8 Mayıs 2010 Cumartesi

Anne = Huzur + Güven .


Hayatının dönümünde genç bir kadın. Güzel de üstelik. Yaşanmışlıklarının ağırlığı var üstünde. Gözleri yorgun bakıyor biraz da. Fakat her şeye rağmen umut besleyen bir kalbi var. Benden önce doğmuş ve neredeyse büyümüş iki çocuk annesi. Benimle birlikte üç olacak. Oldu da aslında. Ben dünyaya gelene kadar neler oldu, neler yaşadılar bensiz, bilmiyorum. Eminim çok şey kaçırmışımdır.

Doğumum, adını henüz bilmediğim, başına sıfatlar ekleyemediğim o kadına ilk anki heyecanı yaratmadığını zannediyorum. Dedim ya, ben üçüncü çocuğuyum onun.

Yanlış hatırlamıyorsam, 1 Temmuz gecesi doğum sancıları başlamış. Yazık, çok acı çekmiş beni dünyayla tanıştırana dek. 2 Temmuz’un içe çekilesi yaz havasında, sabah 6 sularında bir Cumartesi günü doğdum. Doğarken neler hissettim, beni kucağına alan herkes neden gülüyordu, ben neden ağlamıştım ve ne kadar zaman sonra gülmeyi öğrendim hatırlamıyorum. Yalnızca bana anlatılan bebeklik anılarımı biliyorum, şimdilik bu da yetiyor bana. Sanırım ona ilk sıfatımı emeklemeye başladığım zamanlarda eklemiştim. Anne. Bu öyle kutsal, öyle yüce bir tanımdı ki. Yanına ne ekleseniz yakışmayacak gibi geliyordu. Tabi o zamanlar bunun farkında değildim. Oynadığım oyuncaklardı vazgeçilmezim. Ablamlar tarafından paylaşılamamak hoşuma gidiyordu belki de. Her şey akıp giden zaman içinde saklıydı işte.

Annemin de işi zormuş tabi. Dile kolay, üç çocuk büyütmüş. Onca koşuşturmanın ve onca şehir kalabalığının arasında, tanrı, annem olsun diye onu seçmiş. Şimdi en büyük teşekkürü, tanrıya borçluyum sanırım. Dedim ya, annenin önüne hiçbir sıfat eklenemez…

Büyüyerek dolduruyorum zamanı. Ya da yaşlanarak, adına her ne derseniz o olsun. Adım adım sana yaklaşıyorum anne. İlk gerçek sızıyı kucağında hissedişim mi, yoksa acımı dindirmeye çalışman mı daha mutlu ediyordu beni, karar veremedim. Ellerin saçlarımda her dolaştığında, gelenin uyku olduğunu anlıyordum. Masallarım vardı. Kitapları hatırlıyorum, kapakları kalın ve güzeldi. Bir de Ayşegül’lerim vardı, okumaktan en çok zevk aldıklarımdı onlar.

Emeklemek de, hecelemek de aynı zorluktaydı benim için. Ağlamak kolay geliyordu. Bilmiyordum akıttığım her damla yaşın, senin içini acıttığını. Bilseydim ağlardım mıydım, seni üzer miydim, sanırım hayır.

On altı yıl. Koskoca on altı yıldır seninleyim. Nefes aldığımı gerçekten hissetmeye başladığım, ağladığım, güldüğüm, utandığım, sevindiğim, düştüğüm, kalktığım, kanattığım ellerim ve dahası, koskoca on altı yılın hatırası, senin gözlerinde, kalbinde, kucağında dizili annem.

Şimdi yaşadıklarıma bakıyorum da… Sen olmasaydın, birçoğu hatta belki de hepsi yarım kalırdı. Yüzümü doldurmazdı hiçbir gülücük. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmazdı kâbuslardan uyandığımda. Aslında sen olmasaydın, benim de olamayacağım gerçeğinin bilincindeyim.
Her kadın anne olacak diyorlar. Cennet de annelerin ayakları altındaymış üstelik. Onca yük, onca yorgunluk ve toz-duman içinde, sırf ben doğayım diye bunca acıya katlanmayı göze almak, çılgınlık gibi geliyor şimdi.

Henüz on altısında bir kızım. Anne olmaya da, annemin yokluğunda ağlamaya da çok var. Anne olduğunda anlarsın, lafını doğruluyorum şimdi. Bilmediğim şehirlere yolculuk yapmak gibi bu. Onca aptallığıma, saflığıma, gelişi güzel sözlerime, gözyaşlarıma, çığlıklarıma katlandığın için teşekkür ederim.

Saymakla bitmeyecek, bitse de yerine yenilerinin ekleneceği yaşam aralığında, her zaman yanımda olan yalnızca sendin. İyi ki başka bir anne vermemiş tanrı bana. Seni çok seviyorum. Bunları yalnızca bir güne sığdıramadığım geleceğimiz ve geçmişimiz için yazdım. İyi ki varsın üstelik iyi ki benim annemsin.

Anneler günün kutlu olsun, Anneciğim. :))
Dudak payı bırakmadan, köpüklü-köpüksüz içtiğimiz onlarca kahvenin tadının yıllarca damağımda kalacağı düşüncesiyle, kahvelerin kırk yıl hatırı gibi, ömrümün sonsuz güzelliğisin anneciğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...