstermedi. Ama öyle ya da böyle, kenetlenmiş bir takım vardı sahada. İsabetli pasları, olmadık şutlar ve vuruşlar tamamlasa da genel olarak iyiydi. Tabii maçın altmışıncı dakikasına kadar…

O dakikadan sonra ne mi oldu? Bir taraftar nasıl ağlar, içi yanan insan hangi hallerde olur, bir haykırış ve isyan nasıl “ortaya” konulur onu gördük hepimiz… Bir takımın ve taraftarın, sonucu ve getirisi ne olursa olsun başkanına destek vermesi kadar doğal, içten ve güzel bir şey yoktur. İşin en kötü kısmı, kendine, duygularına ve haftalardır içinde yaşadığı en dolu hislere hâkim olamayan yüzlerce taraftarın sahayı doldurmasıydı.

Acısıyla tatlısıyla tam 104 yıldır varlığını sürdüren bir Fenerbahçe ve onu bugüne dek hiç yalnız bırakmamış taraftarı, dün akşam aynı hisler, aynı söz ve inançla oradaydılar. Artık bir şeylerin yoluna girmesini ve doğru ya da yanlış, kararların açıklanmasını istiyor herkes. Dün, on binlerce taraftar hep bir ağızdan söyledi bunu. Hepimiz istedik, aynı yüreklilikle söyledik.” Düşürün, biz sizin kirli ellerinize tutunmadan düştüğümüz yerden kalkmasını biliriz” dedik. Ve inanın bana, öyle de olur. Bu taraftar, ne olursa olsun takımını bırakmaz.

Biraz daha içlerini ısıtsın, korkularınızı tetiklesin “şike” operasyonu. Sonra vursun bu acının getirisi her birinizi. Sonları Fenerbahçe’ye bırakın, şimdi en başa dönelim: Ya böyle bir şey hiç olmadıysa?

Can hala yanıyor Fenerbahçe… Yaş gözde, söz dilde tükendi…


16 Temmuz 2011 Cumartesi

Yeni yazı!

“İçeri” aldığınız tüm bu adamlarla, yeni bir kulüp doğuyor: Metris Spor Kulübü.
Diyorum yazımı sonunda.. Dilerseniz aşağıdaki linkten yazının tamamına ulaşabilirsiniz..

http://www.maraton.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=144652

7 Temmuz 2011 Perşembe

Bir Takımı Sevmek..




Hayata gözlerimi açtığımda, bir taraftardım. Önce Fenerbahçe’yi sevdim sarı-lacivert beşiğimde, ardından büyüdükçe futbolun kendisine âşık oldum. Uykudan uyandığımda, sahanın yeşiline daldım. Hiç tanımadığım ve bilmediğim adamların sevinçlerine ortak oldum zamanla, kaybedişlerinde gözyaşının güzelliğini tattım. Annemin kucağında ilk maçıma gittiğimde tanıdım Aziz Yıldırım’ı. Sonra gerisi geldi işte…
Futbolun bin bir güzelliğiyle birlikte acısını, haykırışlarını, vedasını, karşılamalarını, inançlarını yaşadım bir bir. İçimden taşan anılarım oldu. Serhat Akın’ın yüreğini, Tuncay Şanlı’nın ruhunu, Ali Şen’in sevgisini, Aziz Yıldırım’ın onuru ve gururunu yaşadım ben. Hayatım boyunca asla vazgeçemeyeceğim şeyler listesinde, zaman zaman zirveye oynadı Fenerbahçe ve futbol…
Sevindiğinde, gözyaşlarına boğulmaktır mesela futbol. Ezeli rakip, ebedi dost Galatasaray’ı 6-0 yendiğimizde, 6 Kasım’da, belki de asla unutamayacağım kadar çok ağladım ben. Takımıma destek olabilmek için zorlu yollardan geçtim, Saraçoğlu’nda yeniden sarıldım, sığındım sevgisine.
Acı gözyaşlarım da oldu tabii, tarih hep sevinç gözyaşlarını barındırmıyor. Denizlispor maçı var mesela, acıyı ve gururu aynı anda yaşatan nadir maçlardan biridir.
Şampiyonlar Ligi’nde, çeyrek finale kaldığımız gün dün günü aklımda. “Chelsea bile Kadıköy’den geçemedi!” demiştik göğsümüzü gere gere. Gurur dolu gözyaşlarıyla sonlandı ardından, asla unutamayacağım kadar çok ağladım.
Zico’lu Fenerbahçe’yi özlediğim de oldu. Uğuruna yeminler edip, yolunu yolum yaptığım Fenerbahçe’nin acısı, hepimizin ağıtı oldu.
Ama öyle bir an geldi ki, takımıma küsme noktasına bile geldim. Bir Anadolu takımı, koskoca İstanbul takımları arasından sıyrılıp şampiyon oldu. Nasıl oldu peki? Ertuğrul Sağlam’ın başarısı diyenler çoğunlukta. Hayır, Ertuğrul Sağlam’ın değil, Beşiktaşlı İbrahim’in başarısıyla oldu. Tebrikler ettiler, alkışlayıp başüstüne koydular. Asıl tebrik kendi kalesine gol atan İbrahim’indi, kimse fark etmedi.
Ben, o maçın ardından tam bir hafta kendime gelemedim. Nasıl olacak, ne yapacağız diye düşündüm durdum. Beşinci büyük ilan ettikleri Bursa’yı Şampiyonlar Ligi’ne yollayıp, bir bavul dolusu utançla geri döndüler…
Şimdi bunları niye söylüyorsun diyenler vardır aranızda…
Bir takımı sevmek, doğrusuyla, yanlışıyla, her zaman ve her yerde onun yanında olmaktır. Nefes istediğinde nefesini vermek, ölümüne yoluna yol olmaktır. Bir takımı sevmek, ona zarar geleceğini bildiği şeylerden uzak durmaktır.
Ben bir takımı sevdim ve sonucu ne olursa olsun onun yanında olmaya yemin ettim. Fenerbahçe küme de düşse, şampiyonluğu elinden de alınsa, tüm futbolcuları gidip sadece yönetim kalsa, hisseleri düşüp beş parasız olsa da ben onun yanında olurum!
Yaşadıklarıma bakıyorum da, canım hiçbir zaman böyle yanmamıştı. İçim acıyor! Günlerdir kimseyle konuşmuyorum, uykularım düzensizleşti, doğru düzgün yemek bile yemiyorum. Aldığım nefesin ağır geldiği de oluyor, dualar edip gözyaşları akıtıyorum. Yapılan haksızlığa, adaletsizliğe, futboldan uzak kirli ellerin siyaset hırsına da lanet ediyorum!
Ben Fenerbahçe’yi seviyorum ve başına ne gelirse gelsin,  onun sonuna kadar yanında olacağıma bir kez daha söz veriyorum!
 Şimdi herkes senin karşında durmuş haklı haksız, bilip bilmeden sana iftiralar ve lekeler atarken, ben seni daha çok seviyorum!


28 Haziran 2011 Salı

Futbol Extra Dergisi

Futbol Extra Dergisi Temmuz sayısı bayiilerde! 


"Bambaşka Bir Futbol Diyarı: Büyüklerin kirli oyununu bırakın, gençlerin tertemiz dünyasına bakın!"

16 Haziran 2011 Perşembe

Yepyeni Haberler!

Biyiksizlar.com ve Futbol Extra Dergisi'ne kardeş geldi!
14 Haziran itibariyle yazılarımı Maraton.com.tr'den de takip edebilirsiniz.
O zaman ben size bir kolaylık sağlayıp link vereyim:
http://www.maraton.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=142430

Bu benim Maraton'da yazdığım ikinci yazım. Dilerim keyifle okursunuz canlar! : )

6 Haziran 2011 Pazartesi

Belki de Yanlış Tercih



Geçtiğimiz sezon başımıza gelen talihsiz olay, tüm taraftarı yıkılmanın eşiğine getirdi. Futboldan anlamayan zihniyetlerin bile diline dolandı yaşadıklarımız, geçmişi özler olduk. Futbolu sadece yenilen takıma laf söyleme şeklinde bilenler vardı bir de, onlardan bahsetmek bile istemiyorum! Zorlu bir dönemden geçtik, daha da zoru bekliyordu bizi aslında.

Sezon başında en büyük transfer oldu Aykut Kocaman. Fenerbahçe’nin eski golcüsü, yeni golcüler yetiştirmek için geldi geçti takımının başına. Umut var mıydı? Hayır. Nasıl olabilirdi ki? Küsmüştük takımımıza, gözlerde yaş kalmamıştı sayesinde… Bir de yerli hoca rezilliği vardı ki ülkemiz futbolunda, anlatmakla bitecek gibi değil. Peki, bunca karmaşanın arasında nasıl olur da yerli hoca gelir dedik. Ve dediğimiz de yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Hepimiz kabul edelim, sezona berbat başladık! Avrupa’da içimize çektiğimiz havayı İstanbul’a verdik, turumuz o denli kısaydı yani. Uzun bir bocalama döneminin ardından toparlandık, Türkiye Kupasından elenişimize denk geliyor toparlanma dönemimiz. Sonra ne mi oldu? On binlerce insan hep bir ağızdan şükür ve minnet yağdırdı Aykut Kocaman’a. Maç esnasındaki kritik değişikliklerinden tutun da, bugüne dek kimsenin şans vermediği alt yapı oyunlarını oynatmasına kadar, mantığıyla ve duruşuyla Fenerbahçe’ye en çok yakışan adamlardan biri oldu. Ve en nihayetinde kupayı kaldırma sevincini de başta taraftarına, futbolcusuna ve kendisine yaşatmış oldu.

Buraya kadar her şey normal, iyi, güzel… Lakin işin “bundan sonrası” var ki, en zoru o aslında. Bir kere oluşturduğun takımı aynı sağlamlıkta tutmak zorundasın. Futbolcularını korumalı, yeni adamlarla desteklemelisin. Gidecekler listesi isabetli olmalı, zira gitmesi gerek çok futbolcu yok takımımızda. Sonra bir de, aynı istikrar ve azimle yönetmeye devam etmelisin takımını. Buradan bakınca çok zormuş gibi görünebilir. Ama bunlar,  Aykut hocanın yapamayacağı şeyler değildi. En azından ben öyle düşünüyordum. Ta ki Okan Alkan transferine kadar. Uzun zamandır takımda bulunan Okan, Fenerbahçe’nin en genç yeteneklerinden biri. Zaten sizler de kendisini tanıyorsunuzdur. İzlediğiniz kadarıyla da futbolunu hatırlıyorsunuzdur. Ama hala kim olduğunu çıkartamadıysanız, en güzel örneğiyle hatırlatayım size. Alex’e gol asisti yapan adam desem? Hatırladınız değil mi? İşte sen güzel, iyi, akıllı hocam Aykut, git böyle güzel yeteneklere sahip bir çocuğu ver Kayserispor’a. Hem de ne için? Orada biraz pişsin, maçlara ilk 11’de çıksın, daha çok oynasın diyeymiş. Bırakın, yapmayın yahu! Bu adam Alex’le antrenman yapınca mı daha iyi olur, yoksa Kayseri’de kalınca mı? Cevap oldukça açık bence. Sen Bekir’i bırak Gökhan Gönül’ün yedeği diye, hatta yanına Orhan Şam’ı da ekle, ama hepsinden daha iyi bir geleceğe sahip bu çocuğu yolla. Olacak şey mi! Bir de Gökay meselesi var ki, o konuya hiç girmeyeyim. Düşündükçe üzülüyorum zira.

Kocaman hayallerimizin umudu, Kocaman hayallerimizin gururu oldu. Şimdi ben yine oturmuş, senin kararlarını tartışıyorum kendi içimde. Sezon boyunca hangimizin haklı olduğunu göreceğiz. Gönül ister ki, Okan orada büyük işler yapsın. Ama sonu burada olacak o çocuğun, demedi deme! Fenerbahçe’de yetişen bir adamın başka yerlere gitmesinden hiç hoşlanmıyorum, gerçekten!

Belki de yanlış tercih yapıyorsundur Aykut hoca, ne dersin?

2 Haziran 2011 Perşembe

Bir U19 Takımı Yetişiyor!





Süper Lig’in bitişiyle ortam sakinleşti, futbol bitti diye üzülenlerimiz vardı. Evvela transfer dosyası en hızlısından açıldı. Fenerbahçe’nin zorlu mücadelesini şampiyonlukla taçlandırmasının hemen ardından Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılma hakkı, büyük transferler yapmaya zorlayacağa benziyordu onu. Ancak sadece Fenerbahçe değil, diğer lig takımlarımız da bu çekişmeli transfere ortak oldular. Yani anlayacağınız ortamın sakinleştiği, futbolun bittiği falan yoktu. Zaten 1 Haziran itibariyle futbol severlere kapılarını açan Copa America heyecanın bitmesine en başta engel olanlardandı.
Bir de milli takım maçları var tabii, onların heyecanı tadından yenmez! Benim asıl bahsetmek istediğim ise U19 milli takımımızın katılmış olduğu UEFA U19 Avrupa Şampiyonası Elit Tur maçları ve bu maçlarda gösterilen performanslar…
Geçtiğimiz günlerde Makedonya karşısında aldığımız 3-1’lik galibiyetin mimarı Muhammet Demir’den bahsetmek istiyorum öncelikle. Milli takım içinde bir yıldız gibi parlayan Muhammet, takımın bel kemiği aynı zamanda. Hızlı ve kontrollü çıkışlarını gollerle taçlandıran Demir, geleceğinin parlak olacağının en somut sinyallerini vermiş oldu.
Uzun zamandır takip ettiğim bir diğer isim olan Gökay Iravul’a gelecek olursam ise, onun için söyleyecek çok sözüm var aslında. Denizlispor’un çimlerinden kalkıp Fenerbahçe’ye gelen, geldiği gibi de takıma, abilerine, futboluna, oyun düzenine ayak uyduran Gökay, geleceğin Emresi, Nurisi ve hatta kıyaslayamayacağım birçok futbolcusu. Yetenekleri bir yana, orta saha zekâsını maç içinde çok iyi kullandığı gibi tam bir takımadamı Gökay. Böyle genç bir yeteneğin Fenerbahçe bünyesinde bulunuyor olmasından duyduğum gurur ve mutluluğu tahmin edersiniz.
Antalya’da yapılan maçların ilkinde maça takımla başlamayan, ancak ikinci maçta formayı ta en başından kapan futbolcularımız için de söylenecek çok söz var. Ama ben özellikle şunu söylemeden geçemeyeceğim, bu çocukları izlemeyi gerçekten çok seviyorum! Bir Almanya U19 milli takımı mesela, şimdiden Alman futboluna yıldızlar büyütüyor. Gelecek senelerde  bizlerin yetiştirdiği bu çocukların daha neler yapacağına hep birlikte şahit olacağız. Asıl önemli olan, daha bu yaşta istikrarını ve disiplinini bozmadan böyle önemli maçlarda forma kazanmış olmaları.
Ben hepsini yürekten kutlayıp, başarılarının devam etmesini diliyorum. Hepsi oynasınlar, hep oynasınlar, bizler de güzel güzel futbollar izleyelim. Çıkarsız, kavgasız, dürüst ve temiz futbollara ihtiyacımız var zira…


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...