Nasıl olmuş dövmelerim? :)
27 Ocak 2013 Pazar
6 Aralık 2012 Perşembe
Zirveden Bildiriyorum
Merhaba millet, şimdi sizlere UEFA Kupası C grubunun
zirvesinden yazıyorum.
Burada hava güzel, ortam keyifli. Biraz dumanlı mı
gözüküyor? O gördüğünüz duman son maçın saha içi dengesizliğinden değil, Türk
tribünlerinin efsanesi Fenerbahçe taraftarının, hatta biraz daha
özelleştirirsek Okul Açık’ın meşalelerinden.
Kendi evimizdeki son maça giderken dilimde tek bir şey
vardı: “bu akşam on gol bile yesek üzülmem, kızmam”. Öyle de oldu en
nihayetinde. On değil belki ama üç gol yedik. Ve sahiden de ne üzüldüm ne de
kızdım. Öylesine dalmışım ki tribünün büyüsüne, üstüne üç gol daha yeseydik
yine zerre laf etmezdim.
Neden mi?
Evvela gruptan lider çıkmayı zaten garantilemiş olduğumuz
için.
Heyecanla ve hevesle Recep’in performansını beklediğim için.
Aykut Kocaman böylesine önemli bir maçta genç futbolculara
“şans” verdiği için.
Onların bu şansı ne kadar iyi kullanıp kullanmadıkları
tartışmaya açık elbette. Benim de aklımda, onlardan birkaçını, tam da zirveden sizlere bildirmek.
Bence bu maç, devre arasında takımdan gidecek futbolcuların
kesin olarak belirlenmesi için oldukça idealdi.
Benim gidecekler listem hemen hemen şekillendi.
Öncelikle geçen sene gelmesini öyle çok isteyip, şu sıralar
oynamadığı için futbolu unuttuğunu düşündüğüm Özgür Çek gitmeli; gerçekten
oynayabileceği, kendini geliştirip adından söz ettirebileceği bir takıma.
Sadece biyografisinde ya da iş bilgilerinde üç büyük takımdan biri yazacak diye
yedeğe bile alınmadan ısrarla aynı takımda kalması onun zararına. Fenerbahçe’ye
katacak hiçbir şeyi yok. Bence bu maçın sonunda iyice düşünüp, kendine bir yol
çizmeli.
Aynı şekilde Orhan Şam da gitmeli diye düşünüyorum. Ne iyi
ne kötü. Varlığı yokluğu bir olan adamın Fenerbahçe’de işi olmaz, olmamalı.
Ah Bienvenü! Onu izledikçe, Guiza’yı nasıl gönderdik biz
diye içim yanıyor resmen! Adam kaleciyle teke tek kaldığında bile durup
dururken düşebiliyor. Zaten duyduğum kadarıyla devre arasında makul bir fiyata
“elden çıkarılacak”.
Artık yaşı gelmiş geçmiş, UEFA maçında bile yedek olan Semih
de bence bavulunu toplayıp gitmeli. Artık takımın onu göndermesini beklememeli.
Oynayacak kaç senesi kaldı bilmiyorum ama iki yıl bile olsa, forma şansı
bulabileceği bir takıma gitmeli.
Egemen, Selçuk Şahin, Baroni, Recep Niyaz, Kuyt benim
vazgeçilmezlerim! Mehmet Topal’a ise tahammül bile edemiyorum. Kaç zaman oldu
ve ben hala onu niye transfer ettiğimizi anlamadım.
Krasic’e değinmemek de haksızlık olur. Daha önce
söylemiştim, şimdi de tekrarlayayım: Sonsuza dek sabredebilirim ona!
Özetleyecek olursam maçta üzüldüğüm tek şey Stoch’un
çıkarılmasıydı. Takımın koşan tek adamı, en azından bu maçta çıkarılmayı hak
etmedi.
Ve tek dileğim, Göztepe maçına bu kadroyla çıkmamamız…
Zirveden bildireceklerim şimdilik bu kadar. Türkiye’nin
gururu Fenerbahçe Avrupa yolunda emin adımlarla ilerlemeye devam ediyor.
Başarısı daimi, vuruşları keskin, attıkları gol olsun!
Bize bu gururu yaşattığın için teşekkürler Fenerbahçem!
Neler Var:
Aykut Kocaman,
Bienvenu,
Dirk Kuyt,
Egemen Korkmaz,
Fenerbahçe,
Göztepe,
Guiza,
lider Fenerbahçe,
meşale,
Okul Açık,
Orhan Şam,
Özgür Çek,
Recep Niyaz,
Selçuk Şahin,
Stoch,
UEFA Avrupa Ligi,
zirve
19 Ekim 2012 Cuma
11 Ekim 2012 Perşembe
Vefasız Veda
Şimdi yazmaya, hissettiklerimi anlatmaya, içimden geçenleri
sana aktarmaya nereden başlasam eksik kalır Kaptan. Evet, hala Kaptan diyorum
sana. Hala 10 numara, hala efsane…
En son sesim konuşmaya yetmediğinde, her cümlem hıçkırıkla
bölündüğünde Lefter’e veda ediyordum…
Sekiz sene öncesine dönmek biraz zaman alır. Günümüzü, sana
yapılanları unutturur belki. Unutturmasın diye yazmıyorum, söylemiyorum. Ben seni
hep güzel hatırlayacağım da, senin gidişine sebep olanlar için aynı şeyi
söylemem mümkün değil.
Koskoca sekiz yıl Kaptan. Fenerbahçe Spor Kulübü’nde,
iyisiyle kötüsüyle ve her bir anıyla dolu dolu geçirdiğin sekiz yıl… Neler
gizli ardında, çocuklarına anlattığın ne hikâyeler, başarılar, övgüler, hayal
kırıklıkları, özlemler… Unutulur mu sanıyorsun Kaptan? Unutulmaz elbet.
Bugün 12 Eki. 12, Cuma. Saat sabaha karşı 3 civarı. Bu satırları
yazarken bile boğazım düğümleniyor, engel olamıyorum akan yaşlara. Meğer ne çok sevmişiz biz seni!
Babamdan öğrendim ben, “en çok tribündeki adamı seveceksin” derdi o hep. Ben de öyle yapmıştım, sen
gelene kadar. Sen bizi, bizden çok sahiplendin Kaptan. 30 milyonu yanına aldın,
adım adım daha yükseklere çıkardın. Tribündeki adamdın sen benim için. Köşe vuruşlarında
elin kalbinle buluştuğunda, parmaklarına değen Türk bayrağındaki kan kadar
sevdik seni.
Şimdi sen gidiyorsun
ya, artık milyonlarca eksiğiz.
Alex gidince düzelecek diyorlar. Affedemiyorum Kaptan, senin
ardından atıp tutuyorlar. Düzelir belki, iyiye gider takım. Maçlar alır,
kupalar kazanırız. “Değer mi peki” diye soracak olursan, cevabı İslam Çupi’nin
sözlerine bırakırım. Bilirim, beni en iyi sen anlarsın.
İstanbul’a ayak bastığın ilk gün seni karşılamaya gelenler
arasında yoktum. Ama yarın orada olacağım. Sadece iyi yolculuklar dileyeceğim
ama ötesini bekleme benden. Kısa bir mola, bir iki satırlık ayrılık yalnızca. Bambaşka
sıfatlarla dönüp geldiğinde, yanında yine biz olacağız. Sana söz olsun Kaptan, her gün seni bir öncekinden daha çok seveceğiz.
Kulüpten ayrılalı tam 12 gün oldu. Ben on iki gündür
ağlıyorum, kabullenemiyorum çünkü. Gidişleri hazmetmek öyle kolay olmuyor.
Daha fazla yazamıyorum Kaptan. Söyleyeceklerim var,
söyleyemiyorum.
Ama bil isterim ki, bu bir veda değil. Veda etmek bize
yakışmaz. Sonsuzluk çok uzak ve
biliyorum sen ömrünün yettiği bir vakitte dönüp yine sarılacaksın bize. Ama
bir söz ver Kaptan. Yarın o uçak kalktığında sakın ağlama, olur mu? Çünkü sen
ağlarsan biz hissederiz. Sen ağlarsan
vefasız vedamız boynumuzda yük kalır.
Çok sevdik be Kaptan. Önce Fenerbahçe dedik, hemen ardına
Alex’i ekledik. Böylesi bize yakışmadı, affet.
Daima başarılı ve mutlu ol. Nerede olursan ol, sen bir “sari” de, biz duyup sana lacivert
diyelim.
Dönüp geldiğinde, santrayla beraber omuz omuza olalım Kaptan.
Fenerbahçe Spor Kulübü’nde aldığın her nefes, attığın her
gol, yaptığın her asist, attığın her adım, söylediğin her söz, kazandırdığın
her kupa ve kanıtladığın adamlığın için teşekkürler 10 numara. Bu taraftar seni
ASLA unutmayacak!
Hoşça kal büyük efsane Alexsandro De Souza…
21 Eylül 2012 Cuma
Ne O'nunla Ne 10'suz
Ne Aykut Kocaman’la oluyor bu takım ne Alex’siz.
Ben sadece bir gece, stattan evime dönerken içim huzurlu ve
rahat olsun istedim. Sadece bir hafta boyunca rahat uyuyayım dedim. İsteklerim
çok mu Kocaman’dı da olmadı hoca?
Neyi yapamadık, niye
yapamadık biz seninle?
Acaba en büyük hatamız bir iki maç sonunda seni omuzlarımıza
alıp, “sen bizim Kocaman gururumuzsun” dememiz miydi?
Bilmiyorum ki hoca, cevap bulamıyorum senin hiçbir hamlene.
Sen takımda varken biz şampiyonluğu son maçta kaybediyoruz.
Ertesi sene, adını ilk kez duyduğumuz bir takıma Şampiyonlar Ligi’nde yeniliyor
ve tepetaklak oluyoruz. Türkiye Kupasından eleniyoruz. Sonra toparlanıyoruz,
eyvallah. Hop yine bir dağılma! Trabzon’la aramızda 9 puan fark oluyor.
Ardından saklı kapılar ardından dönen konuşmalar tamamlıyor ligi. Son maçta
şampiyon oluyoruz bu kez. Oluyoruz olmasına da, sadece 2 ay sürüyor sevincimiz.
Şikeci diyorlar adımıza. Sence NİYE?
Kriz yaşadığımızı söylüyorlar. Bana sorsalar tanımlama için krizi seçmezdim, çünkü
hafif kalıyor benim geçirdiğim günleri anlatmaya. Onu da iyi yönetiyorsun. Yine
hiç gülmüyorsun ama ya da ümit verici tek laf etmiyorsun. Silinip gittiğinde
her şey fark ediyoruz ki, biz yine şampiyonluğu tek maçta kaybetmişiz. Son maç
demiyorum bu kez, tek golle kaybediyoruz.
Sen geldiğinden beri Galatasaray’la oynayacağımız her maçtan
korkuyoruz. Onlar çok iyi diye değil, sende bir sıkıntı var diye korkuyoruz
hoca. Saygımızdan tek laf etmiyoruz ama.
Türkiye kupasını alıyoruz, sesler gitmiş, kalpler buruk, boğazlar düğüm.
Ben o maç öncesi hastanede sabahlıyorum mesela, biber gazı yemişiz ya. Sen yine
Özer diyorsun bana, ben susuyorum sana.
Bir yeni lig daha seninle. Lig öncesi Galatasaray ile kupa
maçı. Kaybediyoruz. Şaşırdık mı? Ne haddimize! Şampiyonlar Ligi’ni ellerinle
veriyorsun, konuşamıyoruz yine. Kocaman bir sevgi var ya içimizde, haksızlık
yapmak bize yakışmaz.
Ama sen, bizim sana yapmaya cesaret edemediğimiz haksızlığı
bize yapıyorsun. Benim efsanemi sahadan silmeye çalışıyorsun. Sen yok etme
mücadelesi verdikçe, biz heykelini dikiyoruz 10’un.
Takımın Avrupa Ligi’nde savaşıyor, sen 2-0 öne geçtiğin
maçta önce Alex’in golüne sevinmiyorsun, ardından hiç sebep yokken maçtan
çıkartıyorsun. Yetmedi mi? 2-2 kalıp grubundaki sıranı zora sokuyorsun.
Sence oturup bunları tek tek düşünmenin vakti gelmedi mi?
Neyle açıklayacaksın bunu, bir izahı var mıdır ki?
Söylesene be hoca, ben saygımdan sana ağzımı bile açamazken
senin bu yaptığın Kocaman haksızlık beni enayi mi yapıyor?
Öyle ya. Enayiyim ben. Sadece tek bir gece içim rahat uyumak
için tribünde 90 dakika hiç susmadan dua eden bir enayi. Şimdi yakıştı mı bu
senin KOCAMAN adamlığına?
Burası senin alışık olduğun İstanbulspor ya da Ankaraspor
değil hoca, KENDİNE GEL!
Neler Var:
Alex,
alex'in heykeli,
Ankaraspor,
Aykut Kocaman,
Fenerbahçe,
İstanbulspor,
Olympique Marsilya,
UEFA Avrupa Ligi
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Bir Emre Vardı
“Keşke
futbolu bu kadar çok sevmeseydim” dediğiniz oldu mu hiç?
Benim
oldu.
Hem
de defalarca.
Özellikle
son birkaç senedir, Galatasaray-Fenerbahçe derbi sonlarında. Aykut
Kocaman'ın geri çekilme taktiklerinden ya da sahadaki futbolcunun
oyunu okuyamamasının ardından.
Elbette
dün gece gazozuna oynanan bir maçın skoru beni uykusuz bırakmazdı.
Aykut
Kocaman artık bir şeylerin farkında olsaydı en azından,
derbileri izlemek daha kolay olurdu.
Öyle
çok sinirliyim ki... Şuan ne yazsam sinirim geçmeyecek, biliyorum.
Maç
öncesi başladı yine kişiler – kulüp tartışması. Hala
takımı, oyunu ya da futbolcuyu, hocayı eleştirenlere düşman
gözüyle bakılıyor. Ben eleştiriyorsam, bir şeylerin ters
gittiğinin farkındayım ve düzelmesi için yapılabilecek şeyleri
söylüyorum. Bana kalırsa asıl düşman, “olsun Kocaman yürekli
adam, bir dahaki maçta alırız” diyenler ve bunların türevleri.
Yanlışı görüp söylemenin nesi kötü yahu? Bu kadar mı
tapıyorsunuz “kişilere”?
Dün
akşam, Alex'in koştuğu bir maçtı. Ve Aykut Kocaman, buna rağmen
tehlikeyi sezemedi. Yahu çekinecek neyin var, neden çift forvet
oynatmıyorsun? Neden maçın son on dakikası, seni bir yıldır
forvet olarak sırtlayan adamı değil de, 3 gün önce transfer
ettiğin adamı maça alıyorsun? Baktın kötü gidiyor, bekleme yap
hamleni. Mucize yaratmayacak sahadaki adamlar! Ben hala, Mehmet
Topal'ın neden geldiğini anlamıyorum mesela. Ya da oynamadığı
halde neden Baroni'nin maçta olduğunu.. Al Recep'i sahaya, yenil.
Biz de diyelim ki, Aykut Kocaman geleceği düşünüyor, Aykut
Kocaman yatırım yapıyor, hoca işini biliyor. Ama yok, illa
taraftar isyan edecek, illa aramızda bir bölünme yaşayacağız, o
zaman bir şeyler değişecek!
Sen,
gazozuna oynadığın bir maçta daha Galatasaray'ı yenemiyorsun da,
deplasmanda Moskova'yı nasıl yeneceksin hoca?
Ertuğrul
gibi bir adamı gönderiyorsun, Mert gibi bir çocuğu yedeğe
alıyorsun. Bunun bir izahı var mıdır? Ya Volkan bir ay sahalardan
uzak kalsa şimdi? Ya Kuyt olmayacak bu takımlar dese, koşmasa
mesela? Kadronun alası var elinde, ama sen hala geri çekilmekle
meşgulsün.
Bir
Emre vardı mesela hocam, sen onunla kavga edip, kendi rahatın için
takımdan göndermeden önce. Emre'yi gönderiyorsun, Emre'nin yerine
orta sahayı rakip takıma emanet ediyorsun. Gerçekten artık bunun
bir açıklaması olamaz. Tek maçta adam harcamıyoruz beyler, Aykut
Kocaman'dan beri Galatasaray maçlarında böyleyiz biz.
Pardon,
düzelteyim. Aykut Kocaman ve Cüneyt Çakır'dan beri böyleyiz.
Cüneyt
Çakır'a hakem diyenlere, ona Avrupa'da maç verenlere de diyecek
çok sözüm var da, buraya yakışmaz. Türklerden hakem falan
olmaz. Bu zamana kadar taraf tutmadan maç yöneten adam görmedim.
Adam da dedim ama...
Galatasaray'dan
bahsetmeyeceğim. Beni zerre kadar ilgilendirmiyor, gol atamadığı
için futbolcusuna “Allah belanı versin” diyen bir
çalıştırıcının takımı. Sadece şunu merak ediyorum, Fatih
Terim'in cezası sonsuza dek mi ertelendi? Yoksa Allah'a emanet mi?
Dün
akşam sahada her şey kötüydü. Senin için Türkiye'nin her bir
yerinden kalkıp Erzurum'a giden taraftara üzüldüm en çok, onlar
bunu hak etmedi.
Tüm
bu olumsuzluklara rağmen, seni sevmekten asla vazçgemeyeceğiz
Fenerbahçe. Ama canın sağ olsun da demeyeceğim. Bende sağ olacak
can bırakmıyorsun çünkü, ben sana inandıkça sen dibe
vuruyorsun.
Elbette
tek maçla yıkılmadık. Ama bu maç, bu orta saha ligin
habercisiydi. Sadece onlar değil, Kuyt da ligin gidişatından haber
veriyordu mesela. Güzel adam, dün gece resmen Fenerbahçeli oldu.
İyi geldin bize, hoş geldin.
Neler Var:
Aykut Kocaman,
Cüneyt Çakır,
Fatih Terim,
Fenerbahçe,
Galatasaray
2 Ağustos 2012 Perşembe
Gerçekten Egemen Mi?
Eğer bir sonraki gün maç olduğunu bilip gece heyecandan uyuyamıyor ve maç sonu içinizde binbir sıkıntı ile aynı yatağa uykusuz dönüyorsanız, geçmiş olsun.
Siz de Fenerbahçelisiniz.
Kadıköy'de nasıl bıraktıysak Fenerbahçe'yi, dün yine öyle bulduk. Farklılıklar da vardı elbet. Mesela orta saha yoktu dün. Günlerce bas bas bağırıp “Emre'yi göndermeyin” derken bunu bilerek konuşuyorduk işte. Daha ilk resmi maç diye defansa çekilebilirsiniz ama kısa sürede pes edersiniz. Çünkü Mehmet Topal'ı biliyor, tanıyoruz. Ve hepimizin bildiği bir başka şey ise, Emre'nin topal halinin bile Mehmet'ten iyi olacağı...
Sahada güzel şeyler de vardı. Binbir umur Alex vardır mesela. Sanki onuncu sezonunda Fenerbahçe forması giyiyor olan Kuyt vardı sonra. Bekir bir de... Hasan Ali içinse ayrıca bir parantez açmak istiyorum. Adam o kadar rahat, o kadar iyi oynuyor ki! Onun oyunu karşısında bana sadece bozulmamasını dilemek kalıyor.
Ancak dün sahada öyle çok yanlış vardı ki, güzelliklerin üstü de çabucak örtüldü. Yazının başlığına bakıp, Egemen'den bahsedeceğimi düşündünüz değil mi? Ama hayır, bahsetmeyeceğim. Maç esnasına Egemen kendinden öyle çok bahsetti ki, bana gerek bile kalmadı.
Bizim en büyük sorunumuz ne, biliyor musunuz? Hataları söylemekten kaçınmak. Evet, belki bizler söyleyince ya da yazıp çizince bir şeyler değişmeyecek ama hatanın üstünü tekrar tekrar örtmek, hata yapmaktan daha acımasız.
Bazı kritik maçlar vardır Aykut hoca, ben o maçlarda düzen ve saha futbolu istemem. İyi futbol umurumda bile değildir. Öyle önemlidir ki mesela o maç, ben sadece iyi skor isterim senden. Hoş, bunu ne zaman istesem ikisine de sahip olamıyorum.
En çok da bu geçen iki ay içinde takımın kampta ne yaptığını merak ediyorum hocam. Ateş başı kafası mı?
Son olarak Vaslui takımına değinecek olursam, geçmişi dar bir kulüp olduğundan sanırım, takımın futbolcuları da profesyonellikten oldukça uzaktı. Maçın %40'ını yerde yatarak geçirdiler. Hakem mi? Elbette kart çıkartmadı. Söz konusu Fenerbahçe olunca, rakip hiçbir zaman tek olmuyor ne yazık ki.
Bazen yanlış seçimler ve bu seçimlerin doğurduğu hatalar, bazı horozları kendi çöplüğünde ötmeye mecbur bırakır. Ne diyelim; kendi çöplüğümüzün dar geleceğini anlayıp, ona göre oynayacağınız bir rövanş maçı olsun..
Neler Var:
Alex,
Aykut Kocaman,
Bekir İrtegün,
Dirk Kuyt,
Egemen Korkmaz,
Emre Belözoğlu,
FC Vaslui,
Fenerbahçe,
hakem,
Kadıköy,
Mehmet Topal
14 Temmuz 2012 Cumartesi
Televizyondaki Bıyıksızlar!
Bıyıksızlar, ben ve Ertem Şener yarın sabah Ayça Tekindor'un sunduğu Fut-Bol Eğlence programına konuk olarak katılacağız!
Program sabah saat 10.30'da, TRTSpor(3)'da!
İzleyin, yorumlarınızı bekliyorum! :)
Program sabah saat 10.30'da, TRTSpor(3)'da!
İzleyin, yorumlarınızı bekliyorum! :)
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Temmuz Sayısı
Fenerbahçe Dergimizin Temmuz sayısı bayilerdeki yerini aldı. Sizin için yine dopdolu bir sayı hazırladık!
:)
1 Temmuz 2012 Pazar
Ben İtaatsiz Fenerli
Şimdi hepinizin karşısına geçsem, o koskoca bir yıl nasıl
geçti diye sorsam. “Neden inandınız?” desem mesela, “neye güvendiniz” ya da
“nasıl dayandınız” da bir başka soru belki de. Bunların hepsinin mantıklı birer
cevabı var elbette. Ama o bir yılın
nasıl geçtiği sorusuna sanıyorum ki hiçbirimiz aynı cevabı vermeyiz. Siz belki
tek kelime ile ‘zor’ diyeceksiniz. Uzatmadan, geçen bir yılı tekrar hatırlamak
istemeden, kalbinizi daha çok yormadan belki de. Başka türlü cevaplar da
gelecek muhtemelen.
Sahi, o bir yıl
gerçekten de geçti mi? İçimizde 3 Temmuz Pazar sabahı yok mu hala?
Var elbette. Attığımız her adımda o sabah var. Atılan
gollerde, kazanılan voleybol kupasında, taraftar kartlarımızda, kaçırılan
şampiyonlukta, sayılmayan gollerde, gidemediğimiz maçlarda, kazandığımız
Türkiye kupasında, aldığımız yeni sezon kombinesinde, yepyeni futbolcularda,
şampiyonlar liginde… Her şeyde 3 Temmuz Pazar sabahının bir çeşidi var.
Kimisinde o sabahın hırsı, bazısında acının öfkeye dönüşmesi var.
Daha ne çok şey yaşadık biz bu bir yılda. Kim olduğumuzu,
niye savaştığımızı unuttukları bile oldu, biz hiç bıkmadan yine hatırlattık
hepsine.
Ben Arzu Bıçakçı. Fenerbahçe Dergisi spor yazarı olmaktan
başka bir sıfatım, manevi gücüm yok. Bunun ötesinde ben kim miyim?
Atatürk’ün kızıyım ben, Reto’nun Süper Final’de
Galatasaray’a attığı golüm, Çağlayan’ım ben, gecenin bir yarısı yakılan
meşaleyim. Trabzon’da sahaya atılan çakı değilim mesela, durmadan kupa isteyen bir başkan da değilim. Aziz
Yıldırım mı diyeceksiniz şimdi bana? Ben O da değilim. Olamam ki zaten,
böylesine dik duramam ki ben. Tuana Ekşioğlu diyemezsiniz mesela bana, çünkü o
kadar güçlü de değilim. Şırnak’taki bir çatışmada vurulan gaziyim ben, evime
topallayarak dönen. Tunceli’deki şehidim. Kardeşinin tabutuna Fenerbahçe
bayrağını saran ablayım. Üniformasına güvenen bir polis değilim. Zabıta olamam,
jandarma asla. Aksine, maç dönüşlerinde biber gazı yiyen taraftarım ben. 3
Temmuz doğumlu bir kadının dediği “serseriyim” ben. Başbakanın dağda değil,
şehirde aradığı teröristim. GFB’nin derin sevgisiyim. Giden Tota değilim belki
ama Emre’yim ben, Guiza’nın gözyaşlarıyım. Bağdat Caddesiyim yahu ben, hiç
görmediniz mi beni asılan bayraklarda?
Lefter’im ben, Lefter! Bilmem ben şike falan, anlamam etmem. Gördüğüme inanırım sadece, ıslanan formaları gördüğüm sahalara inanırım. Mahkeme salonlarından hastane bahçelerine koşanım. Evim sadece Saracoğlu bile değil benim, düşünsene, adım her yerde!
Lefter’im ben, Lefter! Bilmem ben şike falan, anlamam etmem. Gördüğüme inanırım sadece, ıslanan formaları gördüğüm sahalara inanırım. Mahkeme salonlarından hastane bahçelerine koşanım. Evim sadece Saracoğlu bile değil benim, düşünsene, adım her yerde!
Zor günleri atlattım atlatmasına da, nasıl geçtiğini bir ben
bilirim. Boğazım her düğümlendiğinde, uykusuz geceler geçirdiğimi, kaçan
gollerin acısını avuçlarımdan çıkardığımı bir ben bilirim.
3 Temmuz 2011’de başlayan, 2 Temmuz 2012’de resmiyette
bitecek belki de. Ama kalplerimizdeki bu
yangın yanmaya hep devam edecek. Kaçan şampiyonluk sonlarında hep bunu
hatırlatacağız kendimize. Düşmeyeceğiz artık, birbirimize tutunup yeniden devam
etmeyi iyi bileceğiz.
Şimdi ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın. Vakit 4
Temmuz’a gelmedikçe, içimdeki acı asla dinmeyecek. Bu acı dinmedikçe de, teslim
olmadan savaşmaya devam edeceğim.
Ben itaatsiz Fenerli, size asla yenilmeyeceğim!
Neler Var:
Aziz Yıldırım,
Fenerbahçe,
Fenerbahçe Dergisi,
şike
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










