21 Eylül 2012 Cuma

Ne O'nunla Ne 10'suz



Ne Aykut Kocaman’la oluyor bu takım ne Alex’siz.

Ben sadece bir gece, stattan evime dönerken içim huzurlu ve rahat olsun istedim. Sadece bir hafta boyunca rahat uyuyayım dedim. İsteklerim çok mu Kocaman’dı da olmadı hoca?

Neyi yapamadık, niye yapamadık biz seninle?

Acaba en büyük hatamız bir iki maç sonunda seni omuzlarımıza alıp, “sen bizim Kocaman gururumuzsun” dememiz miydi?

Bilmiyorum ki hoca, cevap bulamıyorum senin hiçbir hamlene.

Sen takımda varken biz şampiyonluğu son maçta kaybediyoruz. Ertesi sene, adını ilk kez duyduğumuz bir takıma Şampiyonlar Ligi’nde yeniliyor ve tepetaklak oluyoruz. Türkiye Kupasından eleniyoruz. Sonra toparlanıyoruz, eyvallah. Hop yine bir dağılma! Trabzon’la aramızda 9 puan fark oluyor. Ardından saklı kapılar ardından dönen konuşmalar tamamlıyor ligi. Son maçta şampiyon oluyoruz bu kez. Oluyoruz olmasına da, sadece 2 ay sürüyor sevincimiz. Şikeci diyorlar adımıza. Sence NİYE? Kriz yaşadığımızı söylüyorlar. Bana sorsalar tanımlama için krizi seçmezdim, çünkü hafif kalıyor benim geçirdiğim günleri anlatmaya. Onu da iyi yönetiyorsun. Yine hiç gülmüyorsun ama ya da ümit verici tek laf etmiyorsun. Silinip gittiğinde her şey fark ediyoruz ki, biz yine şampiyonluğu tek maçta kaybetmişiz. Son maç demiyorum bu kez, tek golle kaybediyoruz.

Sen geldiğinden beri Galatasaray’la oynayacağımız her maçtan korkuyoruz. Onlar çok iyi diye değil, sende bir sıkıntı var diye korkuyoruz hoca. Saygımızdan tek laf etmiyoruz ama. Türkiye kupasını alıyoruz, sesler gitmiş, kalpler buruk, boğazlar düğüm. Ben o maç öncesi hastanede sabahlıyorum mesela, biber gazı yemişiz ya. Sen yine Özer diyorsun bana, ben susuyorum sana.

Bir yeni lig daha seninle. Lig öncesi Galatasaray ile kupa maçı. Kaybediyoruz. Şaşırdık mı? Ne haddimize! Şampiyonlar Ligi’ni ellerinle veriyorsun, konuşamıyoruz yine. Kocaman bir sevgi var ya içimizde, haksızlık yapmak bize yakışmaz.

Ama sen, bizim sana yapmaya cesaret edemediğimiz haksızlığı bize yapıyorsun. Benim efsanemi sahadan silmeye çalışıyorsun. Sen yok etme mücadelesi verdikçe, biz heykelini dikiyoruz 10’un.

Takımın Avrupa Ligi’nde savaşıyor, sen 2-0 öne geçtiğin maçta önce Alex’in golüne sevinmiyorsun, ardından hiç sebep yokken maçtan çıkartıyorsun. Yetmedi mi? 2-2 kalıp grubundaki sıranı zora sokuyorsun.

Sence oturup bunları tek tek düşünmenin vakti gelmedi mi? Neyle açıklayacaksın bunu, bir izahı var mıdır ki?

Söylesene be hoca, ben saygımdan sana ağzımı bile açamazken senin bu yaptığın Kocaman haksızlık beni enayi mi yapıyor?

Öyle ya. Enayiyim ben. Sadece tek bir gece içim rahat uyumak için tribünde 90 dakika hiç susmadan dua eden bir enayi. Şimdi yakıştı mı bu senin KOCAMAN adamlığına?

Burası senin alışık olduğun İstanbulspor ya da Ankaraspor değil hoca, KENDİNE GEL!

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir Emre Vardı




Keşke futbolu bu kadar çok sevmeseydim” dediğiniz oldu mu hiç?
Benim oldu.
Hem de defalarca.
Özellikle son birkaç senedir, Galatasaray-Fenerbahçe derbi sonlarında. Aykut Kocaman'ın geri çekilme taktiklerinden ya da sahadaki futbolcunun oyunu okuyamamasının ardından.

Elbette dün gece gazozuna oynanan bir maçın skoru beni uykusuz bırakmazdı.
Aykut Kocaman artık bir şeylerin farkında olsaydı en azından, derbileri izlemek daha kolay olurdu.


Öyle çok sinirliyim ki... Şuan ne yazsam sinirim geçmeyecek, biliyorum.
Maç öncesi başladı yine kişiler – kulüp tartışması. Hala takımı, oyunu ya da futbolcuyu, hocayı eleştirenlere düşman gözüyle bakılıyor. Ben eleştiriyorsam, bir şeylerin ters gittiğinin farkındayım ve düzelmesi için yapılabilecek şeyleri söylüyorum. Bana kalırsa asıl düşman, “olsun Kocaman yürekli adam, bir dahaki maçta alırız” diyenler ve bunların türevleri. Yanlışı görüp söylemenin nesi kötü yahu? Bu kadar mı tapıyorsunuz “kişilere”?

Dün akşam, Alex'in koştuğu bir maçtı. Ve Aykut Kocaman, buna rağmen tehlikeyi sezemedi. Yahu çekinecek neyin var, neden çift forvet oynatmıyorsun? Neden maçın son on dakikası, seni bir yıldır forvet olarak sırtlayan adamı değil de, 3 gün önce transfer ettiğin adamı maça alıyorsun? Baktın kötü gidiyor, bekleme yap hamleni. Mucize yaratmayacak sahadaki adamlar! Ben hala, Mehmet Topal'ın neden geldiğini anlamıyorum mesela. Ya da oynamadığı halde neden Baroni'nin maçta olduğunu.. Al Recep'i sahaya, yenil. Biz de diyelim ki, Aykut Kocaman geleceği düşünüyor, Aykut Kocaman yatırım yapıyor, hoca işini biliyor. Ama yok, illa taraftar isyan edecek, illa aramızda bir bölünme yaşayacağız, o zaman bir şeyler değişecek!
Sen, gazozuna oynadığın bir maçta daha Galatasaray'ı yenemiyorsun da, deplasmanda Moskova'yı nasıl yeneceksin hoca?

Ertuğrul gibi bir adamı gönderiyorsun, Mert gibi bir çocuğu yedeğe alıyorsun. Bunun bir izahı var mıdır? Ya Volkan bir ay sahalardan uzak kalsa şimdi? Ya Kuyt olmayacak bu takımlar dese, koşmasa mesela? Kadronun alası var elinde, ama sen hala geri çekilmekle meşgulsün.
Bir Emre vardı mesela hocam, sen onunla kavga edip, kendi rahatın için takımdan göndermeden önce. Emre'yi gönderiyorsun, Emre'nin yerine orta sahayı rakip takıma emanet ediyorsun. Gerçekten artık bunun bir açıklaması olamaz. Tek maçta adam harcamıyoruz beyler, Aykut Kocaman'dan beri Galatasaray maçlarında böyleyiz biz.
Pardon, düzelteyim. Aykut Kocaman ve Cüneyt Çakır'dan beri böyleyiz.

Cüneyt Çakır'a hakem diyenlere, ona Avrupa'da maç verenlere de diyecek çok sözüm var da, buraya yakışmaz. Türklerden hakem falan olmaz. Bu zamana kadar taraf tutmadan maç yöneten adam görmedim. Adam da dedim ama...

Galatasaray'dan bahsetmeyeceğim. Beni zerre kadar ilgilendirmiyor, gol atamadığı için futbolcusuna “Allah belanı versin” diyen bir çalıştırıcının takımı. Sadece şunu merak ediyorum, Fatih Terim'in cezası sonsuza dek mi ertelendi? Yoksa Allah'a emanet mi?

Dün akşam sahada her şey kötüydü. Senin için Türkiye'nin her bir yerinden kalkıp Erzurum'a giden taraftara üzüldüm en çok, onlar bunu hak etmedi.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, seni sevmekten asla vazçgemeyeceğiz Fenerbahçe. Ama canın sağ olsun da demeyeceğim. Bende sağ olacak can bırakmıyorsun çünkü, ben sana inandıkça sen dibe vuruyorsun.

Elbette tek maçla yıkılmadık. Ama bu maç, bu orta saha ligin habercisiydi. Sadece onlar değil, Kuyt da ligin gidişatından haber veriyordu mesela. Güzel adam, dün gece resmen Fenerbahçeli oldu. İyi geldin bize, hoş geldin.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Gerçekten Egemen Mi?



Eğer bir sonraki gün maç olduğunu bilip gece heyecandan uyuyamıyor ve maç sonu içinizde binbir sıkıntı ile aynı yatağa uykusuz dönüyorsanız, geçmiş olsun.


Siz de Fenerbahçelisiniz.

Kadıköy'de nasıl bıraktıysak Fenerbahçe'yi, dün yine öyle bulduk. Farklılıklar da vardı elbet. Mesela orta saha yoktu dün. Günlerce bas bas bağırıp “Emre'yi göndermeyin” derken bunu bilerek konuşuyorduk işte. Daha ilk resmi maç diye defansa çekilebilirsiniz ama kısa sürede pes edersiniz. Çünkü Mehmet Topal'ı biliyor, tanıyoruz. Ve hepimizin bildiği bir başka şey ise, Emre'nin topal halinin bile Mehmet'ten iyi olacağı...

Sahada güzel şeyler de vardı. Binbir umur Alex vardır mesela. Sanki onuncu sezonunda Fenerbahçe forması giyiyor olan Kuyt vardı sonra. Bekir bir de... Hasan Ali içinse ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Adam o kadar rahat, o kadar iyi oynuyor ki! Onun oyunu karşısında bana sadece bozulmamasını dilemek kalıyor.

Ancak dün sahada öyle çok yanlış vardı ki, güzelliklerin üstü de çabucak örtüldü. Yazının başlığına bakıp, Egemen'den bahsedeceğimi düşündünüz değil mi? Ama hayır, bahsetmeyeceğim. Maç esnasına Egemen kendinden öyle çok bahsetti ki, bana gerek bile kalmadı.

Bizim en büyük sorunumuz ne, biliyor musunuz? Hataları söylemekten kaçınmak. Evet, belki bizler söyleyince ya da yazıp çizince bir şeyler değişmeyecek ama hatanın üstünü tekrar tekrar örtmek, hata yapmaktan daha acımasız.

Bazı kritik maçlar vardır Aykut hoca, ben o maçlarda düzen ve saha futbolu istemem. İyi futbol umurumda bile değildir. Öyle önemlidir ki mesela o maç, ben sadece iyi skor isterim senden. Hoş, bunu ne zaman istesem ikisine de sahip olamıyorum.
En çok da bu geçen iki ay içinde takımın kampta ne yaptığını merak ediyorum hocam. Ateş başı kafası mı?

Son olarak Vaslui takımına değinecek olursam, geçmişi dar bir kulüp olduğundan sanırım, takımın futbolcuları da profesyonellikten oldukça uzaktı. Maçın %40'ını yerde yatarak geçirdiler. Hakem mi? Elbette kart çıkartmadı. Söz konusu Fenerbahçe olunca, rakip hiçbir zaman tek olmuyor ne yazık ki.

Bazen yanlış seçimler ve bu seçimlerin doğurduğu hatalar, bazı horozları kendi çöplüğünde ötmeye mecbur bırakır. Ne diyelim; kendi çöplüğümüzün dar geleceğini anlayıp, ona göre oynayacağınız bir rövanş maçı olsun..



14 Temmuz 2012 Cumartesi

Televizyondaki Bıyıksızlar!

Bıyıksızlar, ben ve Ertem Şener yarın sabah Ayça Tekindor'un sunduğu Fut-Bol Eğlence programına konuk olarak katılacağız!
Program sabah saat 10.30'da, TRTSpor(3)'da!
İzleyin, yorumlarınızı bekliyorum! :)

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Temmuz Sayısı


Fenerbahçe Dergimizin Temmuz sayısı bayilerdeki yerini aldı. Sizin için yine dopdolu bir sayı hazırladık!
:)


1 Temmuz 2012 Pazar

Ben İtaatsiz Fenerli


Şimdi hepinizin karşısına geçsem, o koskoca bir yıl nasıl geçti diye sorsam. “Neden inandınız?” desem mesela, “neye güvendiniz” ya da “nasıl dayandınız” da bir başka soru belki de. Bunların hepsinin mantıklı birer cevabı var elbette.  Ama o bir yılın nasıl geçtiği sorusuna sanıyorum ki hiçbirimiz aynı cevabı vermeyiz. Siz belki tek kelime ile ‘zor’ diyeceksiniz. Uzatmadan, geçen bir yılı tekrar hatırlamak istemeden, kalbinizi daha çok yormadan belki de. Başka türlü cevaplar da gelecek muhtemelen.

Sahi, o bir yıl gerçekten de geçti mi? İçimizde 3 Temmuz Pazar sabahı yok mu hala?

Var elbette. Attığımız her adımda o sabah var. Atılan gollerde, kazanılan voleybol kupasında, taraftar kartlarımızda, kaçırılan şampiyonlukta, sayılmayan gollerde, gidemediğimiz maçlarda, kazandığımız Türkiye kupasında, aldığımız yeni sezon kombinesinde, yepyeni futbolcularda, şampiyonlar liginde… Her şeyde 3 Temmuz Pazar sabahının bir çeşidi var. Kimisinde o sabahın hırsı, bazısında acının öfkeye dönüşmesi var.

Daha ne çok şey yaşadık biz bu bir yılda. Kim olduğumuzu, niye savaştığımızı unuttukları bile oldu, biz hiç bıkmadan yine hatırlattık hepsine.

Ben Arzu Bıçakçı. Fenerbahçe Dergisi spor yazarı olmaktan başka bir sıfatım, manevi gücüm yok. Bunun ötesinde ben kim miyim?

Atatürk’ün kızıyım ben, Reto’nun Süper Final’de Galatasaray’a attığı golüm, Çağlayan’ım ben, gecenin bir yarısı yakılan meşaleyim. Trabzon’da sahaya atılan çakı değilim mesela,  durmadan kupa isteyen bir başkan da değilim. Aziz Yıldırım mı diyeceksiniz şimdi bana? Ben O da değilim. Olamam ki zaten, böylesine dik duramam ki ben. Tuana Ekşioğlu diyemezsiniz mesela bana, çünkü o kadar güçlü de değilim. Şırnak’taki bir çatışmada vurulan gaziyim ben, evime topallayarak dönen. Tunceli’deki şehidim. Kardeşinin tabutuna Fenerbahçe bayrağını saran ablayım. Üniformasına güvenen bir polis değilim. Zabıta olamam, jandarma asla. Aksine, maç dönüşlerinde biber gazı yiyen taraftarım ben. 3 Temmuz doğumlu bir kadının dediği “serseriyim” ben. Başbakanın dağda değil, şehirde aradığı teröristim. GFB’nin derin sevgisiyim. Giden Tota değilim belki ama Emre’yim ben, Guiza’nın gözyaşlarıyım. Bağdat Caddesiyim yahu ben, hiç görmediniz mi beni asılan bayraklarda?
Lefter’im ben, Lefter! Bilmem ben şike falan, anlamam etmem. Gördüğüme inanırım sadece, ıslanan formaları gördüğüm sahalara inanırım. Mahkeme salonlarından hastane bahçelerine koşanım. Evim sadece Saracoğlu bile değil benim, düşünsene, adım her yerde!

Zor günleri atlattım atlatmasına da, nasıl geçtiğini bir ben bilirim. Boğazım her düğümlendiğinde, uykusuz geceler geçirdiğimi, kaçan gollerin acısını avuçlarımdan çıkardığımı bir ben bilirim.

3 Temmuz 2011’de başlayan, 2 Temmuz 2012’de resmiyette bitecek belki  de. Ama kalplerimizdeki bu yangın yanmaya hep devam edecek. Kaçan şampiyonluk sonlarında hep bunu hatırlatacağız kendimize. Düşmeyeceğiz artık, birbirimize tutunup yeniden devam etmeyi iyi bileceğiz.

Şimdi ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın. Vakit 4 Temmuz’a gelmedikçe, içimdeki acı asla dinmeyecek. Bu acı dinmedikçe de, teslim olmadan savaşmaya devam edeceğim.

Ben itaatsiz Fenerli, size asla yenilmeyeceğim!

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Sevda Ki, Kocaman



Ne kadar çok severse, o kadar çok canı acıyormuş insanın. Ve ne kadar inanırsan, o kadar çok kanarmışsın işte.
Bir gözümün kapandığı anı hatırlıyorum, bir de bunları yazmak için açtığım anı.
Bu öyle garip bir histi ki. İlk kez gerçek anlamda öldüğümü hissettim.

Stat çıkışındaki kalabalık, yalpalayarak yürümeye çalışmam, Reto'nun gözyaşları, Volkan'ın orta sahada atak başlatması, etrafımda ağlayan binlerce Fenerbahçeli, insanları iterek arabaya ulaşma çabam, Alex'in kulübedeki korkusu ve bir ses. Tek bir ses, aşina olduğum bir koku ve tüm tanımlarından, duruşundan, tarihinden sıyrılan şampiyonluk maçı...

Yere düşüyorum. Türk polisi dediğiniz üniformalı kurşun sıkıyor havaya. Bana isabet eden biber gazı...
Sonra hastanede açıyorum gözlerimi. Uyandığımda hala ağlıyorum.

İlk kez şampiyonluğu kaybetmiyoruz, ama ben ilk kez ülkeme olan sevgimi kaybediyorum. 


3 Temmuz'dan acı mı derseniz, elbette değil.
Önceden kurgulanmış şampiyonluklar acıttı mı diye sorarsanız, asla.
Ben hala, her gün 3 Temmuz 2011 Pazarının sabahına uyanırken, canımı feda etsem çok mu Fener yolunda?

Bunları yazdıktan az bir vakit sonra hastaneden çıkıyorum. Saat sabah üçe geliyor. Üzerimde hala Çubuklu formam var. Biraz tozlanmış, ama bir şey olmaz. Buradan çıkıp gittiğimde başım dimdik oluyor yine. Senin de öyle olsun Fenerbahçeli! Biz ne şampiyonluklar gördü varsın bu da gitsin. Onurumuza, rengimize ve sevdamıza zarar gelmesin yeter.

Zaten o malum günden bu yana, hangi sevincimizi dolu dolu yaşayabildik ki?
Deplasmandan defalarca galibiyetlerle dönen takımımızı karşılarken, kimin aklında başkanımız yoktu ki?

Çok zor günlerden geçtik. Adım adım zafere koştuk, pes etmeden, yılmadan, daima savaşmaya devam ettik.
Düştüğümüz de oldu üstelik. Saha içinde 30 milyonun dizine dikiş atıldığı, 20 milyonun ayağına kramp girerken, geri kalan 10 milyonun onları tedavi ettiği de oldu.


Gözlerimizi sislerle kapattıklarında dahi, karanlığın ardındaki ışığı, doğan güneşi görebildik.

Sazlı sözlü karşılamalar, halaylar türküler, kupalar şampiyonluklar değildi beklediğimiz. Bize şimdi şuanda Başkanımızı verseler, hepsinden daha değerli aslında...

Ne diyorsuk?

"Bazen hüzün vardır, bazen mutluluk. Fener sevgisinin adı konamaz! Ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk..."

30 Nisan 2012 Pazartesi

Şampiyon Olma Fener!


Ölümüm kendi topraklarımda olsun istiyorum. Bu, bir insanın isteyebileceği en doğal şey değil mi zaten? 

Bu isteğimin gerçekleşeceğine olan inancım, her şeyden güçlü. Çünkü ben, bir Fenerbahçe taraftarıyım. Benim evim Şükrü Saracoğlu Stadı, Can Bartu Tesisleri, Fenerium Mağazaları; benim toprağım Saracoğlu’nun toprağı. Benim nefesim Volkan Demirel’in acısı, Alex’in eksikliği, Mehmet Topuz’un direnci, Emenike’nin forma giymeden gidişi. 

Varlığı da yokluğu da Fenerbahçe’de öğrendim ben. Sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, inanmayı ve en önemlisi de savaşmayı öğrendim. Öğrettiler. 

Geriden geldiğimiz maçlarda öne geçmeyi öğrendim önce, ağlamadan sevinilmeyeceğini anladım hemen ardından. 
Pazar sabahlarında neşeli Pazar kahvaltıları değil, yürek burkan hapis odalarını gördüm.

Gülmedim ben çoğunlukla, hatta ondan gelen acıyı ölesiye sevdim.

Caddelerde yürüdüm, yollar yaptım, yıllar geçirdim. Adım adım zafere koştuğum da oldu, son maçta kaybedip acımı içime gömdüğüm de…

Bilmediğin şehirlere gitmek gibi, tanımadığım adamlarla, omuz omuza caddelerde, omuz omuza tribünlerde sabahladım. 

Zihnimden bir daha asla silinmeyecek, ömrümün en uzun Temmuz’unu yaşadım. Yetmedi, Çağlayan oldum. Adliye oldum, Metris’ten taştım, bir kucak dolusu aşkla ellerimden kelepçelendim.

An geldi, 20 yaşında bir çocuğun ellerinde, eldivenlerinde parladı şampiyonluk. Maç oldu, sahada ayağına dikiş atılan kalecim kaçması imkânsız golleri kurtardı. 

Bazen saniyelerin geçmesi için dua ettim, bazen de tüm yasakları ve yasaları ihlal edip sevdiğime koştum.

Ben tüm bunları yaparken, bir taraftar olarak canımı Saracoğlu’nda teslim etmenin hayalini kurarken, sizler bambaşka planlar yaptınız. Baktınız Fenerbahçe şampiyonluğa gidiyor, engellemenin her türlü yolunu aradınız. Aradığınızı buldunuz ama yine durduramadınız Fener’i.

Madem tüm Türkiye bizden çekiniyor böylesine ve tek emelleri bizi bitirmek, öyleyse bırak Fenerim. 

Atatürk’ün kurduğu bu ülke ampullerle aydınlanmaya devam etsin.

Yaptığın mücadele, ettiğin yemin, akıttığın gözyaşı, sırtındaki ter, kalbindeki sızı kabulümdür.

Şampiyon olma Fener, bana bu kadarı da yeter!

Hatta düzelteyim,

Şampiyon olma Fener, onlara bu korku da yeter!


17 Nisan 2012 Salı

Formanız Kimden Geliyor?


Forma onurdur. Bir azmin en somut örneğidir.

Forma terler, forma ağlar, forma yüce olup göklere çıkar.

Hakk’tan gelir forma, sonu Hakk’tır yine, geldiği gibi.

Rengi ne olursa olsun, şereftir forma, namustur. Her takımın forması kutsaldır.


Sen dünyanın en iyi futbolcusu olabilirsin.

Dünya devlerini dizgine getirebilirsin.

Sen ki, formanın en büyük adamı bile olabilirsin.

Goller atarsın, asistler yaparsın.

Attıkça sevinir, attırdıkça kral olursun.

Ama bir Metin Oktay olamazsın mesela, bir Lefter, bir Baba Hakkı olamazsın. Belki kariyer olarak ondan çok daha iyi olursun, ama onun taşıdığı formayı, onun gibi taşıyamadığın sürece, hiçbir şey olamazsın.

Sana, attığın golden sonra “sevinme” diyen olmadı.

Sevin, bağır, eğlen.

Ama Metin Oktay’ın formasına yakışır şekilde sevin.

O yüce adamların adım attığı sahada, onların giydikleri formayla sen hiç gocunmadan köpeğe yatabiliyorsan ve taraftar bunu görmezden gelip sadece sen gol attın diye sevinebiliyorsa, burada bir terslik var.

Kemikleri sızlıyordur Metin Oktay’ın. Ondan sonra gelenlerin, formayı böyle kullanacağını bilseydi, eminim hiç gitmezdi.

Canın daha da acıyacak Taçsız Kral. Sana yakışmayan şeyler oluyor sahada. Senin forman “köpek” oluyor golden sonra, senin arman “hiç” oluyor tribündeki bestelerden sonra. Yazıktır ki, takımın hala 11 kişi oynamayı öğrenemedi. Hakemleri yanına çekip, 12 olmayı sevdi onlar.

Ey taraftar!

Senin forman nereden geliyor?

16 Nisan 2012 Pazartesi

Fenerbahçe Sensin!




Kiminin 1907’de başladı aşkı, Siyah Çoraplılar ile yeniden doğdu bir kısmı, aslında çoğu da milenyum başlangıçlıydı.

Fenerbahçe Spor Kulübü kurulduğunda, gökyüzü halka verilmişti. Uçurtma onların elindeydi. Ya onu iplerinden yaratıp bir dünya kulübüne çevirecek ya da gökyüzünü karalara bırakacaktı.
Savaşmayı seçti halk. Bir kulüp doğurmayı ve doğurduğu bu kulübe sahip çıkmayı seçti. Tüm bu sebeplerden Fenerbahçe halkın takımıdır.

Aslında şimdi durum çok da farklı sayılmaz. Belki devlet değil, ama halk hala Fenerbahçe. Zaten ne zaman bir güce ihtiyacın olsa devleti değil, halkı ararsın yanında.
Halk verir oyunu, halk dolar ipi boynuna, isyanı halk eder, savaşta barışta halk hep vardır.

Şimdi sen halksın, Fenerbahçe’sin yani.

Zeminden ısıtmalı dev binalar, bozulmayan çim sahalar, tribündeki koltuklar, formaların satıldığı mağazalar değil, Fenerbahçe sensin! Taraftar sensin. İnanan, her zorluğa dayanan, güvenen, bildiğinin ardında durup bilmediğini araştıran, savunan sensin.

Giden futbolcunun ardından bakan da, yenilerini aynı yerde karşılayan da sensin.

Kalesin sen. Yıkılmayan son kale üstelik… Potasın, filesin, ringsin, yelkensin. Fenerbahçe sensin!


Dışarıda Semih’sin sen, bir taraftarsın. Formayı üzerine giyip, armayı tam kalbine koyduğunda Semih Şentürk’sün.

“1 Volkan Demirel”sin o forma altında. Saha kenarında bir taraftar, kulübede saç baş yolan bir kaptansın.

Formayı giydiğinde bir futbolcu, bir voleybolcu, bir basketçisin. Damarların kalbine kan pompaladığında bir taraftarsın sen de bizim gibi. Fenerbahçe sensin!

Kuruluşunda sen yoktun belki, ilk adımlarını görmedin. Ama geleceğe dair yeminler eden yine sendin. Aldığı her nefesi kulübüyle paylaşan, sırf sahaya çıkan o 11 dev yürek biraz daha motive olsun diye canını ortaya koyan, 11 çubuklunun yanındaki Kocaman adamsın. Fenerbahçe sensin!

Yağmurda çamurda, sıcağın en yoğununda, takımını yalnız bırakmayansın sen.

Siyahların ötesinde yatan devlet büyükleri için bile yerinden kıpırdamayanlara, başkanını destekleyerek örnek olansın. Bayrağı gururla sallayıp, atkıyı omzundan düşürmeyensin. Fenerbahçe sensin!

Gücünü göster 12 Numara! 
Düşmanlarının farkına var! Bir değil bin tane olsalar, topla tüfekle gelseler, yeri yerinden oynatsalar da yıkamayacaklar.
Gücünün farkında ol 12 Numara!

Aylardır içeride olansın sen, demir parmaklıklar ardında yatan, Aziz adamsın. Değil sahaya adım atmadan gönderilen futbolcular, başkanının yanında olmaması bile yıkmadı seni. Yıkamaz hiçbir güç. Çünkü sen Fenerbahçe’sin!

Yıkılmayan son kale, aşılamayan tek engel sensin. Soğuk binalar, gizli hesaplaşmalar, yazılı iddianameler değil. Fenerbahçe sensin!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...